YENİ DÜNYANIN ALTIN ANAHTARI SAN JUAN

San Juan`ın restore edilmiş sokakları ziyaretçilerine eski zamanlarını yaşatıyor
san juan harita

Altın Anahtar, heyecan verici hatta büyüleyici iki kelime. Neler çağrıştırıyor neler? Hazineler, korsanlar, gizemli güçlerin uyanmasını sağlayan tozlu bir kilit, doğa üstü bir dev’in evi. Oysa San Juan bir şehir. Şehrin anahtarı olabilir belki, yoksa şehir  anahtar olabilir mi?

Altın Anahtarın hikayesine başlamak için ilk önce zamanda geriye doğru bir yolculuk yapalım isterseniz.

Sürekli Batı’ya doğru gidersek doğuya ulaşırız düşüncesinin, zamanında en sadık savunucusu olan ünlü kaşif, değişik dillerdeki farklı söyleyişlerle Christopher Columbus, Cristóbal Colón ki biz ona Kristof Kolomb diyoruz, Atlantik Okyanusunu aşarak Karayip Denizine vardığında, önce Bahama Adalarından bir kaç küçük adaya ulaşmış Pinta, Nina ve amiral gemisi Santa Maria ile. Bunlar günümüzün irice balıkçı sandalları kadarmış neredeyse. Küba, Haiti ve günümüzde Dominik Cumhuriyeti olarak anılan bir kaç Karayip Adasına da ayak basmış. Adaları Hint adaları, kendisini dostça karşılayan yerlileri de Hintli sanmış. Çünkü öyle çok hayalini kurmuş ki bu hayal aklını esir almış sanki. Soru işaretlerine hiç yer ayırmamış yolculukları boyunca.

Yeni Dünyaya yaptığı ikinci seyahatinde Porto Rico’ya ulaşmış. Dört kez sefer yapmış Batı’ya yani kendi Hindistan’ına doğru. İnsanlık tarihini, Dünyada güç dengelerini değiştiren ve ülkelerin sınırlarını sarsan keşfinin adını başka birisi koymuş Americo Vespucci adlı bir İtalyan. Bu muazzam keşfin nimetlerini, onurunu yaşayamadan 55 yaşında veda etmiş her şeye. Doğduğu söylenen bir kaç farklı şehir, kökeni, dini konusundaki yorumlar, inanılmaz bir başarıya imza atmışken hezimete uğramış bir komutan gibi gözden düşüp yapayalnız ölmesi, ayak bastığı adaların bazılarında mezarlarının bulunması ve en sonunda Sevilla Katedrali’nde dört kralın taşıdığı altın ve gümüş işlemeli bir anıt mezar ile onurlandırılması, başka bir yazımda sizlerle paylaşmayı istediğim başlı başına heyecan verici aynı zamanda hüzünlü bir hikaye bence.

Kristof Kolomb, Karayip Denizinde Küba, Hispaniola adı verilen Haiti ve Dominik Cumhuriyeti ile Porto Rico’ya vardığında karşılaştığı yerliler, Güney Amerika’nın kuzey doğu bölgelerinde yaşayan Arawakan Kızılderililerinin bir kolu olan Tainolarmış. Yabancıları dostça karşılamışlar. Sınırlarını Dolmen denilen oyma taşlarla çevirdikleri tören alanları, kuralları olan gelişmiş dilleri, gök cisimlerine ve astrolojiye dayalı inanışları, üç sosyal sınıftan oluşan teokratik yönetim biçimleri ile Yeni Dünyaya ilk ulaşan İspanyolları etkilemeyi başarmışlar. Tainoların Amazon nehri civarından başlayan yolculukları, kuzey Venezuela ve Trinidad ile devam etmiş, Karayip Denizinin boynunda bir kolye imişçesine sıralanmış Leeward ada zincirinde kuzeye doğru ilerlemiş, Virjin Adaları ve sonunda İspanyolca söylenişi ile Puerto Rico (Zengin Liman) olan Porto Rico’ya kadar ulaşmış. İspanyollar Juan Ponce de Leon komutasında Porta Rico’yu işgal ettiklerinde, Guayanilla Nehri civarında Ada’nın en büyük klanı ile karşılaşmışlar. İyi denizci olan bu kabile avcılık, balıkçılık ve tarım ile uğraşıyormuş. Sepet, taş, mermer, çanak-çömlek işleyen Tainoların altın hızmaları, küpe ve kolyeleri Yeni Dünya kaşiflerinin hemen dikkatlerini çekmiş. İspanyollar, Tainoların İspanyol egemenliğini, altın haraç vermeyi, İspanyollar için yiyecek üretmeyi ve Hristiyanlığı kabul etmelerini bekliyorlarmış. Ancak Tainolar, 1511’de eski düşmanları olan ve Güney’den 100 yıl kadar önce gelen Caribler ile birleşip isyan etmişler. Ama İspanyol zırhları ve silahları karşısında çaresiz kalmışlar. Vali Juan Ponce de Leon ayaklanmayı kanlı bir şekilde bastırmış. 1508’de yaklaşık 50’000 kişi oldukları kaydedilen Taino nüfusu, 1515’de 4000 kadar sayılmış. 1544’de bir piskopos notlarında 60 kadar saydığını yazmış. Sonra yok olmuşlar. Bugün adada herhangi bir oranda Taino kanı taşıyanlar kendilerini Taino sayıyorlar. Porto Ricoluların sütlü çikolata rengi, ipeksi tenleri bu melezlemeyi her fırsatta hatırlatır gibi. Tainoların yaşam biçimleri İspanyolların bu topraklarda hayatta kalmalarına ve kendilerine yaşam kurmalarına büyük katkıda bulunmuş. 

akşamüstü gemilerine doğru giden turistleri ağırlayan liman yolu
Akşamüstü gemilerine doğru giden turistleri ağırlayan liman yolu

Her ne kadar kendileri sağ kalamamışlarsa da, dillerinde olan bazı yer isimleri kalmış: Utuado, Mayagüez, Caguas gibi.

Yer isimleri dışında babacoa (barbekü), hamaca (hamak), kanoa (kano), tobacco ( tütün), yuka, batata (patates), juracan (horicane) ve maracas (marakas) kelimeleri, manyok ekmeği pişirme becerisi onlardan gelip Avrupa İspanya’sına kadar uzanmış.

Porto Rico, günümüzde Amerika Birleşik Devletlerine bağlı, iç işlerinde bağımsız özerk bir bölge. Karayip Denizinin Kuzey Doğusunda ve Dominik Adalarının Doğusunda yer almaktadır. Mona, Vieguez, Culebritas, 2017 esas alınarak belirtilen 3.337 milyon nüfuslu Porto Rico’ya bağlı adaların bazıları olup başkenti San Juan’dır.

San Juan 1949 yılında National Historic Site, 1983 de Unesco Dünya Mirası ilan edilerek koruma altına alınmış.

Eşim ve ben 5 Ocak 2019 günü çıktığımız Doğu Karayipler gezimizde Bahamalar’ı geride bırakıp Porto Rico’ya vardığımızda ılık bir sabaha uyanmıştık. Cruise gemimiz San Juan limanına daha büyük iki gemi ile birlikte yanaştı. Şehre inmeden önce ilk gördüğüm korunaklı bir liman, iyi korunmuş şirin bir şehir ve şehrin hemen üstünde yer alan görkemli bir kale oldu. Karayip Denizinde bir ada ve bir liman, Kristof Kolomb’un ve eski denizcilerin heyecanını sezmemek mümkün değil. Her hafta binlerce turistin bu limana ayak bastığını bilmeme rağmen sanki ilk gelen benmişim gibi heyecanlanmak da neyin nesi diyorum kendi kendime. Ama ne yaparsınız ki böyle hissediyorum işte. Süre sınırlı, akşamüstü 5.00’de tekrar gemide olmalıyız. Geminin kuralı böyle.

Gümrük binasında, Porto Rico’nun şeker kamışından yapılan ünlü içkisi Rum’ın satış reyonları bizi karşıladı. Hemen limana inip turist kalabalığına karıştık. Karaya çıkar çıkmaz ilk gördüğümüz, Kristof Kolomb’un iskeleye bağlanmış kaptan gemisi Santa Mariya’nın birebir bir örneği oldu. Küçük bir ücret karşılığı gezilebiliyor. İkinci dikkatimi çeken ise geminin hemen yanında rıhtıma yerleşmiş sakallı bir adamın, seyyar tezgâhta sardığı kocaman purolar oldu. Benzer sahneleri Küba gezimde de görmüştüm. Sokakların tamamında, elden geçirilmiş ve pastel renklere boyanmış, zarif ferforjeli balkonları ile eski binalar sıra sıra. Bazılarında kimse yaşamıyor belli ki. Limana yakın meydan ve önemli bir iki cadde lüks mağazalarla dolu. Şık vitrinlerde Porto Rico imajlı pahalı hediyelik eşyalar sergileniyor. En çok da mücevher satan dükkânlar göze çarpıyor. Her köşede Tanzanite yazıyor ve Tanzanya’da çıktığını bildiğim ve mora çalan rengi ile tanzanit taşından yapılmış ve pırlanta ile zenginleştirilmiş takılar satılıyor. Merak edip dükkânlardan birine giriyoruz. Satıcıların neredeyse tamamı Hintli. Biraz sohbetten sonra Tanzanit’in Tanzanya’dan ham olarak alındığını ve burada işlenerek satıldığını öğreniyoruz. Bu sektörün sahipleri de gerçekten Hintli tüccarlar. Almaya niyetimiz olmadığı halde bir parça için pazarlık ettik eşimle. Satıcı ilk fiyatının dörtte birine indiğinde veda edip dar sokaklardan UNESCO Dünya Mirası ünlü kalesine doğru çıkmaya başladık.

San Filibe del Morro`nun oval ağızlı rampa girişleri
San Filibe del Morro`nun oval ağızlı rampa girişleri

Mimari tarihçi Arleen Pabon’un bir sözünü okumuştum. “Biz asla geçmişe gidemeyiz, binalar bizi ona götürür”demiş ünlü tarihçi.

San Juan ve iki bölümden oluşan askeri mimari harikası kalesi hakkında biraz araştırma yapmıştım geziye çıkmadan önce. Kaleye yaklaştıkça heyecanım da artıyordu. İlk olarak doğudaki Castillo San Cristobal yani Cristobal Kalesi adlı bölümüne ulaştık. Bu bölüm kalenin ilk inşa edilen bölümü imiş. Gezi gemilerinin yanaştığı iskeleye neredeyse 10 dakikalık yürüme mesafesinde, limana ve şehre hakim bir tepeye inşa edilmiş. Amerika kıtasında Avrupalılar tarafından inşa edilen kalelerin en büyüğü olduğu biliniyor. Öylesine kalın ve güçlü kale duvarları ile şehri çevrelemiş ki, günümüzde ihtişamını biraz yitirmiş, ehlileşmiş olmasına rağmen heybeti gözleri kamaştırıyor hala.

Kale surlarının Atlas Okyanusuna bakan tarafı denize dik bir yamaçla iniyor. Yalçın kayalıklarla arasında kuru bir hendek uzanıyor. Kale kompleksinin San Cristobal adı verilen kısmı, bazı bölümlerini 1897’de San Juan Şehri genişletilirken kaybetmiş. Büyük ana meydana bakan tarihi giriş, ana bataryaların bulunduğu ikinci kısım ve yüksek bir burç olarak yapılmış gözetleme bölümü olmak üzere üç bölümden oluşan San Cristobal’in mimarı, İrlanda doğumlu bir askeri mimar olan Thomas O’Daly imiş. İrlandalı bir mimar neden İspanyollar için bir kale tasarlamış olsun ki diye soracak olursanız, o tarihlerde İngilizler hem İrlandalıların hem de İspanyolların düşmanı. Düşmanımın düşmanı dostumdur diye düşünmüş olmalı.

El Morroda dış ve iç kale surları
El Morroda dış ve iç kale surları

San Juan’ın batı ucuna, kalenin uzaktan görünen diğer önemli bölümüne doğru yürüdük. İki ana kale arası yaklaşık yarım saat yürüme mesafesinde. İkisi arasında uzanan ve düşmanı kale duvarlarından uzak tutmak için yapılan dev kuru hendekler artık, yüzlerini Atlas Okyanusuna dönmüş pastel pembe sarı yeşil mavi boyanmış gecekondu benzeri evlere ev sahipliği ediyor. Çok şık olmasalar da, heybetli, etkileyici ve soğuk görünen kale duvarlarına insan sıcaklığını yansıttıkları kesin. Castillo San Filibe del Morro kısaca El Morro bu bölümün adı. Sanki iki azametli savaşçı dev gövdeleri ile okyanusa doğru ayağa kalkıp dikilmişler gibi.

El Morro, San Juan körfezini ataklara karşı korumak amacı ile inşa edilmiş. San Cristobal ve El Morro’daki geniş rampalar, kademeler arasındaki geçişleri sağlamak için yapılmış. Güçlü, kalın kale duvarlarının içindeki korunaklı binalar, askerlerin barınması ve silah, cephane, yiyecek, giyecek saklanması için inşa edilmiş. Duvarın üstünden kalenin yaslandığı dik yalıyar kıyıya baktığımda, kuru hendeğin az ötesinde ve kıyının çok yakınında, Atlantik’in koyu lacivert derin sularından fışkırmış gibi, kayaların sivri ürkütücü canavar dişlerini fark ettim. Oval ağızlı rampa girişleri, ateş altında askerlerin korunmasını sağlarken, en üstteki bölüm arazi savunmasına da imkan vermekte imiş. El Morro’nun altı seviyeli planı, savunma sanatında bir başyapıt olarak, İspanya’nın yeni dünyayı keşfetmesi ve talan etmesi konusundaki başlıca rakipleri İngiltere’nin 1598 ve Hollanda’nın 1625 ataklarına başarıyla karşı konulmasında başrolü üstlenmiş. Özellikle 1625 Hollanda saldırısı ve kuşatması yaklaşık bir ay kadar sürmüş. El Morro yakılmış ve yağmalanmış. Nerede ise savaş ve San Juan kaybediliyormuş. Tam bu anda yerli halk, İspanyollara yardıma gelmişler ve Hollandalı saldırganların püskürtülmesine yardım etmişler. Bu olay savunma sistemine bazı unsurların daha ilave edilmesi gerekliliğini de ortaya çıkartmış.

San Cristobal ve El Morro da, yağmur sularının yeraltında toplanıp depolandığı sarnıçların dışarıya açılan geniş halkalı ağızları, ateş altında askerlerin acil olarak suya ulaşımlarını sağlamak amacıyla ile planlanmış. Yaklaşık dört yüz yıl boyunca Porto Rico, Avrupa’dan hareket ederek mevsimlik Atlantik rüzgârlarının doldurduğu yelkenleri ve Atlantik akıntıları ile Yeni Dünyaya doğru haftalar süren zorlu seyahatler sonunda su, yiyecek, malzeme, barınak bulunabilen ilk ada ve San Juan da ilk liman olmuş.                     

Liman girişinde ve El Morro’nun karşısındaki küçük kale El Canuela ve Fortin San Juan de la Cruz ile birlikte çırpıntılı kıyılar, bu derin körfez ve harika liman için olağanüstü bir koruma bariyeri oluşturmuş. Üç ana hattan oluşan bu bariyerin ilki Ada’nın Doğu ucundaki Fort San Geronimo dan başlayıp kuzeyde Escambron Bataryasına kadar uzanıyormuş. İkinci hat kaleyi neredeyse tam ortasından kesen muazzam bir duvar. Üçüncü savunma hattı ise değerli San Juan Şehrini kucaklayan iki bölümlü kale, kale duvarlarının üzerinde yer alan İspanyol stili Devil Sentry Box (Şeytanın nöbet kulübesi) adı verilen gözetleme ve nöbet kulübeleri, okyanus tarafını koruyan yardımcı Fort la Perla ve körfez tarafındaki diğer yardımcılar San Francisco de Paula Bataryası ve Las Palmas kalesi.

Askerlerin barınması ve silah, cephane, yiyecek, giyecek saklanması için inşa edilmiş bölümler
Askerlerin barınması ve silah, cephane, yiyecek, giyecek saklanması için inşa edilmiş bölümler.

Bu kompleks savunma sisteminin tamamlanması yaklaşık 250 yıl ve 10 kuşak boyunca sürmüş. Ve İspanya için, Meksika, Orta Amerika ve Güney Amerika topraklarında elde ettiği inanılmaz miktarlardaki altın, gümüş, değerli taşlar, baharat ve kürklerden oluşan servetin toplanma yeri ve koruyucu bariyeri olmuş.

711’de Arap ordularının Kuzey Afrika boyunca ilerleyip Cebel-i Tarık Boğazını aşması ile başlayan 700 yıllık Müslüman hakimiyetinden sonra 1492’de İspanya batı yarım kürenin ve Yeni dünyanın eşiğini aşmış, kapılarını ardına kadar açmış. Yeni dünyadan akan muazzam zenginlik İspanyanın bir Dünya devi olmasına olanak sağlamış.

Dünyada oluşan bu yeni dengede, 1508-1898 yılları arasında İspanya’nın elinde tuttuğu Porto Rico, Yeni dünya topraklarına erişimde inanılmaz bir kontrol sağlamış, özellikle zaptedilemez bir savunma sistemine sahip olan San Juan Limanı, İspanya için yeni dünyanın altın anahtarı olmuş.

San Juan’ın öyküsünün beni bu kadar etkilemesinin nedeni, tarihte nadir olaylar ve  az sayıda yapıt bu kadar uzun süre ile, çok sayıda ülkeyi ve insan topluluğunu bu kadar derinden etkilemiş ve tarihin seyrini değiştirmiştir. Cristobal Kolomb’un Amerika Kıtasına seyahati, San Juan’ın 400 yıl kadar süren etkisi, Çin Seddinin inşa edilmesi, İstanbul’un Türkler tarafından fethi, dinlerin Dünyadaki yayılımları, Orta Asya’nın iklim değişikliği, Moğollar, Dünya Savaşları, v.b. gibi tarihin inanılmaz bir kayırması sonucu muazzam miktarda altın, gümüş, değerli taş ve diğer zenginlikler Avrupa’nın sadece bir ülkesine doğru akarken, diğer sömürgeci Avrupa ülkeleri İngiltere, Hollanda, Fransa, Danimarka kabaran iştahları ile diğer bazı yükleme limanlarına ama özellikle Porto Rico’ya ataklar yapmışlar. Limanları koruyan güçlü kaleler ve savunma sistemleri zaman içinde daha da etkin hale gelince limanlara saldırmak yerine ülkelerince desteklenen korsanlar türemiş. Hikâyeleri hala anlatılan bu korsanlar, limanların hemen dışında gizlenir, değerli yükleri ile limandan ayrılan gemilere saldırarak gemicileri öldürüp, gemileri de yedeklerine alır soyarlarmış. Ne tesadüftür ki tarihin bildiği en ünlü korsanların çoğu 15.-19. YY.’lar arasında ve Amerika Kıtası sahillerinde yaşamışlar. Tarihte bilinen korsanların en ünlülerinden bazıları olan, William Kidd -İskoç, Edward Teach-İngiliz, Herry Every-İngiliz, Francois O’ Olonnais Fransız, Sir Herry Morgan-İngiliz, Sir Francis Drake-İngiliz ve diğerlerinin, acımasız korsanlık maceraları halen anlatılıp, filmlere konu olmaktadır.

kale duvarlarının üzerinde yer alan İspanyol stili Devil Sentry Box (Şeytanın nöbet kulübesi) adı verilen gözetleme kulübeleri
Kale duvarlarının üzerinde yer alan İspanyol stili Devil Sentry Box (Şeytanın nöbet kulübesi) adı verilen gözetleme kulübeleri

İngiliz korsanların çoğu yakalanıp İngiltere’de ölüm cezasına çarptırılmış olmasına rağmen çok ünlü iki İngiliz korsan Sir ünvanı verilerek ödüllendirilmiş ve neredeyse İngiltere’nin resmî korsanları olmuşlar. Korsan Sir Herry Morgan’ın, sonraları “Kaptan Morgan’ın Hazineleri” diye kitapları yazılmış, filmleri yapılmış. Karayip denizinde 400 kadar İspanyol gemisini batırdığı bilinmekte. En büyük olayı Panama Şehrini ele geçirip yağmalaması imiş. Ancak yakalanıp İngiltere’ye getirildiğinde, Kral II. Charles tarafından affedilerek Jamaika vali yardımcılığına atanmış ve ölümüne kadar bu görevde kalmış.

Bir diğer ünlü korsan Sir Francis Drake’in sakladığı söylenen hazinesi hala Amerika Birleşik Devletlerinin Californiya sahillerinde aranmakta. İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth tarafından Sir ünvanı ile ödüllendirilen ünlü korsan, Florida sahillerinde İspanyol gemilerine göz açtırmamış. 

Korsan saldırılarından San Juan da nasibini almış tabii. 1595’de İlk İngiliz saldırısını Sir Francis Drake yapmış. 1598’de Sir George Clifford ikinci İngiliz saldırısını gerçekleştirmiş. 1625’de ciddi sonuçlar doğurma aşamasına gelen Hollandalı korsan Bardwyn Hendrick’in atağı. Sonra tam 172 yıl boyunca korsanlar San Juan’dan kendilerine fayda olmadığını anlamışlar gibi. 1797’de Sir Ralph Abercromby ile İngilizler şanslarını bir kez daha denemişler.

San Cristobal Kalesi
San Cristobal Kalesi

Korsanlar, Karayipler ve Amerika kıtası sahillerinde yaklaşık 400 yıl boyunca 1000’lerce İspanyol gemisi ele geçirip soymuşlar. Gemilerini tek tek yada bir kaç gemilik gruplar halinde göndermenin tehlikesi ortaya çıkınca, o tarihlerde Kübanın da sahibi olan İspanya, çok elverişli olan Havana limanında toplayıp büyük filolar halinde göndermeye başlamış. Gemicilerin içki ihtiyacını temin etmek amacı ile Dünyada en çok rom üretimi yapan tesislerini de Küba’da üretime açmış.

Yeni Dünyadan İspanya’ya doğru yola çıkan bir gemideki altın ve gümüşlerin kaç yerlinin canına mal olduğunu düşünürsek, sadece korsanların ele geçirdiği zenginlik bile yerli halkın can pazarını anlamamıza yeter. Yaklaşık 400 yıl boyunca bu zenginliğin binlerce, hatta on binlerce katı İspanya’ya taşınmış. Kıta yerlileri neredeyse yok olma aşamasına gelmiş, bunu takiben başlayan Afrika’dan köle getirilmesi çılgınlığı, Afrika Kıtasını da yüzyıllarca kana ve acıya boğmuş.

Amerika Kıtası’ndan İspanya’ya akan servetin büyüklüğünün bir diğer göstergesi de, gümüş madenlerinden çıkan ve gümüşün saflaştırılmasında kullanılan cıva cevherinin elde edildiği ve bugün birer UNESCO Dünya Mirası olan İspanyadaki Almadean ve Slovenya’daki İdrija cıva madenleridir. Söz konusu cıva madenlerinin muazzam rezervleri yine bu yüzyıllar boyunca çıkartılmış ve tamamı İspanyanın Amerika kıtası topraklarındaki gümüş madenlerinde kullanılmış. Bugün bu kıtadaki dişsiz ağızlar gibi duran eski altın ve gümüş madenlerinin ziyaretçileri, ölesiye çalıştırılan önce yerli, onlar tükenince de Afrika’dan getirilen zenci kölelerin acılı ruhlarının ağırlığını soluklarında hissederler. Aynı benim de yaptığım gibi, madenin dışına, açık havaya çıkan herkes derin derin soluk almak ister, eski zaman günahlarının ağırlığını üzerlerinden atmak için.

El Morro’da biraz zaman geçirdik eşimle. Bu olağanüstü kalenin her köşesi titizlikle planlanmış ve yüzyıllar içinde değişen gereksinimlere uygun olarak değişip gelişmiş. Bunun en güzel örneği, kale savunmasında önemli yeri olan top teknolojisinin yüzyıllar içinde gelişmesine göre, yeni top tiplerine uygun olarak yapılan düzenlemelerin de görülebiliyor olması. Topların namlu uzunlukları ve atış mesafeleri arttıkça, top mevzilerinde daha geniş açıları kullanabilmek için yarım daire şeklinde platformlar ilave edilmiş. Bunların 1890’lardan itibaren kullanıldıklarını, kalenin önemli noktalarına konulmuş olan bilgi panolarından öğrendik. Bu noktadaki bir diğer önemli ayrıntı ise beton bir blok.  II. Dünya Savaşı esnasında bir uçaksavar bataryasının montajı için kullanılmış.

San Filibe del Morro surlarının denizden görünümü
San Filibe del Morro surlarının denizden görünümü

Üzerinde durduğumuz yerde 1500’lerde İspanyol askerleri, İngiltere, Fransa, Hollanda, Danimarka bayraklı gemileri gözlemişler. Çok sonraları I.ve II. Dünya Savaşlarında Amerikan askerleri, düşman gemilerini ve uçaklarını izlemişler. 1500’lerden 1900’lerin sonlarına kadar silah teknolojileri, savunma stratejileri ve kaleyi bekleyenlerin ulusları, bayrak renkleri değişmiş. Değişmeyen tek şey bu derin körfez ve değerli limanın korunmasının önemi olmuş.

1881-1914 yılları arasında yapımı süren, tarihin en zor mühendislik projelerinden biri olup, yapımı esnasında 27’500 çalışanın canına mal olan Panama Kanalı, 15 Ağustos 1914 yılında Amerika Birleşik Devletleri tarafından tamamlanarak hizmete açıldığında, Dünyamızın denizcilik tarihi bir kez daha yeniden yazılmış. Çünkü o güne kadar Güney Amerika Kıtasının güney ucundan dolaşılarak, Macellan veya Beagle Boğazı yolu ile ulaşılabilen Pasifik Okyanusu, Atlantik Okyanusuna toplam 77 kilometrelik bir kanal kadar yaklaşmış.

Dünyamız inanılmaz hızla yeni teknoloji ve olanaklarla donanırken, iki Okyanusu birbirine bağlayan Panama Kanalından Pasifik Okyanusuna geçmek için Atlantik Okyanusunu aşan Avrupa gemileri için ilk durak yine Porto Rico yani San Juan olmakta. Yani San Juan 1500’lerde bir altın anahtar olarak doğmuştu. 500 yıl gitgide daha da değerlenerek yaşamını sürdürdü. Günümüzde hala Yeni Dünya kapılarının altın anahtarı olmaya devam ediyor bence.

El Morro’nun en yüksek noktasında manzara harika idi. Kalenin uç noktasından körfeze doğru baktığımızda, güvenli yamaçlara yaslanmış şirin San Juan şehri, ve Şeytanın Nöbetçi Kulübelerinin arkasında fon oluşturan körfezin masmavi suları uzanıyordu. Görkemli ama huzurlu, yaşanmışlıkları ve acılı hikâyeleri olmasına rağmen, bilge bir yaşlı gibi yoğun anlamlar yüklü bu manzarayı: “Zaman akıyor, yaşananlar iyi veya kötü bir gün tarih oluyor. Ülkeler ise çılgın hırslarını, başka halkların yok oluşu bahasına yaşıyorlar dönem dönem. Ne yazık!” düşünceleri içinde seyrettim bir süre daha. Sonra güne dönüp, San Juan’ın pastel renkli binalarını seyrederek ve San Sebastien Caddesinden limana doğru yokuş aşağı yürüyerek inmeye başladık. Limandaki turist gemilerinin yolcuları da bizimle aynı güzergâhı izlediklerinden yollar kalabalık. Ayrıca dükkânlar açık ve hareketli. Son alış verişler yapılıyor. Restaurant ve kafelerin sokaklara taşmış masaları tıklım tıklım dolu. Biz de bir masada kendimize yer bulup soğuk bir şeyler ısmarladık. Az ötede tarihi bir kapı limana açılıyor ve hemen yanında uçuşan yüzlerce güvercinin turistler tarafından beslenip fotoğraflandığı küçük bir park var. Ortam cıvıl cıvıl.  Saat 17.30’da gemiler limandan ayrıldığında bu sokaklar nasıl tenha bir geceye doğru yol alacak acaba diye düşünmeden edemiyorum. 

Sokaklardan limana, gemimize doğru yürüyoruz. Sabah neşeyle yepyeni bir Dünya köşesini keşfetmek için gemiden inmiştim. Günün yaklaşık üçte biri kadar bir zaman diliminde neler gördüm neler öğrendim? San Juan’ın geçmiş zamanlarına yolculuk yaptım. Bu askeri mimari başyapıtı tanıdım, kuranlara hayranlık, acımasızca yaptıkları için yerliler adına öfke duydum, korsanların saldırısına uğradıklarında heyecanlanıp korktum. Bu şehrin ve kalenin zamanlarında gezinip, yaşadıklarına uzandım. Gemimiz limandan ayrılıp, düşmanlarına korku salan, El Morro ve El Canuela arasındaki mavi sularda süzülerek körfezin dışında Atlantik’e kavuştuğunda, Castillo San Cristobal ile El Morro arasında, kale surlarını arkasına almış, yüzü okyanusa dönük pembe, mavi, yeşil sarı boyalı evleri ile minik şirin mahalleyi daha net olarak gördüm. Geçmişini geride bırakmış San Juan, bize bu mahalleden el sallar gibiydi.

Umarım Porto Rico’daki UNESCO Dünya Mirası San Juan’ a hep birlikte uzanıp, yapısına, önemine ve güzelliklerine birlikte bakabilmiş, macera tadındaki tarihinden birlikte keyif alabilmişizdir. Fırsat bulursanız, eskilerin deyimi ile ‘Dünya gözüyle bir görün’ derim San Juan’ı. 

San Juan`ın restore edilmiş sokakları ziyaretçilerine eski zamanlarını yaşatıyor
San Juan`ın restore edilmiş sokakları ziyaretçilerine eski zamanlarını yaşatıyor