Bu yazı Türk Standartları Enstitüsü Yayını Standart Dergisinde Yayımlanmıştır.
TSE web sitesinde görüntülemek için buraya tıklayabilirsiniz:
TSE Standart Dergisi, Şubat-Mart 2022
20 Mart 2022 tarihinde Barbados’tan başlayan iki haftalık bir Karayipler turunun ‘dumanı üstümde!’ bir adasından söz etmek istiyorum sizlere bugün. Karayiplerin
baharat adası Grenada’dan.
Karayip Denizi’nde yeşil bir taç gibi duran Grenada adasının başkenti St. George’s limanında iskeleye ayak bastığımız an, bizi bir vurmalı çalgının ritmik sesi karşıladı. Adaya giriş için kontrolden geçerken, yerli delikanlının çaldığı çok değişik bir vurmalı müzik aleti
dikkatimi çekti. Bugüne kadar böyle bir müzik aleti görmemiştim. Mutfaklarda kullanılan bir eleği gözünüzün önüne getirin. Tamamen metalden yapılmış, dip kısmında farklı büyüklükte tümsekler oluşturulmuş ve çevrelerine de eşit büyüklükte delikler açılmış. Sonradan araştırdığımda, bunun Jamaika’da, Kingston’un ara sokaklarında 1950’lerde doğan, aynı zamanda sosyal ve politik bir fenomen olan, Reggae müziğinin ana müzik aletlerinden biri olduğunu gördüm. Bu kalp çarptıran müzik eşliğinde iskelenin limana açılan kapısından geçtiğimizde artık Grenada ülkesinde idik. Grenada ülkesi diyorum çünkü Grenada adası etrafında bulunan küçük adacıklarla birlikte bağımsız bir ülke. Karayipler Denizi’nde benzer statüde bulunan çok sayıda ada ülkesinde olduğu gibi.
Rehberimiz gülümseyerek “Hoş geldiniz” dedi ve kendisini tanıttı. Brian, hareketli, heyecanlı, pırıl pırıl gülümseyen gözleri ile genç bir Grenadalı. Karayip adalarının karmaşık
tarihinde, ana vatanı Afrika’nın kim bilir hangi kuytusundan yakalanıp getirilmiş büyük büyük anne babası. “Grenada’ya hoş geldiniz” diyor küçük grubuna. Hem minibüsü kullanacak hem de bize rehberlik edecekmiş. Ekim-haziran ayları arasında hemen her gün en az bir turist gemisi yanaşırmış bu limana. “Bizim Grenadamız, İspanya’daki Granada’dan farklı” diyor söylenişindeki minik farkı birkaç kez vurgulayarak. Sonra, grubun minibüse binmesini bekliyor, kendi de biniyor ve hareket etmeden önce “Grenada geleneğin ve değişimin zengin bir karışımıdır. Tarihin, romantizmin, tropikal güzelliğin, öncü ekolojik çalışmalarla birlikte yürütüldüğü yerdesiniz. Grenada’da toplam alanın %13’ü sizin çok keyif alabileceğiniz ulusal park sistemi ile yönetilmektedir. El değmemiş doğa parkurları, göz kamaştırıcı çiçek bahçeleri, Grand Etang Milli Parkı, ayrıca geleneksel el sanatlarıyla ünlü Marquis köyümüz de çok heyecan vericidir. Haydi keşfedelim” diyor Brian. Buraya kadar pek bir profesyonel turizmci girişi olmuştu ama on kişilik grubumuzda herkesin yüzü gülüyor. Keşfetmeye hazırız bu güzel adayı. Minibüsümüz, volkanik tepelerden oluşan adada, hemen hepsi limanda birleşen dik sokaklardan ilkine sapıp, başkent St. George’s’un yerleştiği vadide, yemyeşil bir koridora doğru sokuyor bizi. Hani İngilizcede çok virajlı yollar için kullanılan hairpin-saç tokası deyimindeki gibi, kıvrım kıvrım yükseliyor yolumuz. Gezi ge mimizin gürültülü, eğlenceli ruh halini hızla arkamızda bırakarak yeşilin her tonuna boyanmış yoldan gökyüzüne doğru yükseliyoruz sanki. Turuncu çiçeklerle bezenmiş ağaçlar yer yer yeşillikler arasından görünüp ruhunuzu okşuyor. Brian: “Bizim ulusal parklarımız, bu günümüzün zenginliği, yarınlarımızın umududur” diyor kocaman gülümsemesiyle. Sıradan bir tur rehberinden pek de beklenmeyen bir heyecanla, büyük bir ideale sarılmış gibi sıkıyor direksiyonu siyah derili elleri. Dünyamızın bu uzak köşesinde, bir başka dünyayı avuçlarımda tutuyormuş gibi hissettim kendimi birden. Küresel ısınma sorunlarından, yenilebilir enerji kaygılarından, buzulların yıl ve yıl kaybı endişelerinden, orasında burasında çıkan veya çıkarılan güç ve ekonomi savaşlarından uzak, kusursuz minicik bir dünyacık.

Gemiden inip iskeleye ayak basar basmaz bizi iyi düzenlenmiş panolar karşılamıştı. Adada yetiştirilen ürünler, adanın ticari önem taşıyan yönleri, eko turizm olanakları, bembeyaz
mercan kumları ile kucaklaşan turkuaz renkli tropik plajlar, su altı güzellikleri ile dalış mekanları, teker teker güzel fotoğraflarla sergileniyordu bu panolarda. Beni kendine çeken bir şeyler vardı sanki bu adada. Ayak bastığım ilk anda sezmiştim.
Grenada’nın jeolojik tarihinin 38 milyon yıl kadar önce başladığı tahmin edilmekte imiş. Grand Etang’daki patlama ise yaklaşık 12 milyon yıl önce gerçekleşmiş. Toprak
oluşumu siyah ve kahverengi volkanik topraklar olup zengin bir mineral yapısına sahipmiş. Diğer volkanik Karayip adaları gibi çok sivri tepelerle bezenmiş, yemyeşil ağaçlarla ve yeşilin her tonuyla süslenmiş bir ada. Karayip adalarından sadece Hollanda Antilleri denilen ada grubu Güney Amerika kıtasında Venezuela’ya çok yakın olup deniz tabanının yükselerek ve su yüzüne çıkmasıyla oluşmuş. Diğerlerinin tamamı volkanik adalar. Volkanik
aktiviteler birbirine çok yakın adalar grupları oluşturmuş ve her bir adayı birbirine benzemeyen olağan üstü girinti çıkıntılarla süslemiş. Bu özellik bazı adalarda savunmaya
çok uygun koyların ve körfezlerin oluşmasına yol açmış. Yakın tarihinde sık sık el değiştiren adaların savunmasında ve Karayiplerin kaderinin belirlenmesinde önemli rol oynayan savunma noktaları olmuş. Tabi Grenada da bu yapılaşmadan nasibini almış. Limana yakın stratejik tepelerden birinde bir kalesi var, ta uzaklardan seçilen. Bir diğerinde ise katedral yükseliyor. En fazla iki-üç katlı binalardan oluşan bir liman yerleşimi var. Bu arada biz limanı
hızlı arkamızda bırakarak, dağlar arasındaki derin vadiden yolumuza devam ediyoruz. Yolumuzun iki yanında yeşilin her tonundan tropikal ağaçlar sıralanıyor. Rehberimiz Brian, hem araba kullanıyor bir taraftan da yolumuz üzerindeki ağaçların isimlerini ve özelliklerini bize tanıtıyor. Şu köşedeki “Ekmek Ağacı” diyor, iri güzel yapraklı, üzerinde yeşil elmaya benzeyen meyveler olan bir ağacın yanından geçerken. Meyvelerinin ada yerlileri için önemli bir besin kaynağı olduğunu söylüyor. Sonra bambuları gösteriyor, adalıların pek çok işte kullandıkları esnek sağlam güzel bambuları. Bu arada pek çok değişik türde eğrelti otu görüyoruz geçtiğimiz yerlerde. Hatta bazıları dik yamaçları yemyeşil bir perde gibi sarıp sarmalamış yola kadar uzanıyor. Yer yer Ağaç Kavunu da denilen papaya ağaçlarına rastlıyoruz. Hepsinin üzerleri büyüklü küçüklü meyveler ile dolu. Mango ağaçları henüz olgunlaşmamış meyveleri ve iri gölgeleriyle çevremizi süslüyor. Brian, Mango mevsiminin bir aya kadar başlayacağını söyledi.
Heyecanla etrafı seyrederken minibüsümüzü yolun kenarına çekti ve buraya özgü, gövdesi rengarenk kabuklarla kaplı Rainbow okaliptüs ağacını gösterdi. Adanın yerlileri bu ağaçtan solunum yolları hastalıklarına iyi gelen bazı ilaçlar üretiyorlarmış. Bu bizim de bildiğimiz ve kullandığımız bir yöntem diye birbirimize bakıp gülümsedik. Yolun kıvrımlarını dönerken zaman zaman yeşillikler arasına gömülmüş, yamaçlara yaslanmış, rengarenk pastel boyalı, ahşap tek katlı evler önümüze çıkıyor. Çevrelerini saran muz bitkileri ve milli çiçekleri olan rengarenk begonviller arasında şirin ve huzur verici bir görüntü sergiliyorlar. Arada bir, bir ağaçtan diğerine uçan renkli papağanlar küçük grubumuzda bir heyecan dalgasına neden oluyor.

Hindistan cevizi ağaçlarını, meyve bahçelerini ve kıvrımlı berrak sulu nehirleri geçerken tarım turizmi sitelerinden söz ediyor Brian. Bunlardan, 17. yüzyıldan kalma bir plantasyon olan Belmontta, hindistan cevizi ağaçları arasında, organik tarım ve sürdürülebilir tarımsal faaliyetlerin turizm odaklı serüveninden söz ediyor. Bunun turizm sektöründeki bir başka yansıması ise, tarladan sofraya uygulaması imiş. Hayvancılık, özellikle keçi yetiştirilmesi organik süt ve süt ürünleri üretimine hız vermiş. Yetiştirilen meyve, ot, sebze, süt ve süt ürünleri adadaki restoranlarda kullanılıyormuş. Brian, yine bir ağacın yanında duruyor.
Bu bir kakao ağacı. Gövdesinde ve dallarında büyüklüğü küçüklüğü kakao meyvelerini görüyoruz. Bazı dallarda da beyaz kakao çiçekleri göze çarpıyor. Bu tropikal cennette çiçeklerle meyveler aynı anda ağacın üzerinde bulunabiliyor. Fotoğraf çekmeye doyamıyoruz. Grenada adasında “Ağaçtan satışa” sloganıyla yürütülen çikolata üretimi de 2003 yılında kurulan bir şirket ile çok başarılı bir şekilde sürdürülüyormuş. Şu anda Grenada da beş şirket çikolata üretimi yapıyormuş. Bitter, sütlü ve beyaz çikolatayı Belmont firması üretiyormuş. Diamont Çikolata Fabrikası, 2016 yılında ödüllü Love Bar ile National Geographic tarafından dünyada en iyi on çikolata sıralamasına girmiş. Ayrıca Grenada adasında üretilen egzotik baharatların aromaları çikolata üretiminde de kullanılmaktaymış. Diğer ürünler ise geleneksel kakao topları, kakao çubukları ve kakao tozlarıymış. Uluslararası Kakao Organizasyonu, Grenada’nın ürettiği kakaolardan elde edilen yağı, en kaliteli ilk on içinde tanımlamaktaymış. Ne çok yeni şey öğreniyoruz burada. Gördüğümüz diğer Karayip adalarından çok farklı bir yaşam var sanki. Grenada sadece turizme
bağlı değil. Farklı, güzel bir şeyler oluyor burada diye düşünüyorum.
Rehberimizin büyük bir gururla anlattığı bir diğer ürün ise Nutmeg. Nutmeg ağacını gösteriyor bize. Türkiye’de mutfaklarımızda kullandığımız Hindistan cevizi veya
muskat adıyla tanıdığımız bir baharat. Nutmeg meyvesi kurutularak tatlılarda kullanılıyormuş ada yerlilerince.

Meyvenin içindeki Nutmeg cevizinin üzerinde kırmızı bir kabuk bulunuyor. Bu yumuşak kırmızı renkli kabuk, kozmetik sanayinde kullanılıyormuş. En içteki Nutmeg cevizi rezin adında bir madde ile faydalı bazı uçucu yağlar içeriyormuş. Anavatanı Endonezya’nın Banda adalar grubu imiş. Endonezya, Hindistan ve Sri Lanka’da da yetişiyormuş nutmeg. Grenada dünyada nutmeg üretiminde ikinci sırada, Hindistan ise natmeg ihracatında birinci
sırada imiş. Nutmeg, et yemeklerinde olduğu kadar, sebze yemeklerinde hatta hem
tuzlularda hem de tatlılarda kullanılan güçlü aromalı bir baharat türü.
Tam sözün burasında arabamız, yol kenarındaki ahşap bir kulübenin önünde durdu. Ahşap kulübe bir baharat satış yeri. Aynı zamanda baharat bitkilerinin de tanıtımı yapılıyor. Arabadan indiğimizde Brian bize adada yetiştirilen baharatların bitkilerini tek tek tanıttı. Neler var neler. Boşuna Grenada’ya Baharat Adası dememişler. Kulübenin kapısında bizi limon otu karşıladı. Hemen yanında kök baharatlardan olan ginger yani zencefil bitkisi. Koyu yeşil yapraklı vanilya sarmaşığı bir köşeye sarılmış, fasulye benzeri meyveleriyle ilgimizi çekiyor. Kakao ağacı, karanfil ağacının hemen yanına dikilmiş. Brian bir kenarda duran kakao çekirdeklerinden birini eline alıp küçük bir rende ile rendeledi ve bizlere tattırdı. Çok lezzetli ama şekersiz bir çikolata tadı aldık. Ancak başrol nutmegte. Ortadan ikiye bölünmüş elma büyüklüğündeki meyvesi, cevizinin üzerindeki kırmızı kabuğu ile nutmeg.
Brian, Grenada’nın uluslararası beğeni toplayan ödüllü romlarını anlatırken gözümün önüne gemiden indiğimiz limanda çokça bulunan alkollü içki satış mağazalarındaki rafların rengârenkliği ve çeşit bolluğu geldi. Karayiplerin en eski ve halen çalışan damıtma tesisi olan River Antoine Estote, 1786’dan beri üretim yapmakta imiş. Geleneksel teknikler ve ekipmanlarla yapılan üretim, Ption Rum ve Westerholl Rum fabrikalarında da devam etmekte imiş. Rom üretiminde kullanılan şeker kamışının sıkılması için 18. yüzyıldan kalma bir su çarkı kullanılmakta imiş.

16. yüzyıldan itibaren Amerika kıtasında yoğun biçimde ekilen şeker kamışından
elde edilen romlar, yüzyıllarca gemici içkisi olarak tanınmış ve yoğun biçimde tüketilmiş. Günümüzde ise rom sek olarak kullanıldığı gibi çok sayıda ünlü tropikal kokteylin yapımında da kullanılmakta. Her ne kadar adalardaki turistik gezilerden dönüşte gemiye içecek sokmak yasak ise de limandaki içecek satan dükkanları ziyaret edip çeşitlerine bakmak ve fotoğraflarını çekmek istiyorum. Brian’ın son olarak Grenada da saf beyaz, kuzu kulağı aromalı, limon-passion meyvesi aromalı ve mojito karışımlı romlar olduğunu söylüyor. “Yani herkese göre bir rom var Grenada’da” diyor. Şekerkamışı üretilen hemen her ülkede geleneksel rom üretimi de bulunduğundan bu kez rom fabrikası gezisi kapsamayan bir tur almıştık adada. Granada’nın farklılıklarını görmek istiyorduk. Şimdi Granada’nın zenginliği, Grand Etang orman rezervini görmeye gidiyoruz. Grand Etang orman rezervi 1000 hektarlık ve flora-fauna zenginliği ile ünlü bir yağmur ormanı. Granada’nın dağ zirvelerini, yürüyüş parkurlarını, endemik orkidelerini, su kuşlarını, adaya özgü Mona maymunlarını görebileceğimiz bir milli park. Pek çok büyüleyici şelale de milli park içinde bulunmakta imiş. Grand Etang Gölü’nü de merak ediyoruz. Deniz seviyesinden 550 metre yükseklikte 36 dönümlük bir krater gölü Grand Etang.
Grand Etang Milli Parkı’na vardığımızda minibüsten inip, bir tepenin üzerine kurulmuş Visiter Center-Ziyaretçi Merkezine doğru hep birlikte yürüdük. Visiter Center, milli parka ilişkin özellikleri panolar, fotoğraflar, maketler ve açıklamalarla en
kolay öğrenebileceğimiz yer.
Grand Etang tropikal yağmur ormanları, tıpkı Amazonlar gibi tropikal yağmur ormanlarında bulunan tüm ana unsurları bünyesinde barındırıyormuş. Bu ormanlar çok çeşitli ağaç türlerine ev sahipliği yapıyor. Latince adlarını botanik bilimcilere bırakıp hangi işlerde kullanabilen ağaç türleri olduğuna odaklandık. Anladığım kadarıyla, Grenada adası, sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarını karşılamak üzere çok güzel organize olmuş bir yapıya sahipti. Çünkü uygulamaya konulan her şey çok dikkatli planlanmış.

Örnek olarak yükseklere yerlere ekilen özel Karayip çamları tüm ev ve iş yeri mobilya
uygulamalarında kullanılacak bir biçimde ve Grenada’nın mobilya üretimini sağlayacak miktarda yapılmış. Suya çok dayanıklı olduğu için kıyılardaki inşaatlarda ve tekne
yapımında kullanılan beyaz sedir ağacı aynı zamanda çok ilginç tahta düğme yapımında da kullanılıyormuş. Çit ve direk yapımında kullanılan yumuşak keresteli ağaç cinsleri. Yine suya dayanıklı ve iskele inşaatlarında kullanılan ağaç cinsleri, ürünleri geleneksel lamba yakıtı olarak kullanılabilen ağaçlar, hatta zehir elde edilebilen ağaçlar varmış bu ormanın içinde. Bazı ağaçlar ise parlak kırmızı ve siyah tohumları nedeniyle kuyumculukta ve süs eşyaları yapımında kullanılıyormuş. Rehberimiz Brian, inanılmayacak şeyler anlatıyordu. Yetişmelerine uygun özel topraklara dikilen ağaçların hasadı, otuz yıl sonra yapılabiliyormuş. Otuz yıl, kullanılabilir ağaç üretimi için gerekli rotasyon süresiymiş ve uzun vadeli planlama gerektiren bir işmiş. Bunun için doğru bir tohum ıslah programı, sürekliliğine güvenilebilir bir su kaynağı gerekliymiş. Ani ve şiddetli tropikal yağışların, yüksek tepelerden aşağılara doğru şiddetli aktığı ve toprak katmanlarını sürükleyen, kontrol edilemez sel sularını engellemek amacıyla, kökleri çok derine giden ve geçilemeyecek yüzeyler oluşturan ağaçlar ekilmiş. Bu ağaçların kökleri suyu sünger gibi emerek ve sonra yavaş yavaş serbest bırakarak kullanım amacıyla yetiştirilen ağaçların sağlıklı bir şekilde büyümesini sağlıyormuş. Yerel ihtiyacı karşılamak amacıyla ormanlardan kereste elde edilmesinin, ormanların sağlığına ve çevreye zarar verdiği görüldüğü için 1906 yılında Grand Etang orman rezervini oluşturmak için araziler ayrılmış. Su havzalarının yönetimi ve milli parklar orman rezervlerinin geliştirilmesi ve yönetimi için araştırmalar yapılmış.
Brian bizi şaşkınlıktan şaşkına düşürüyor anlattıklarıyla. Tarımsal Ormancılık diye
söze başladığında, birkaç dakika düşündüm. Sahi Tarımsal Ormancılık nedir acaba
diye. Brian anlatmaya devam ediyor. Ağaçların ve otların karşılıklı birbirlerini destekledikleri, birbirlerinden yararlanacakları şekilde seçilerek bir arada dikilmeleri imiş. Bu bitkilerden bazıları sel ve rüzgârlara karşı koruma sağlarken bir kısmı da yaprakları ile toprağı gübreliyormuş. Grenada adası, mükemmel bir model ada gibi görünmeye başladı gözüme bir anda. Tam bu cümle aklımdan geçerken Brian Annandale Havza Yönetim Projesinden söz etmeye başladı. Bu gezi benim için, bildiğimiz turistik geziden son derece ilgi çekici bir kültürel maceraya dönüşmüştü artık. “Annandale Havza Yönetim Projesi, bu tür teknolojilerin başarıyla uygulandığı mükemmel bir örnek” sözleriyle sanki düşüncelerimi okumuş gibi devam etti Brian. Ada topraklarının muz plantasyonları yapmak amacı ile açılmış olan bu bölümü, pek çoğu turunçgil, hindistan cevizi, mavi mahaoe, okaliptüs ağaçları gibi ağaç cinsleri kullanılarak yeniden yetiştirilmekteymiş. Yani üretim amacı
ile ormanların yok edilmesi yerine birbirine zarar vermeyen türler ile hem orman hem tarım bir arada aynı alanda yapılabiliyor. Tarım ve ormancılıkla ilgili kurumlarla ilişkili olanların bildiğini düşündüğüm bir uygulamayı ben ilk kez duyuyordum. Borneo’da tropikal ormanların yakılarak yerine yağ palmiyesi ekilmesine, Filipinler’in doğal bitki örtüsü yok edilerek şeker kamışı plantasyonları kurulmasına, Amazonlarda tarım ve endüstri amaçlı orman katliamına üzülürken yüreğime su serpen cümlelerle anılarımda harika bir yer ediniyor bu güzel ada.
Yaban hayatın bol olduğu ada ormanlarında, hiçbir zehirli ve tehlikeli yaban hayvanı bulunmamaktaymış. Özellikle dokuz bantlı armadillo, firavun faresi, uzun kavisli gagası nedeniyle Dr. Bird diye de anılan kızıl göğüslü sinek kuşu, possum, pek çok kara ve su kuşu, pek çok sürüngen ve böcek cinsine ev sahipliği yapan Grenada ormanlarında avlanma izni de yokmuş. Aşırı avlanma nedeniyle yok olduğu düşünülen Aguti adındaki bir cins kemirgen de 1987 yılından itibaren adada yeniden görülmeye başlamış.
Bu Karayipler gezimizde pek çok ada görmüş olmama rağmen, size anlatmak için neden Grenada’yı seçtiğimi eminim fark etmişsinizdir bu satırlara kadar. Karayip Adalarının pek çoğunda yaşam hemen hemen tamamen turizm sektörü ile birlikte yürümekte. Doğal güzellikleri, harika tropikal manzaralarla süslü bembeyaz kumlu plajları, turkuaz renkli
denizleri ve zengin su altı yaşamları ile ilgi odağı olduklarından turizm gelirlerinden hatırı sayılır paylar almaktalar. Ancak COVID-19 pandemisi ile birlikte başlayan izole aylar hatta yıllar, ekonomik olarak adalara zor zamanlar geçirtmiş. Geçtiğimiz aylarda kontrollü olarak yeniden başlayan gemi seferleri ile ekonomilerini yeniden canlandırma telaşındalar.
Doğal güzellikleriyle ziyaretçilerini büyüleyen Karayip adalarından birkaçının diğerlerinden farklı olan özellikleri beni etkiledi. İşte onlardan bir tanesi de sizlerle paylaştığım güzel
Grenada. Gemimiz adaya yaklaşırken görünüşü ile kalbimi çalan Grenada, güzelliği kadar ormanlarının ve sınırlı büyüklükteki topraklarının akıllıca yönetimi ile pek çok ürün yetiştiren,
işleyen ve ihracat yapan bir ülke haline gelmiş. Ülke dediysem bu ülke Grenada adası ve çevresine serpilmiş birkaç adacıktan oluşuyor.
Karayipler’de çoğu birbirine yakın birkaç adadan oluşan pek çok küçük ülke bulunmakta. Dünyamızda sömürge yönetimleri devri sona erdiğinde, daha doğru bir deyişle şekil değiştirdiğinde, büyük devletler, Karayip Denizi’ndeki adalarda birbirinden farklı statülerde pek çok küçük ülkenin doğmasını sağlamışlar. Bazıları bağımsız, bazıları iç işlerinde bağımsız, Hollanda Antilleri gibi bazı adalar grupları ise tamamen kendilerine özgü yönetim biçimleri ile yönetilir olmuşlar. Grand Etang Orman Rezervinin güzel düzenlenmiş ziyaretçi
merkezinden çıkarak, tepelerden ormanlara ve onun aşağısında göz alabildiğine uzanan masmavi Karayip denizine bakma fırsatı bulduk. Yeşil ile mavinin en güzel oyunlarından
biriydi gözlerimizin önüne serilen. Çevrede biraz dolaşarak ağaçları izledik. Yerel hayvanlardan hiçbirini göremedik ama Mona maymunlarının korunması amacıyla yapılmış bir pano ördük. Mona maymunları, Afrikalı köleler getirilirken bir şekilde onlarla birlikte gelmiş ama evcil hayvan olarak mı, yoksa et ihtiyacını gidermek için mi getirdikleri hakkında herhangi bir bilgi yokmuş. Ancak ada yerlileri Mona maymunlarını et ihtiyacını gidermek için bir av hayvanı olarak görmekte olduklarından, sayıları tehlikeli şekilde azalmış. Bu azalışta 1955 yılında yaşanan Janet kasırgasının da payı varmış. Çünkü kasırga Mona maymunlarının yaşam alanlarının pek çoğunu yok etmiş. Araştırmalara göre 12-18 üyeli yaklaşık 20 kadar grup kaldığı biliniyormuş. Bunun üzerine Mona maymunlarını korumak ve popülasyonlarını arttırmak amacıyla bir program geliştirilmiş. Günümüzde birkaç bin Mona maymunu koruma altında ve sağlıklı olarak yaşıyorlarmış.
Bulunduğumuz noktadan Gran Etang Gölü çok güzel görünüyordu. Bu tam bir kaldera gölü. Kaldera, dairesel yerleşmiş birkaç volkandan oluşan bir volkanlar topluluğuna verilen isim.
Volkan grubunda lav boşalmalarından sonra yüzeyin altında oluşan boşluğa üst katmanları çökmesi ile ve bu çukurlara suların dolmasıyla da Kaldera gölleri meydana geliyor.
Şimdi sırada turumuzun Grand Anse bölümü var. Karayiplerin en iyi plajı unvanını kazanmış Grand Anse Plajı, sularında sörf, yüzme, şnorkel yapmak ve güneşlenmek için ideal bir
plaj. İki kilometre kadar uzanan, bembeyaz kumların turkuaz renkli deniz sularıyla kucaklaştığı Grand Anse Plajı ile birlikte, Dünyamızda sömürge yönetimleri devri sona
erdiğinde, daha doğru bir deyişle şekil değiştirdiğinde, büyük devletler, Karayip Denizi’ndeki
adalarda birbirinden farklı statülerde pek çok küçük ülkenin doğmasını sağlamışlar.
19,7 kilometrekarelik bir deniz koruma alanı oluşturulmuş. Su altı mercan vadileri ve
mercan dağ geçitleri koruma altına alınmış. Ayrıca bu bölgede, su altı heykel parkı
ziyaret edilebiliyormuş. Bazıları sanatçı Jason de Caires Taylor tarafından “Yaşayan
su altı sanatı serisi” olarak yapılan 75 heykel sergileniyormuş. Su altı parkı, şnorkel
yapılarak, dalarak ve cam tabanlı seyir tekneleri ile görülebiliyormuş. İşte o an bir kez daha anladım ki Grenada adası, Karayip Denizi’nde turist gezdiren gemilerin programlarıyla bitirilebilecek bir ada değil. Ne yazık zamanımız sınırlı ve Su Altı Heykel Parkı’nı görme şansımız yok. Limana dönüş yolumuz üzerinde Anandale Şelalesi bulunuyor. Anandale köyünde ormanların arasında şirin bir şelale. Hemen önünde pırıl pırıl suları ile güzel bir gölcük yaralıyor. İlk bakışta pek derin gibi görünmeyen gölün, şelalenin düştüğü yerdeki derinliği 45 metreymiş. Yerli delikanlıların, şelalenin üstünden bu doğal havuza atlamasıyla başlayan gelenek, ziyaretçilerin ilgi merkezi olunca, Anandale Şelalesi ün kazanmış. Birlikte tur aldığımız Amerikalı ve İngiliz turistler, ormanlık arazide 50 metre kadar yürüyüş mesafesine gitmek istemedikleri için, eşim ve ben on on beş dakika kadar beklemeleri için izin istedik ve hızlı adımlarla şelaleye doğru yürüdük.
Anandale Şelalesi şirin küçük bir şelale ama adalı gençlerin küçük paralar karşılığı atladığı doğal havuz sık rastlanmayan bir özellik. Zamanımız dar, telaşla fotoğraf çekmeye çalışırken eşim Atilla’nın üstündekileri çıkarıp mayosuyla suya atladığını gördüm. Birkaç fotoğraf, birkaç kulaç ve hemen minibüsümüze geri döndük. Şimdi Karayiplerin en iyi plajı denilen Grand Anse Plajının tadını çıkarabiliriz.
Kıvrım kıvrım, güzelim yemyeşillikler içindeki dağ yollarından inerken, yolun sağında bir ağaç görüyorum. Dalları salkım salkım üzümlerle dolu. Heyecanla rehberimize
seslenmeye hazırlanırken, Brian, “Bu üzüm ağacı” diyor ve ağacın yanında duruyor.
İnanılmaz, bugüne kadar hiç böyle bir ağaç görmemiştim. Ege bölgesinin iri razakı
cinsi üzümleri salkımlar halinde bir ağacın dallarında sallanıyor. Yakından bakınca
meyveler tam da üzüme benzemiyor aslında. Şekilleri biraz farklı ama renkleri aynı
bizim çekirdekli beyaz razakı üzümümüz. Arabamız tekrar hareket ediyor ve kıvrımlı
dağ yollarından limana iniyoruz. Sola doğru dönerek bir tünelin ağzına geliyoruz.
Çünkü Grand Anse Plajı bu tünelin diğer tarafındaki sahilde bulunuyor. İçinden geçeceğimiz tünel, tarihi kalenin bulunduğu tepenin altında yer alıyor. Bu tünel 125 yıllık Sendal Tüneli. 1894’te zamanın İngiliz adalar valisi tarafından yaptırılmış. Sir Walter Sendal onuruna onun adı verilmiş. 350 metre uzunluğunda ve 9 metre yüksekliğinde. St. Georges’in Esplanade bölümünü Carenage sahiline bağlamakta. Çok ilginç bir tünel. Tek yönlü araba geçişine imkân verecek genişlikte olduğundan, geçişler sırayla yapılıyor. Bir sahilden diğerine arabalar geçiyor, sonra ters yönde geçiliyor. Tünelin duvarlarına yerel sanatçılar tarafından ulusal çiçekleri begonvillerin resimleri çizilmiş. Sendal Tüneli, 19. yüzyıl ve adalar teknolojileri için çok önemli belge niteliği taşıyormuş. İlginç bir biçimde günün ihtiyaçlarına ve araç trafiğine uygun şekilde kullanım şekli düzenlenmiş bir tünel. Tüneli geçince
bambaşka bir dünyaya çıkıyorsunuz. Yat limanı, balıkçı limanı ve biraz daha ilerisinde Grand Anse Plajı. Turistler plaja, etrafı çevrili bir piknik alanından geçerek giriyorlar. Piknik alanının etrafında hediyelik eşya satış dükkanları var. Yani turistler epeyce kuşatılmış.
Bu düzen biraz da pandemi koşulları nedeniyle geliştirilmiş anladığım kadarı ile. İki yıl kadar
bir süre ile Karayip gezi turlarının durdurulması hem turizm şirketlerine hem de adalara pek
çok ekonomik sıkıntı yaratmış. Ayrıca gemi şirketlerinin test yaparak gemiye aldıkları misafirlerinin adadan mikrop kaparak dönmelerini önlemek için alınmış tedbirler de olabilir.
Beyaz kumlar ile kucaklaşan turkuaz pırıltılı sular ve benzeri ifadeler Grand Anse de susuyor. Deniz konuşuyor sahil dinliyor, kumlar anlatıyor sular dinliyor. Ne zaman ki rüzgâr anlatmaya başlıyor, deniz kumsal zaman duruyor ve her şey rüzgârı dinliyor. Koşup kendimi sulara atsam mı? Kıpırdamadan öylece durup dinlesem mi bilemediğim kısa bir zaman dilimini hızla geçip, saydam ve mavinin her tonu sulara dalıyorum.
Denizin içinde, yüzüm yeşil dağlara dönük, duyduklarımı gördüklerimi hazmetmeye çalıştım. Bilim-kurgu bir filmi yaşıyorum ben. Okyanusun kayıp bir köşesindeki bir adaya yerleşmiş insan ırkı. Harikulade güzel, tehlikesiz ve verimli bir ada. Her şey organik ve insan için ve en yüksek verimle üretiliyor. Doğa ile insan iletişimi çok ileri düzeyde ama üretim geleneksel ve organik. Grenada ideal bir Cennet adaya dönüşüyor yavaş yavaş gözümde. Tüm sınırlı, güzel zamanlar gibi hızla avuçlarımızdan akıverdi son birkaç saat. Sevimli rehberimiz Brian’ın bizi beklediği giriş kapısında buluştuk grubumuzla. Gemimize dönüş yolunda, limana kadar biraz balıkçıları seyretmek ve Sendal Tünelinden yürüyerek geçmek istiyoruz eşimle.
Balıkçı teknelerinin yanaştığı, tutulan balıkların kamyonetlere taşındığı hummalı bir faaliyet
içinde bu koy. Orta büyüklükteki balıkçı teknelerinin ambarlarından alınan ve ancak iki kişi
tarafından taşınabilecek büyüklükteki tuna balıkları, kamyonetlerin soğuk hava konteynerlerine aktarılıyor. Buz deposu olmayan küçük teknelerin balıkçıları ise bugünün kısmeti daha küçük tuna balıklarını, rıhtımın kenarına kurulmuş küçük tezgahlarında satıyorlar. Mevsimsel akınlarda başka balık cinsleri olsa da tuna, Karayip Denizi’nin Grenada’ya büyük armağanı. Pırıl pırıl bir güneş altında olağan bir gününü yaşayan rıhtımda, yer yer banklar ve gölgelikler konulmuş. Her birine bir begonvil fidanı sardırılmış. Huzur, güzellikle sarmaş dolaş yürüyor rıhtım boyunca peşimiz sıra. İyi ki yürümek istemişiz diye düşünüyorum.
Sendal Tüneline girmeden önceki binalar grubu, tam bir tarih müzesi. Yaklaşık 10-15 binadan oluşan, İngiliz mimarisinin Karayipler’e uygun biçimde planladığı, zamanında gümrük binası, depo, tüccar ofisleri olarak kullanılan binalar topluluğu. Dar sokaklarla birbirine bağlanan bu özgün tarihi binalar, günümüzde de kullanılmakta. Binaların arasından geçip Sendal Tüneli’ne vardık. Sendal Tüneli’nin içinde yaya kaldırımı yok. Araçların geçtiği yolun kenarında 50-60 cm kadar bir bölümden, her iki yönde yayalar geçiyor. Biz de karıştık yayalara. Bu zor geçiş öylesine doğal ki adalılar için. Herkes birbirine yol veriyor. Büyükçe bir araç ise o anda geçen, işaret verilmiş gibi yayalar tünel duvarına sıralanıyor. Her ne kadar yayalar için biraz sıra dışı olsa da biz de rahatlıkla geçtik tünelden.
Gemimizin yanaştığı limana geçer geçmez bir anda manzara değişti. Şirin liman, arka tarafında bloklar halinde sıralanmış binalarda dükkanlar. Biraz ileride Grenada da yetişen baharatların ve diğer ürünlerin satıldığı geleneksel pazar yeri. Grenada’nın insanlarının, tarihinin, kültürünün ve hatta siyasetin iç içe geçerek birbirine karıştığı St.George’s Market. Zaman içinde köle satışlarının, hatta halka açık infazların yapıldığı bir pazar yeri. Kim bilir her köşe taşında ne anılar, hangi acılar sinmiş, fark edilmeyi umarak bekleşmekte. Havayı karanfil, tarçın, vanilya, zencefil, defne, zerdeçal, sabote, yenibahar kokuları doldurmuş. Biraz kabuk tarçın ve karanfil alıyoruz. Grenada’yı üzerinde taşıyan küçük bir şey satın almak istiyorum. Anılarımda Grenada’yı büyüleyici baharat kokuları ile hatırlamak istiyorum. Hatta genellikle yeni yerler görmeyi tercih etsem de tekrar gelip, kalıp, yaşamak istiyorum Grenada’yı.
