UGANDA AFRİKANIN İNCİSİDİR, Winston Churchill

N.EGE-DMİ-Uganda`nın dağ gorilleri
uganda harita

Öncelikle Uganda’yı tanımak istersek, Türkiye’nin yaklaşık üçte biri büyüklüğünde ve 32 milyon nüfusa sahip, denize kıyısı olmayan, içinden ekvator çizgisi geçen bir Afrika ülkesi. En büyüğü Ganda halkının yaşadığı eski bir krallık olan Buganda olmak üzere, dört bölgeden oluşuyor.

Uganda, harika doğal güzelliğe sahip gölleri ve bol su taşıyan nehirleri ile ünlü.  Bu topraklarda ve tarih içinde yerli kabileler, kendi gelenekleri ve kendi kuralları ile yaşarken, ülkeye yabancıların ilk adım atışları Nil’in kaynağını bulmaya çalışan İngiliz kâşiflerle başlamış. Birkaçının başarıya ulaşamayan çabalarından sonra, Nil Nehrinin kaynağı, ünlü İngiliz kaşif John Hanning Speke (1827-1864) tarafından, adı sonradan Viktorya Gölü olarak değiştirilen gölün içinde, büyük bir su hareketliliği olan noktada bulunmuş. Bu nokta, yapılan araştırmalar sonunda, Nil’in başlangıcı olarak kabul edilmiş. Testlerden birinde Nil’in kaynağı olduğu düşünülen noktadan bırakılan renkli ve yüzen bir obje, üç ay sonra Nil Deltasında bulunmuş.

İngilizlerin bu topraklara ilgisi, 19. YY. boyunca hep devam etmiş. 15 Kasım-26 Şubat 1884 tarihleri arasında Berlin’de, Alman Şansölye Bismarck’ın başkanlığında düzenlenen konferansa katılan İngiltere, Fransa, Avusturya, Almanya, İtalya, Rusya, Portekiz, İspanya, ABD, İsveç, Norveç, Danimarka, Belçika’nın ortak kararı ile Afrika Kıtası’na hücum başlamış aynı Amerika Kıtasında yaşanan altına hücum, batıya hücum hikâyeleri gibi.

1890’lı yıllarda, Avrupalı sömürgeciler hep birlikte Afrika Kıtasını sömürgeleştirmeye başladıklarında İngiltere, şimdiki Uganda topraklarında önce Buganda’yı daha sonra da civarındaki kabileleri himayesi altına almış 1893’de. Çünkü bu topraklar, İngiltere’nin, Afrika’nın güneyinde Cape Town’dan başlatıp Kahire’de bitirmeyi planladığı demiryolu hattı için çok önemli imiş. Bu avantajı elinde tutabilmek için Almanya’nın Tanganika üzerindeki hakimiyetini kabul ederek, Uganda ve Zanzibar’ı elinde tutmuş. Pek çok politik olayın yaşandığı “Afrika Kıtasını Sömürgeleştirme” öyküsünde, İngiltere o demiryolunu tamamlayamaz, ama havanın elverişli olması ve suyun bol olması İngiltere’nin burada pamuk üretimine yönelmesine yol açar. Himayesine aldığı yerli krallara pamuk ürettirip, onlara da para kazandırınca İngiliz hâkimiyeti daha da kök salar. Artık tekstilde çok ileri durumda olan İngiltere’nin pamuk ham maddesi bu topraklardan gelmeye başlamıştır. Buna, daha sonra kahve de eklenir. Ayrıca 1954’de bu topraklarda bulunan bakır madeni de İngiliz şirketlerince işletilmeye başlar.

Uganda ülkesi 1914’de şekillenmeye başlamış. Ama ancak 1962’de bağımsızlığını alabilmiş İngiltere’den. İngiliz Milletler Topluluğunun bir üyesi olarak kalmakla birlikte pek çok politik ve sosyal problem yaşayan Uganda en çetin sınavını, ünlü diktatör İdi Amin yönetiminde vermiş. Ayrıca pek çok etnik savaşa, katliama ve hastalıklara maruz kalmış. Ancak Başkenti Kampala olan Uganda Cumhuriyeti, günümüzde doğal güzellikleri ve etnik özellikleri ile turistler tarafından gezilip görülmek istenen bir ülke.

Gelelim bizim maceramıza. 8 Ocak 2011 sabaha karşı uçağımız Entebbe’ye indi. İnternet üzerinde şehir merkezinde bir otel bulmuştuk. Havaalanının dışında bekleyen şoförlerden, sakin tavırlı bir delikanlı ile bu otele gitmek üzere anlaştık. Yolda sohbet ettiğimiz şoförümüz, programımızı öğrenince, 9 gün sürecek gezimiz boyunca, bize şoförlük yapabileceğini söyledi. Viktorya Gölü kenarında, harika manzaralı bir otele götürdü bizi.

Viktorya Gölü, yüzey olarak dünyanın en büyük üçüncü gölü. Viktorya Gölündeki tekne gezimiz, doğal manzaralarının güzelliği ile bizi dinlendirdi. Yavaş yavaş geldiğimiz yerlerden, aklımızı kurcalayan büyük küçük problemlerden uzaklaşıp bu farklı toprakların çekim alanına girdik. Yeşiller bir başka yeşil, gölün mavisi bir başka güzel idi.

Döndüğümüzde acıktığımızı hissettik. Bakalım yemekte bizi hangi sürprizler bekliyordu. Restoranda alakart siparişlerimizi verdik. Seçimlerimiz, ne olduğunu aşağı yukarı tahmin edebildiğimiz dana etli, tavuk etli yemeklerdi. Balıkların cinsini pek bilemedik. Ana yemek olarak siparişimi pek hatırlamıyorum ama salata olarak bir mantar salatası sipariş etmiştim. Ben mantarı çok severim. Bilmediğim mantar türlerinden biraz ürkerim ama yine de sipariş verdim işte. Sipariş ettiğimiz yemeklerimiz geldi. Hepsi umduğumuzdan çok daha nefis görünüyordu. Hem lezzet hem de sunum olarak çok başarılı idi. Neşe içinde sohbet edip yemeklerimizi yerken birden benim başım dönmeye başladı. Başım dönmekle kalmıyor, kendimi sanki bulutların üstünde imişim gibi hissediyordum. Önce pek anlam veremedim bu duruma ama sonra değişik ne yediğimi düşününce mantar aklıma geldi. Garsonu çağırıp sorduğumuzda, gülümseyerek bu mantarın alışık olmayanlarda, bazen sarhoşluğa benzer bir duruma neden olabileceğini söyledi. Daha ilk günümüzde farklı bir dünyaya geldiğimizi hatırlattı bize Doğa Ana. Tabii bir de dikkati elden bırakmamamız gerektiğini. Neyse benim bir hoşluğum pek çabuk geçti. Günün geri kalan kısmını bahçede, çiçeklerin sefasını sürerek, kahve keyfi yaparak ve dinlenerek geçirdik. Yarın çok ünlü bir nehrin, Nil’in kaynağına gidiyoruz.

Dünyanın en uzun nehri olan Nil, yolculuğuna Uganda’dan başlıyor. Başkent Kampala’ya 100 km. kadar uzaklıkta bulunan bir noktaya doğru yola çıkıyoruz. Göl kenarında bir otelde kalıp, sabah Nil Nehrinin üzerindeki ilk köprüden doğu tarafına geçtik. Köprü üzerinden bakınca 1 km. kadar uzakta göl görülüyor. Levhaları izleyerek bizi kaynağa götürecek kayıkların kalktığı milli parka geliyoruz. Motorumuz bizi göl sularının kaynaştığı noktaya götürüyor. Orada küçük bir ada var. Bir anıt dikilmiş olan adaya çıkıyoruz. Anıtın önündeki levhada, “Dünyanın en uzun nehri buradan çıkıyor“ yazıyor. Nil’in bu noktada başlayan muhteşem yolculuğu, 6690 km. süren bir maceraya dönüşerek başka iklimlerde Akdeniz’e ulaştığında 3 ay geçmiş oluyor. Mr. Speke’in heykeli, nehrin batı yakasında bir tepe üzerinden göle bakıyor. Gölün suları işte tam bu noktada, büyük bir devinim içinde. Büyük kâşif Mr. Speke, göl sularına karışan büyük bir su kaynağının bu noktada yeryüzü ile buluştuğunu düşünüyor. Bu teorisi kanıtlandığında da, bu nokta sıfır noktası olarak işaretleniyor.

Viktorya Gölünde doğan Nil Nehri, önce “Victoria Nile” adını alıyor. Daha sonra Albert Nile, White Nile isimlerini alarak Sudan’ın başşehri Kartum’a kadar geliyor. Kartum’da, Etiyopya’dan doğan Mavi Nil ile birleşiyor. Bu noktadan itibaren Akdeniz’e kadar çevresine bereket saçarak ve Dünyanın en uzun nehri Nil olarak devam ediyor akmaya. Nil’in kaynağına 15-20 km uzaklıktaki Bujagali Çağlayanları, Nil’in yolu üzerindeki pek çok çağlayandan ilki. Aslında bunlar çağlayandan çok, nehir yatağında raftinge çok elverişli düşüşler. Ancak hemen aşağısında bir baraj yapılıyormuş. Birkaç yıl sonra baraj suları altında kalacağını öğrendik.

İkinci durağımız başkent Kampala’da bulunan, UNESCO Dünya Mirası Kasubi Kral Mezarları. Sazlardan özel bir teknik ile örülen ve küçükten büyüğe doğru 52 halkadan oluşan mezar, kendi sınıfında en görkemli mezar. El sanatlarının özgün bir örneği olarak insanoğlunun büyük ustalığının simgesi. Ancak 2010’de çıkan bir yangın sonucu hasır halkalar yandığında içinden, yapıyı ayakta tutan çelik bir iskelet ortaya çıkmış. Yapılan araştırmada, 1930’da, o tarihte iktidarda olan kralın, bir onarım esnasında çelik bir iskelet ile yapıyı güvence altına aldığı öğrenilmiş. Bu gerçek UNESCO ilgili kurumları için büyük bir sürpriz olmuş. Çelik iskelet yangın sonrası ısı etkisi ile hasar görmüş halde bir kenarda durmakta. Büyük mezar da onarılıncaya kadar UNESCO tarafından Tehlike İçindeki Miraslar listesine alınmış.

Sıra Murchison Şelalesi’nde. Nil Nehri üzerindeki şelalelerin en heyecan vericilerinden biri olan Murchison Şelalesi’ne gidiyoruz. Viktorya Gölü’nden çıkan Nil Nehri, çeşitli göllere aka çıka giderken ilk uğradığı göl, Kyoga Gölü. Kyoga Gölü, Uganda, Tanzanya ve Kenya arasında sınır oluşturan Viktorya Gölü’nün aksine, tamamı Uganda topraklarında olan bir göl. Nil Nehri, Kyoga Gölü’nden sonra Albert Gölü’ne ulaşıyor. Albert Gölü’nden çıktıktan sonra adı artık Albert Nili oluyor. Sudan sınırlarına girdiği andan itibaren de Beyaz Nil diye adlandırılıyor. İşte Murchison Şelalesi de, Nil’in uzun yolculuğu sırasında önüne çıkan Albert Gölü ile Kyoga Gölü arasında seviye farkından oluşuyor. Kabarega Milli Parkının sınırları içinde, 43 metreden aşağıya, ender rastlanır bir güzellikle dökülüyor. Murchison Şelalesinin en ilginç yanı, aktığı kayalık vadinin genişliğinin sadece 7 metre olması. 7 metrelik dar bir vadiden, Nil gibi çok su taşıyan bir nehrin fışkırarak akışı ve 43 metreye düşerken yarattığı heyecan verici görüntüyü kelimelerle ifade etmek oldukça güç. Bu dar boğazdan saniyede 300 metreküp su geçtiği düşünülürse, ürkütücü gücünü varın siz hayal edin.

Murchisan Şelalesini görmek için başkent Kampala yolundaki Kasini Şehrine gelmek gerekiyor. Kasini’deki Kasini Otel, zamanında pek çok ünlüyü ağırlamış ünlü bir otel. Bunlardan biri de yazar Ernest Hemingway. 1954’de uçağı buraya yakın bir yerde kaza yapınca Kasini Otel’de konaklamış. O tarihlerde ünlü isimleri, günümüzde de turistleri buraya çeken, Murchison Şelalesi yanında, bölgedeki hayvan çeşitliliğiymiş. Hemen bütün Afrika’ya özgü hayvanları burada görmek mümkün. Ama en özeli, Nil Levreği denilen dev balıkları avlamak. Boyu 2 metreye ve ağırlığı 200 kiloya kadar ulaşan bu balık, aslında bölge için ciddi bir geçim kaynağı. Meraklıları, Kabarega Milli Parkında balık avlama sporu olarak Nil Levreği avlıyorlar. Avcılar yakaladıkları her bir balık için 95 dolar ücret ödüyorlar, balık ile hatıra fotoğrafı çektiriyorlar ve balığı tekrar nehre geri bırakıyorlar.

Murchison Şelalesi için, sabah erken kalkıp Milli Parka geldiğimizde saat 7.45 idi. Kişi başı 30 dolar olan milli parka giriş parasını ödedik. Bu arada Uganda’da Bwindi Milli Parkı hariç bütün milli parkların giriş ücretleri kişi ve gün başına 30 Amerikan Doları. Milli park içindeki bir konaklama yerinde kalıyorsanız, konakladığınız her gün için milli parka ayrıca 30 dolar ödemeniz gerekiyor.

Şelaleyi görmek için önce araba yolunu izledik. Manzara büyüleyici idi. Ama işin ilginç yanı, en güzel görülen noktaya ulaşmak için bir 10 dolar daha vermeniz gerekiyor. Yani her güzel görüntü paraya dönüşerek karşınıza çıkıyor bu ülkede.

Saat 14’deki vapur gezimiz nehir safarisine dönüştü. Timsah ve su aygırlarından tutun da su içmeye gelen gergedan, fil, zebra, antilop çeşitlerini ve daha nicelerini görmek bütün yorgunluklara değdi.

Ertesi sabah UNESCO Dünya Mirası Rwenzoli Milli Parkına doğru yola çıktık. Bu park endemik bitki ve hayvanları ile ünlü. Rwenzoli Milli Parkı çok geniş bir alanı kapsıyor ve üç farklı bölgede giriş kapısı var. Bunlardan en kolay ulaşılabilene saptı şoförümüz. Artık dağ yollarındayız. Etraf yeşilin her tonuna bürünmüş. Yol asfalt değil ama çok keyifli. Yol boyunca rengârenk kuşlar etrafımızda uçuşuyor. Öğle yemeği molasını yolumuz üzerindeki bir pazar yerinde verdik. Pazar yeri bir renk cümbüşü içinde. Parlak renkli giysileri ile yerel halk, sattıkları taptaze sebze ve meyveler, değişik hayvanların etleri hatta canlı hayvanlar her şey rengârenk. Et satan bir kasabın yanında bir de mangal var. Çiğ et de satıyor, İsterseniz de anında pişirip veriyor. Ayaklı kebapçı yani. Biz yerel lezzetleri tatmaya çok meraklıyız, ayrıca çok da acıkmışız. Hemen müşterisi oluyoruz kasabın. Tadı damağımızda kaldı. Benim yediğim en lezzetli etlerden biriydi.

Burada satılan ilginç meyvelerden biri de Matoke denen muz türü. Bu muzun diğer bilinen adı Plantain. Muzlar hevenklerinde yere bakarken Matoke’ler uçlarını yukarıya kaldırıyorlar. Bizim gittiğimiz mevsim Uganda’da matokenin en bol olduğu mevsim imiş. Yer gök matoke. Matoke muz gibi tatlı değil. Aslında sebze demek gerek çünkü soyulup haşlanıyor, püre yapılarak ekmek veya patates yerine yeniliyor.

Yolumuz üzerindeki Kasese’de bulduğumuz otel beş katlı ve her katında dört oda bulunan apartmandan bozma bir bina idi. Pek de hareketli bir yerdi. Sabaha kadar gürültüler, kahkahalar kesilmedi. Ama biz yer bulup geceleyebildiğimize şükrettik doğrusu.

Sabah kahvaltıda pek fazla bir şey yoktu ama bize lezzetli bir bal getirdiler. Kavanozun üzerinde “BBC balı Rwenzoli dağlarından” diye yazıyordu. Eşim bala pek düşkündür. Yıllardır “Bal dünyada son kullanma tarihi olmayan tek gıda maddesidir.” der durur. İşte bu kavanozun da üzerinde: “İşlem görmemiş balın son kullanma tarihi olmaz. Bizim de ballarımız tam doğal olduğu için son kullanma tarihimiz yoktur.” yazıyordu. İşte bu, eşimin tam aradığı baldı.

Haritaya göre, Rwenzoli Milli Parkına giriş için üç kapı vardı ve biz birinden girip diğerinden çıkarak yolumuza devam etmeyi planlamıştık.  Yolumuza devam ederken bir yol kenarı tabelasında kocaman BBC amblemini gördük. Bal satım yerini bulmuştuk. Dükkanda bir kaç Afrikalı yanında bir de beyaz vardı. Avusturyalı imiş. 20 sene önce buraya gelmiş ve Uganda’ya âşık olmuş. Daha sonra sık sık Uganda’ya gelerek değişik yörelerini gezmiş. Emekli olduktan sonra da, daha uzun sürelerle burada kalarak, köylülere nasıl bal üretebileceklerini öğretmiş. “Dünyada bundan daha saf bal bulamazsınız” dedi. Hem sohbet ettik, bal tattık hem de de bolca bal aldık. Yan taraftaki kooperatif satış yerine de bir bakmak istedim. İyi ki bakmak istemişim. Çünkü orada bu güne kadar gördüğüm en ince sazlarla örülmüş harika tabak ve sepetleri buldum. Tanıştığımız Avusturyalı bu kooperatifin kurulmasına da öncülük etmiş meğer. Rwenzoli civarında her kadın bu incecik zarif hasır sepetleri örmeyi öğrenir, ancak kendine ve ailesine özgü desenleri kullanırmış. Satış amacı ile sıralanmış birbirinden güzel sepetlerin her birine bir kağıt parçası ince iple bağlanmıştı. Sorduğumda kâğıdın üzerinde kimin yaptığı ve fiyatının yazılı olduğunu söylediler. Birkaç tane satın aldım. Yardım etmek ama daha çok da bu güzel anıları evimde kullanabilmekti amacım.

Yemyeşil doğa manzaraları içinde sürdürdüğümüz Rwenzoli yolculuğumuzun sonunda milli parkın kapılarından birine vardık. Rwenzoli Dağları Afrika’nın en yüksek dağ silsilelerinden biri. 5000 metrenin üzerinde yüksekliğe sahip. Biz kapıya vardığımızda çok şiddetli bir yağmur başladı. Dağlardan araba geçişi mümkün değilmiş. Girişte bulunan panolardan bilgi edindikten ve fotoğraflarımızı çektikten sonra Bwindi Milli Parkına gitmek üzere yola devam ettik.

Yolumuz George ve Edward gölleri ile sınırlanan Bwindi Milli Parkı, ama yollar bitmek bilmiyor. Çünkü çoğu yerde yollara yol demek mümkün değil. Bazen 200 km’yi bir günde zor alıyoruz. Bu nedenle bugün Bwindi’ye varmamız imkânsız. Kongo sınırına 38 km. uzaklıkta bir yerdeyiz.

Yolda ekvator çizgisini geçiyoruz. Artık Güney yarımküredeyiz. Entebbe Havaalanı Kuzey Yarımkürede olduğu için dönüş yolunda ekvator çizgisini bir kere daha geçeceğiz. “Biz bu ekvator çizgisini pek severiz, sık sık geçeriz.” diye aramızda espri yapıyoruz. Akşam olurken göl manzaralı bir yerde geceliyoruz. Burası da bir milli park, Queen Elizabeth Milli Parkı. Bu arada bazı göllerin ve milli parkların isimleri dikkatinizi çekmiştir. Uganda İngiltere’nin yönetiminde iken pek çok yere, özellikle de göllere İngiliz kral ve prenslerinin adları verilmiş. Bağımsızlıktan sonra da bu isimler korunmuş. Queen Elizabeth Parkı ağaç dalında yatan aslanları ile ünlü. Bazen kamp yakınına kadar geliyorlarmış. Konaklamamızı çadırlarda yapıyoruz ama her çadırın arkasında özel tuvalet ve duşu var. Bu lüks çadırda konaklamanın fiyatı, gecelik 150 dolar. Biz biraz pazarlık ederek iki çadırı 150 dolara kiralıyoruz.

Queen Elizabeth Milli Parkı, ayrıca 610 ayrı kuş çeşidi ile Afrika’nın en yoğun kuş cenneti. Memeliler, yırtıcılar, kuşlar, maymunlar ve daha neler neler. Sabah Bwindi’ye doğru yola devam edeceğiz. Bu arada tüm geceyi parti yaparak geçiren sivrisineklerini de unutabileceğimi sanmıyorum.

Ertesi gün saat 16 civarında, Unesco Dünya Mirası Bwindi Ormanlarına ulaştık. Çok bozuk bir yol olan ana yoldan, ayrılma noktasına geldiğimizde saat 13 civarı idi. 30 km. kaldı diye seviniyorduk. Zorlu bir yol kat etmemize ve çok yorulmamıza rağmen arabamız rahat, manzaralar şahane olduğu için keyifli bir yolculuk yapmıştık.     

Heyecanlı idik. Çünkü biyolojik olarak Afrika’da en çok çeşitlilik gösteren ve 129 memeli ve 350 kuş türünü barındıran Bwindi Ormanlarına varmıştık. Bu ormanlar 2260 metre ile 2607 metre arasındaki yüksekliklerde bulunmakta ve Dünyadaki dağ gorilleri nüfusunun yarısını barındırmakta. 320 kadar gorilin 15 grup halinde yaşadığı tahmin edilmekte imiş. Goril görmeye geldiğimiz park, saat 19’a kadar açık ise bu günümüzü değerlendiririz diye düşünüyoruz. Parkın girişine vardığımızda yağmur da başlamıştı. Park görevlisi bize izin belgemizi sordu. Önce anlayamadık ama sonunda durum anlaşıldı. Bu parkı ve gorilleri görmek isteyenler önce Kampala’da Doğal Yaşam Genel Müdürlüğüne başvuruyor. Adam başı 500 Amerikan doları ödüyor. İzin belgelerini aldıktan sonra Bwindi Milli Parkına geliyorlar. Burada da 30 dolar milli park giriş parasını da ödendikten sonra milli parka girmek mümkün oluyormuş. Gorilleri görmenin kesin olduğunu söylüyor park yetkilisi. Çünkü parkta birçok görevli el telsizleri ile birbirleriyle haberleşiyorlar ve goril görülen yerlere grubu yönlendiriyorlarmış. “Ne kadar sürer gorillere ulaşmamız?” diye sorduk. 15 dakika ile 8 saat arasında yürünerek mutlaka gorilleri görmek mümkünmüş.  Bizim durumumuz biraz daha zor. Haydi, kalalım 500 dolar verelim desek bile yetmiyor. Kampala’ya gidip paramızı ödeyip makbuzumuzu alıp buraya geri geleceğiz ve parka gireceğiz. Bizim için fazladan iki gün demek ve çok zor. Haritada buraya en yakın yerleşim yeri olarak görülen yer, yaklaşık 50 km kadar uzakta. Bari oraya gidelim diye yola çıkma kararı aldık. Parktan ayrılırken keyfimiz pek yerinde değil. Çünkü hem çok zor bir yolculuk yaptık, hem gorilleri göremedik, hem de akşam olmasına rağmen yine yollardayız. Ayrıca bu 50 km’nin de kaç saatte biteceği hiç belli olmaz.

Meraklı yavru aslan
Meraklı yavru aslan

Hadi hayırlısı derken biraz ileride bir ok gördük. “NGOTO SWAMP RESORT” Hemen sola sapıp bu resorta doğru yola devam ediyoruz. Ama yine yol bir türlü bitmiyor. Bir kaç güzel köyden geçiyoruz. 15 dakika kadar sonra yol küçük bir tepenin üzerinde ve resort olduğunu tahmin ettiğimiz bir binalar gurubunun önünde bitti. Tam yolun bittiği yerde bir bina. Yanda inşaat halinde binalar var ve etrafta kimsecikler yok. Sol taraftaki tuvaletlerde mola verip geri dönmeye hazırlanırken, yolda yürüdüğünü gördüğümüz bir genç kız koşa koşa geldi. Kendisini tesisin müdürü olarak tanıttı. “Burası inşaat halinde mi?” diye sorduk “Hayır tesisimiz açık.” dedi gülümseyerek. “Peki, odalar nerede?” “Odalar yamacın sağ tarafında papirüs bataklığına bakan yamaçta.” Odaları görmeye gidiyoruz hep birlikte. Bizim tepeden ilk anda göremediğimiz odalar, tuğladan yapılmış Afrika kulübeleri biçiminde. Odalar güzel, içinde yatak da var ama çarşaf, yastık vs. ortalıkta görülmüyor. “Ben hemen tamamlarım.” dedi sevimli müdürümüz. Ya elektrik? “Eğer kalacak iseniz hemen jeneratör getirtip çalıştırırım.” dedi. Konuştukça hayretimiz artıyor. İçimizden ” Yok artık bu kadarı da olmaz” diye düşünürken “Yiyecek bir şeyler bulabilecek miyiz?” dedik. “Ben size istediğiniz yemeği yaparım.” dedi. Bu ufaklık inanılmaz bir şey. Ya ona güvenip bu kuş uçmaz kervan geçmez yerde kalacağız veya yola çıkıp gece gece maceraya devam edeceğiz.

Birbirimizin yüzüne bakıyoruz, kararmışız endişeden. Sessizliği eşimin gür sesi bozuyor: “Ne böyle cenaze evinde gibi asık suratlısınız. İhtiyacımız olan her şey var işte daha ne olsun?” diyor. Biz yine birbirimize bakıştık. “Evet, her şey var gerçekten neyi düşünüyoruz biz?” benzeri cümleler mırıldandık. Çünkü gece, bozuk yollar ve bir sonraki tesis kim bilir nerededir, düşünceleri dolanıyor kafalarımızda. Tamam dedik çaresiz. Kızımız gülen yüzü ile hemen çalışmaya başladı. Cep telefonu hiç durmuyor. Biz tamamlanmamış hangar gibi binadan bir masa ve sandalyeler çıkarttık ve akşam karanlığının yavaş yavaş çökmekte olduğu verandaya yerleştirdik. Bu arada süper kız yan binadaki fırın ve ocakta odun kömürü yaktı. Biz bir koşu odalarımızı seçtik ve süper kızın nereden bulup buluşturdu ise elimize verdiği çarşaf ve yastıklarla yataklarımızı hazırladık. Tekrar verandaya döndüğümüzde motosikletle gelen iki erkek bir kız yardımcının da çalışmaya koyulduğunu gördük. Delikanlılar motosikletin arkasında getirdikleri jeneratörü kuruyorlardı. Süper kız menüyü açıkladı. Izgara et, patates kızartması ve salata. Daha ne isterdik Allah’tan? Süper kız ve yardımcısı yemekleri hazırlarken biz de masayı hazırladık. Tam bir ekip çalışması yani. Bu arada elektrik de geldi. Odalarda elektrikli şofben varmış, sıcak su ile duş ta yapabileceğiz, harika. Bir de giderek koyulaşan gökyüzünde dolunay belirmez mi? Verandamız şıkır şıkır. Bir bilinmez Afrika gecesinin içinde mutluyuz. Her şeyimiz var. Ama burası çok ıssız bir yer. Etrafta tek bir ev, tek bir ışık görünmüyor. Endişemizi paylaştığımızda süper kız: “Biz bunu düşündük buradaki odalarda kalacağız merak etmeyin.” dedi. Eh artık bunun üzerine tek bir söz bile edilmezdi. Yemeğimizi neşe ile yedik. Yazlık evimizin balkonunda imiş gibi keyifle kahvelerimizi içtik. Sonra odalarımızda sıcak sulu duşlarımızı da aldık ve sessiz karanlığın içine gömülerek harika uykularımıza daldık. İki gündür toprak yollarda üzerimize sinen yapışkan yorgunluktan kurtulmuş olarak pırıl pırıl harika bir sabah manzarasına uyandık. 

Tepenin hemen altındaki bataklık tamamen papirüslerle dolu. Papirüslerin boyu neredeyse 10 metreye ulaşıyor. Bu bataklıktan insanların geçmesi mümkün değilmiş. Bu nedenle Bwindi Ormanlarına “Geçilemez” deniliyormuş. Sevimli süper kızımız yine yanımızda ve bize çevre hakkında bilgi veriyor. Bataklık derin ve çok geniş olduğu için burada anakonda benzeri büyük yılanlar yaşarmış. Bunu duyunca biraz sarsıldık doğrusu. İyi ki gece birinin karnı çok acıkıp bizi ziyarete gelmedi. Karşı yamaçtaki büyük ağaçlarda maymunlar oynaşıyor. Daldan dala atlayan yaramaz maymunlar, sabahın kızıl ışıltılarıyla eğleniyorlar. Maymunlar bazen tesise kadar da gelirlermiş. Fotoğraf çekmelere doyamıyoruz. 

Bir sabah bu kadar mı güzel olur? Ama kahvaltı hazır denildiğine gördüğümüz manzara hayallerimizi aştı ve bizi gerçekten mest etti. Bembeyaz masa örtüsü, kırmızı kumaş peçeteleri ile mükellef bir kahvaltı masası hazırlamıştı bizim sevimli müdürümüz. Dağ başında hayal edebileceğimiz ve edemeyeceğimiz her şey vardı kahvaltılık olarak. Kahvaltı sonrası nefis kahvelerimizi yudumlarken zorlu da olsa tüm yollara hazırdık. Enerji dolu idik.

Şimdi hedefimiz Buyonyi Gölü. Sabah Bunyonyi gölüne doğru yola çıktığımızda, geceyi o resortta geçirmekle ne doğru karar verdiğimizi bir kere daha anladık. Çünkü haritada en yakın yerleşim olarak görünen küçük kasabaya 4 saatte varamadık. Vardığımızda da gördük ki, burada hiçbir kalınacak tesis yok. Çok zor bir gecenin köşesinden dönmüşüz. Ayrıca gün ışığında gördüğümüz manzaralar harika.

Muhteşem güzellikte dağlardan geçiyoruz. İngilizlerin Uganda’ya miras bıraktıkları iki zenginlikten biri, bu dağlarda yetişen çay. Uganda’nın yüksek yamaçları çay üretimi için çok elverişli ve yetişen çaylar çok kaliteli. Ancak üretim alanlarının darlığından dolayı üretim miktarı az ve dünyaca ünlü olamamış. Dönüşümüzde demleyip tadına baktıktan sonra, Seylan çayları ile yarışabilecek bu enfes çaydan sadece bir kilo almış olmamıza üzüldük.

İkinci miras ise orman ürünleri. Burada kontrollü bir şekilde ağaç kesip ihraç ediyorlar. İngiliz yönetimi zamanında bolca kesilen ağaçları şimdi nispeten daha kontrollü olarak kesiyorlar.

Bunyonyi “Bir çok küçük kuşun yaşadığı yer” anlamına geliyormuş. Tanganika Gölü’nden sonra 900 metre ile Afrika’nın en derin gölü olan Buyonyi Gölü, deniz seviyesinden 1962 metre yukarıda ve Ruanda sınırına yakın bir yerde bulunuyor. Genişliği 7 km. ve uzunluğu 25 km. yüzeyi 61 km. kare. Gölün çevresindeki dağlar 2500 metre yüksekliğe kadar uzanıyor ve teraslanmış yamaçlarında çay ekimi yapılmakta.

Afrika’nın özellikle orta bölgesindeki durgun sularda ve nehirlerde Bilharzia diye bir mikrop yaşıyormuş. Deriden vücuda girerek kan damarlarının cidarlarını yiyen ve kanamalara, sonuç olarak da ölümlere yol açan bu mikrop son derece tehlikeli imiş. 10 yıl önceye kadar bu hastalığın, sadece Londra’da bir tedavi merkezi varmış. Mikrobu alan kişi en kısa sürede Londra’daki hastaneye gönderiliyormuş. Afrika’daki ulaşım şartları dikkate alınırsa, hasta insanlara tedavi uygulamasındaki başarı oranı tartışılır. Ancak genellikle yerli halkın bağışık olduğu bu mikrop, göl ve nehir suları ile temas eden başka ırktan insanların korkulu rüyası. Çünkü Afrika kıtasının hemen bütün suları bu mikrop ile bulaşıkmış. Ama bu gölde Bilharzia mikrobu yaşamıyormuş. Benzer şekilde orta Habeşistan’da 67 gölden oluşan göller bölgesinde yalnızca bir gölde Bilharzia yokmuş ve halk orada suya girermiş. Uganda’da da durum farklı değil. Gölleri ile ünlü Uganda da sadece iki gölün suları Bilharzia taşımıyormuş. Bunyonyi bu iki güvenli gölden birisi.

Harika görüntüsü ile 5000 şilinglik Uganda parasının arka yüzünü süsleyen Buyonyi Gölünde bir motor gezintisi aldık. Göl üzerindeki 29 adanın bazıları etrafında tur attık. Gölün genel görüntüsü yanında, içinde bulunan yemyeşil adalar da birbirinden güzel. Bazılarında oteller yapılmış, bazılarında ise yalnızca zenginlerin villaları var. Biri de mahkûm adası. Eskiden çocuğunun babası meçhul olan hamile kadınları bu adada ölüme terk ediyorlarmış. Zavallı kadın, bölge insanlarının çoğu yüzme bilmedikleri için ya suya atlayarak boğuluyor ya da açlıktan ölüyormuş. 19. YY. başlarında İngiliz yönetimi tarafından bu adet yasaklanmış ama hala zaman zaman bu adada ölüme terk edilen kadın görülmekte ve kurtarılmakta imiş.

Turumuz esnasında bize bilgi veren sandalcımız pigmeleri anlatıyor. Aslında pigmeler gölün güney kısmında yaşarlarmış. Pigmeler, erkeklerinin boyu 150 cm’den daha kısa olan bir etnik grupmuş. Afrika’nın hatta dünyanın çeşitli yörelerinde pigmelere rastlamak mümkün. Pigmeler günümüz Afrika’sında oldukça kötü koşullarda yaşamakta. Örneğin Kongo Cumhuriyetinin nüfusunun %10’u pigmelerden oluşuyor ve hala Bantu Kabilesinin kölesi olarak çalışıyorlarmış. Bir pigme çocuğu bu ülkede, 21. yüzyılda hala köle olarak doğuyor. İnanılacak gibi değil. Bu uluslararası yardım kuruluşlarının halen gündeminde olan bir konu imiş.

Sandalcımız bize “Bu yöre çocuklarının sizler için dans etmesini ister misiniz?” diye sordu. İsteriz tabii.  “Gruba yalnızca 1 dolar verseniz yeter“ dedi. Bu iş için yeterli buldukları paranın azlığı bizi acı acı gülümsetti. 

Teknemiz sahile doğru yol alırken, hayret verici bir iletişim başladı. Kaptanımız, sahile doğru yol alırken, ıslıklarla ve garip sesler çıkararak dağlara doğru seslendi. Bu sese dağlardan aynı biçimde yanıt geldi. Kısa bir muhabbetin arkasından terasların, tarlaların içinden göl kıyısına doğru çocuk akışı başladı. Derken ellerinde saz aletleri ile birkaç büyük de koşarak göl kıyısına ulaştı. Ve danslar başladı. Oynayanlar inanılmaz kabiliyetli. Çalanlar da öyle. Hiçbir gösteri bize bu kadar keyif veremezdi. Cebimizde, cüzdanımızda ne kadar küçük para varsa veriyoruz. Öyle mutlu oluyorlar ki bizim için biraz daha dans ediyorlar. 25 civarındaki küçük dansçıdan oluşan gurup, bu azıcık paraları o kadar disiplin içinde bölüşüyorlar ki birbirlerine olan saygılarına ayrıca şapka çıkartıyoruz. “Bu kadar az para ile ne yapar bunlar? “ diye soruyoruz. Kaptanımız: “Hayır onlar için az değil, bu paralar ile onlar okul için bir kalem ve bir defter alırlar.” diyor. Onların olanaksızlıkları yanında kendi olanaklarımızdan utanıyoruz ve çocuklar dağıldıkları için kaptanımıza daha sonra çocuklara verilmek üzere bir miktar daha para bırakıyoruz.

Tadına doyamadığımız Uganda gezimizin artık sonuna geliyoruz. Bu düşünce keyfimizi kaçırıyor. Kısa bir zaman diliminde ne inanılmaz güzellikler gördük, bilmediğimiz neler öğrendik. Zamanımız çok sınırlı olmasına rağmen Mburo Milli Parkına uğramadan edemedik. Burası hayvan çeşitliliği çok yüksek olan yerlerden biri. 315 kuş türü ile bir kuş cenneti. Burada her ne kadar biz göremedi isek de, çok seyrek görülebilen leoparı bile görmek mümkünmüş.

Entebbe hava alanına doğru yolumuzun son bölümünü kat ederken bir diğer durağımız ise Viktorya Gölünde bulunan Ngamba Şempanze Adası. Burası, yetim, sakat, bulunmuş şempanzeler için bir koruma alanı. Şempanzelere burada hem bakım, tedavi yapılıyor, hem de doğal yaşama alıştırılıyorlar. Uganda’nın çeşitli milli parklarında şempanze görmek mümkün ama burada özellikle bakıcıların yemek verme zamanı, şempanzeleri çok yakından görebilirsiniz.

Zamanımız hızla azalırken ve kuzey yarımkürede bulunan Entebbe hava alanına yaklaşırken Ekvator çizgisini bir kez daha geçiyoruz. Ekvator çizgisi yere çizilmiş, yolun sağına ve soluna insan boyunda çapı olan daireler konulmuş. Çizgi, yoldan hatta bir dükkânın tam ortasından geçmiş. Dükkânın yarısı kuzey yarımkürede diğer yarısı güney yarımkürede kalmış. Ekvator çizgisinin tam üstünde, altında delik bulunan bir kaba dökülen su doğrudan deliğe gidip aşağıya dökülürken, , çizginin bir metre kadar kuzeyinde soldan sağa saat yönünde dönerek, bir metre kadar güneye geçtiğimizde sağdan sola saat yönünün tersine dönerek akıyor. Burada turistler için su deneyi yapıyorlar ve alışveriş için dükkânlara davet ediyorlar. Biz ekvator çizgisini Ekvador ülkesinde geçerken, pek çok ilginç özellikten bahsetmişlerdi. Ama şimdi acelemiz var. Deneylere fazla takılmadan Entebbeye doğru yolumuza devam ediyoruz.