GRİ BALİNA DERİSİNDE YABAN YAŞAMA DOKUNMAK

Gri balinanın ağzı ve dişleri
Gri-balina-harita

14 Şubat 2013 tarihinde yeni yerleri ve eski kültürleri keşfetme heyecanı ile başladı Meksika gezimiz. Ziyaret ettiğimiz her eski yerleşimde, farklı bir estetikle karşımıza çıkan Maya, Zapotek, Olmek, Toltek, Totonaco ve adı hatırlanan hatırlanmayan pek çok kültüre ait piramitlerle gizemli dünyalara adım attık.

Yaklaşık iki milyon kilometrekare kadar olan Meksika topraklarının, güney ve güneydoğu bölgeleri, piramitler imparatorluğu ki, bunlardan 10 adedi UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesine ve koruma altına alınmış. Orta kısımda hükümdarlığı, İspanyol işgalinin genellikle kare planlı Colonial şehirleri almış. Bu şehirlerden de 10 adedi UNESCO tarafından Dünya Mirası ilan edilmiş. Gezimizin bu bölümü duygularımız karışıktı. Bir yandan yerli kabilelerin kölelikten çektiği acılara empatimiz, bir yandan kiremit kırmızısı hakimiyetindeki İspanyol tarzı evlerin çiçeklerle bezeli serin avlularına duyduğumuz hayranlık.

Evimizden ayrılıp uzak diyarları keşfe çıkmamızın üstünden neredeyse bir ay geçmişti ki, Meksika topraklarının Doğa Hükümdarlığına vardık Baja (Baha okunuyor) California.

Baja California, Meksika’nın Kuzey Batısında, Pasifik Okyanusuna uzanan yaklaşık 1500 kilometrelik ince uzun bir yarımada. Ana karaya neredeyse paralel uzandığından arada dar uzun bir körfez oluşturuyor. İspanyollar bu körfeze Cortez Denizi demişler. İşte bu kara uzantısının gerek batısındaki ılık Pasifik suları, gerekse doğusundaki Cortez Denizi, Kuzey Pasifik’in soğuk sularında, Kanada ve Alaska’da yazlarını geçiren pek çok canlı türü için, yavrularını büyüttükleri güvenli, ılık yuvaları olmuş.

Mexico City’den La Paz’a (bu La Paz Bolivya’nın değil Meksika’nın Baja Californiadaki La Paz’ı) uçuşumuz ile başka dünyalara açılan bir kapıdan geçivermişiz gibi birdenbire havaya yosun kokusu sindi, günbatımı denizi kızıla boyar oldu. Eski kültürlerin piramitleri, mabetleri, yakınçağın İspanyol fatihleri uzaklaştı ve doğa bütün ihtişamı ile yanımızı yöremizi doldurdu.

La Paz, Baja California’nın güney ucunda anakaraya bakan, Cortez Denizi kıyısında, sahilde küçük bir tatil şehri. Yine İspanyol mimarisinin izlerini taşıyan ama avluların yerini verandalara bıraktığı evler, günümüzde otellere çevrilmiş. Beş kilometrelik sahil boyunca sıralanan ve deniz ürünlerinin bin bir çeşidini sunan sevimli restoranları, yürüyüş yapan veya bisiklete binen yanık tenli insanları ile hemen gönlümüzü  çalıverdi La Paz. Yemeğimizi Calipso adında bir balık restoranında yedik. Ertesi sabah da gözümüz ve gönlümüz arkada kalarak ayrıldık La Paz’dan.

Sevgili eşim Atila Ege hemen her konferansında UNESCO Dünya Mirası El Vizcaino balina üreme alanının, yakın  çevredeki tuz  tesislerince kirletildiği için balinaların yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldığını ve UNESCO tarafından başlatılan bir proje ile bu tesislerin taşındığını, balinaların kurtulduğunu anlatır.

El Vizcaino, işte bu Baja California kıyılarındaki koylar ve lagünler.  Buranın diğer deniz canlıları yanında en büyük misafirleri, çok ilginç bir yaşam öyküsüne sahip dev gri balinalar.

La Paz’dan kiraladığımız arabamız ile konaklama noktamız olan Loreto’ya giderken Gri balinaların görüldüğünü öğrendiğimiz Pasifik kıyısındaki San Carlos’a çevirdik direksiyonumuzu. Hava kararmadan hem balina seyir turu alıp hem de Loreto’ya varmaktı dileğimiz. Bir tekne bulduk, kiraladık. Acele bir şeyler yemek için girdiğimiz restoranda sadece soslu makarna varmış, iştahla yedik. Acelemiz vardı ama duvarlardaki rengârenk yazılar dikkatimizi çekti. İlgilendiğimizi gören restoran sahibi açıkladı. “San Carlos’a Gri Balinaları izlemeye gelen ve bu restorana yolları düşen (San Carlos o kadar küçük bir balıkçı kasabası ki mutlaka her gelenin yolu bu restorana düşmüş olmalı)  doğaseverlerin, zaman içinde her renk ve her dilden yazdıkları anı yazıları duvarlarımı süsler” dedi. Ve bizim Türk olduğumuzu öğrenince buraya gelen ilk Türkler olarak bizden de yazmamızı rica etti. Yolunuz Baja California’da San Carlos balıkçı kasabasına düşerse girişindeki ilk rastladığınız restoranda soslu makarna yemeden geçmeyin ve tabii ki duvardaki Türkçe yazımızı okumadan ve yanına imzanızı atmadan da. Acele karnımızı doyurduktan sonra  teknemize bineceğimiz iskeleye gittik, can yeleklerimizi giydik. Teknemize binmeden önce Gri Balinalara ilişkin bilgilendirme panosuna bir göz attık tabii.

Dünya Mirası ve Koruma Alanı, her yerde vurgulanan bu
Dünya Mirası ve Koruma Alanı, her yerde vurgulanan bu

Kuzey Pasifik’in Arctic soğuk sularında yaşayan Gri Balinalar, her yıl hayvanlar âleminin en büyük göçlerinden birini yaşıyorlarmış. Kanada sahillerinden başlayarak yaklaşık 9-10 bin km. ve 6-8 hafta süren Gri Balinaların bu inanılmaz göçü, aralık sonunda işte bu sahillerin ılık sularında son buluyormuş. İlk gelenler, hamilelikleri 11-13 ay süren hamile dişiler, daha sonra ulaşanlar ise erkeklermiş. Lagünün ılık sularında dünyaya gelen  ve 5 metre boyunda, 1 ton ağırlığındaki bu minik yavrular annelerinden günde 200 litre kadar süt emerek yine günde 30 kilo kadar alarak yetişkinliklerinde 15-18 metreye, 30-35 ton ağırlığa erişiyorlarmış. Sıcakkanlı, başının üst kısmındaki yan yana iki hava deliğinden solunum yapan bu denizlerin sevimli memeli  devleri yaklaşık 50 yıl yaşıyorlarmış. Tabii, katil balinalardan ve balina avcılarından kendilerini koruyabilirlerse. Göç sürelerince çok az yiyecekle idare edebilen Gri Balinalar, bu güzel sulara vardıklarında, verimli lagün tabanındaki  çamurlar arasında çok bol bulunan karides benzeri Amfipodlarla karınlarını tıka basa doyuruyorlarmış.

19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında aşırı avlanma nedeniyle sayıları çok azalan bu harika hayvanlar, 20. yüzyılın ikinci yarısında da çevredeki tuz üretim alanlarındaki kirlenme nedeni ile yok olma sınırına gelmişler. Günümüzde UNESCO tarafından koruma altında bulunan Gri Balinaların sayısı 22 bine kadar yükselmiş.

Dünyada ender rastlanan bir olaya tanıklık etmek üzere heyecanla teknemize bindik ve bu suların çocuğu olduğu her halinden belli olan kaptanımıza kendimizi emanet ederek lagünde açıldık. Uzun süre  dolaştık ve en sonunda uzaklarda havaya su sütunları fışkırtan gri devleri gördük. Birkaç kez sırtını, kuyruğunu uzaktan gördük, en iyi pozu nasıl yakalarız diye heyecanlanarak fotoğraflar çektik ama seyretmeye doyamadık. Ne yazık ki zaman hızla tükeniyordu. Loreto’ya varmak için yolumuz uzun, havanın kararmasına ise az zaman kalmıştı. Uzaklarda yükselen su sütunlarına bakarak geri döndük. Arabamıza bindik  ve Loreto’ya doğru yola çıktık.

Yol boyunca sevgili dostlarımız, pek çok gezi maceramızı birlikte yaşadığımız, Lale ve Ömer çifti ile Gri Balinalarımızdan  ve heyecanla nasıl daha başarılı fotoğraflar çekebileceğimizden konuştuk. Loreta’da çok güzel bir tatil köyünde kaldık. Amacımız Loreto’yu merkez alarak bu yöreyi gezmekti. Loreto, Amerikalı ve Kanadalılar tarafından çok tutulan harika bir tatil kasabası. Meksico City’den Loreto’ya uçuş olmamasına rağmen Los Angelos’dan Loreto’ya programlı uçuşlar var. Ayrıca Kanada ve Amerika’dan çok modern karavanlarla gelen turistler, bu güneşli, güzel sahillerde aileleri ile birlikte  tatil  geçirip doğal yaşamı izliyorlar.

Loreto’ya varışımızın ertesi günü, 9 yaşında bu bölgeye ailesi ile gelip yerleşmiş ve hep burada yaşamış Amerikalı rehberimiz güler yüzü ile bizi karşıladı. Amacımız bu yöredeki San Franciscan Dağlarında yaşamış çok eski insan topluluklarından kalan ve UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası ilan edilmiş 400’den fazla mağaradaki kaya resimlerinden bir kaçını görmek.

Deniz arslanları güneş altında keyif yapıyor
Deniz arslanları güneş altında keyif yapıyor

İki saat kadar süren  zor bir yoldan sonra yola yaya olarak devam ettik. Şimdi yürüdüğümüz yol ise geçen yıl burayı kasıp kavuran El Nino Kasırgasında, çılgın suların kayaları sürükleyerek aktığı ama şu anda çöl gibi kupkuru bir eski su yatağı. Yol zorlu ama çevremiz farklı türlerde dev kaktüslerle ve susuzluğa uyum sağlamış ilginç ağaçlarla kaplı. Düşmemeye çalışarak yürürken bir yandan da fotoğraf çekmeye çalışıyoruz. Dünyadaki yaklaşık 1300 kaktüs türünden 700 kadarı Meksika’da yetişiyormuş. Buradaki dev kaktüslere hayran olmamak mümkün değil. Bir saat kadar yürüdükten sonra doğanın ortasında bir kayada, el ele tutuşmuş dans eden insan figürleri, kadın veya çocuk el izleri, balık, hayvan, bitki resimleri, tamamen bu yöreye ait kökler ve değişik metal oksitler nedeniyle farklı renklerde oluşmuş taşlardan elde edilen boyalarla çizilmiş. Tanımadığımız insanlardan bize yazılmış ve  anlamını  tam çözemediğimiz bir mektup gibi önümüzde duruyordu. Bir süre o insanlardan, doğanın içinde çok zorlu olduğu kesin olan yaşamlarından, bu resimleri çizme amaçlarının neler olabileceğinden konuştuk, sonra fotoğraflar çektik. Daha sonra da kaya resimlerini yine gizemleri ile doğanın ortasında sessizliklerine terk ederek geri döndük.

Ertesi gün konaklama noktamız Loreta’dan denize açılarak, Cortez Denizinin doğal güzelliklerini keşfedeceğiz. Cortez Denizi, Baja California adını alan ince uzun yarımadanın, anakara ile arasına sıkışıp kalmış güzel bir denizkızı sanki.

Sabah tekneye bineceğimiz Loreto limanında güler yüzlü Amerikalı rehberimiz ile buluştuk. Rehberimizin anlattığına göre, içinde 244 ada bulunduran Cortez Denizi ve adaları, türlerin inceleme laboratuvarı olarak adlandırılıyor. Dünyamız okyanuslarının yaban yaşamları konusunda olağanüstü bir eğitim ve gözlem alanı. Aynı zamanda deniz aşındırmasına uğramış yüksek yamaçları (yalıyar) ve  kumsalları ile, çölün turkuaz renkli sulardaki parlak bir yansıması sanki.

Teknemize bindik, sakin turkuaz renkli Cortez sularına açıldık. Kaptanımız yarı İngilizce yarı İspanyolca anlatmaya başladı. Bu sularda yunusların pek çok türünden biri olan iri siyah yunuslar, denizaslanları ve pek çok türde deniz kuşları yaşıyormuş.

Bu yamaçlar ve adalar, 69 adet yöreye özgü bitkinin yaşam alanı. Ve bu Unesco Dünya Mirası sular, inanılmaz sayıda, 89 bin 190 endemik deniz canlısını barındırıyormuş. Bu rakam, tüm dünyadaki deniz memelilerinin yaklaşık yüzde 39’u demek oluyor.

Bulunduğumuz dünya noktasının öneminden biraz şaşkındık itiraf etmek gerekirse.
Volkanik adalar Isla del Carmen ve Coronado kıyıları, Volkanik kayaların gel-git aşındırmaları ile şekillenmiş. Adaların dik yamaçları, usta bir heykeltıraşın modern sanat eserleri gibi karşımızda belirdiğinde, pelikanlar, camerantlar, deniz aslanları ve  iri siyah yunuslar görüntüyü bütünledi. Hayranlıkla fotoğraf makinelerimize sarıldık.

Bu sahillerde yüzebileceğimiz söylendiği için mayolarımızı giymiştik tekneye binmeden önce. Kaptanımız burnu döndüğümüzde deniz aslanları ile yüzebileceğimizi söyledi. Eşim Atila ve ben bu deneyimi Galapagos adalarında bir kez yaşamış ve yıllardır unutamamıştık. Teknemiz burnu döner dönmez gözlüklerimizi taktık ve denize atlamaya hazırlandık.

Manzara inanılmazdı. Pelikanlar ve diğer deniz kuşları çevremizde uçuyor, denizaslanları yavrularına yüzme öğretiyorlardı. Erkek denizaslanları ise kayanın üzerinde ailelerini tehlikelerden korumak üzere bizleri gözlüyorlardı. Birkaç tekne daha koya girdi ve herkes suya atlamaya başladı. Atila ve ben fotoğraf makinelerimizi arkadaşlarımıza verip denize atladık ve kayalara doğru yüzdük. Kayalara 10 metre kadar yaklaştığımızda altımızda yüzen deniz aslanlarını fark ettik ve izlemeye başladık. Bu inanılmaz bir deneyim. Yavruları ile yüzen anne deniz aslanları iri siyah gözleri ile bizi inceliyorlardı. Yavrular bize yaklaşmaya çalıştığında, anneleri kıvrak hareketlerle yavruları ile bizim aramıza doğru yüzerek minikleri bizden, bu yabancı balıklardan uzaklaştırıyorlardı.

Biraz izledikten sonra içime sinmedi ve fotoğraf çekmek üzere tekneye döndüm. Çünkü Atila kayalara çok yaklaşmış hatta bir kayanın üzerine basarak denizaslanlarını seyretmeye başlamıştı. Hemen başladım çekmeye; ürken birkaç erkek bağırarak iri gövdelerini suya bıraktılar, bir karışıklık oldu ve birkaç saniye içinde hemen hepsi denize atlayıp kendilerini seyreden bu iri balıklarla birlikte yüzmeye başladılar. Yüzen grupta bulunan birkaç çocuk sanırım yaşamın ta kendisine çok yakından baktılar. Tıpkı biz büyükler gibi.

Sonra iri siyah yunuslar sardı çevremizi. Teknemiz ile yarıştılar, yaklaşıp güzel gözleri ile bize baktılar, çevremizde taklalar atarak oynaştılar.

Loreto’ya dönerken bembeyaz kumsallardan geçtik ada kıyılarına sıralanmış. Öyle ilginç bir doğa yapısı vardı ki, volkanik siyah kayalar, sahil mercan kumları ile bembeyaz ve deniz harika bir turkuaz rengi. Mutlu, neşeli döndük Loreto’ya. Nasıl neşeli olmazdık, uzak diyarlarda başka yaşamlara yakından bakmıştık tıpkı bizimle yüzen çocuklar gibi.

Döndüğümüzde bir sonraki günü heyecanla bekliyorduk. Çünkü sevgili Gri Balinalarımız ile ikinci randevumuz San İgnacio koyunda idi. Ertesi sabah 7’de yola çıktık. 4-5 saatlik yolumuz vardı ama yol kalitesine göre daha fazla da sürebilirdi. Santa Rosalio’ya kadar körfez sahilini izleyen yolumuz, 1880’lerde Fransızlar tarafından işletilen eski bir bakır işletmesinin bulunduğu Santa Rosalio’ya vardığımızda batıya yarımadanın içlerine doğru döndü. Santa Rosalio, tek ve iki katlı, verandalı, rengârenk  ahşap  evleri ile sanki 19. yüzyıldan çıkıp bize doğru yürüyordu. En ilginci ise Santa Barbara Kilisesi idi. Bu kilise tamamen metal yapı malzemelerinden Paris’teki ünlü Eiffel Kulesi ile birlikte Gustave Eiffel tarafından yapılmış, Paris Expo’sunda birincilik ödülü almış ve 1895 yılında Santa Rosalio’ya getirilmiş. Eiffel’in Şili’de Arica şehrinde gümrük binası, Peru’da Iqetos şehrinde Chanti evler, Meksika’da Gudalajara şehrinde ana meydandaki Kamelye gibi eserlerini görmüştük ama bu eserini bilmiyorduk. Kendimizi eski bir dosta rastlamış gibi hissettik.

Gri balinanın ağzı ve dişleri
Gri balinanın ağzı ve dişleri

Tekrar yola koyulduğumuzda artık yarımadanın Pasifik sahillerine doğru gidiyorduk. Volkanik arazide Three Virgins adı verilen üç volkanı geçtik. Tüm arazi kovboy filmlerinin değişmez dekoru dev kaktüslerle kaplı idi. San Ignacio uzaktan göründüğünde binlerce hurma ağacının yeşilliğini şaşkınlıkla fark ettik. San Ignacio yemyeşil çok şirin bir kasaba idi. 1728’de Cizvit papazları tarafından yapılan kilisesi. Baja California’nın en iyi korunmuş kilisesi imiş. Daha sonra Cizvit papazları tüm Latin Amerika’dan kovulduğunda Dominican Papazları buraya yerleşmiş ve İspanya Kraliçesinin bağışları ile kiliseyi yeniden onarmışlar. Kilise, lav taşları ile döşenmiş ön cephesi ve nişleri ile St. Peter ve St. Paul’e adanmış.  Çevrede çok sayıda mağara ve duvar resimleri bulunmakta imiş.

Çevremizi biraz tanıdıktan sonra, Kanadalı bir çiftin yönettiği resortta, nehir kenarında ve hurma ağaçlarının gölgesindeki bungalovlarımıza çekildik. Gece uyku tutmadı. Sabah erken uyandık. Kahvaltıya da pek itibar etmedik. Sonunda bizi San Ignacio lagününe götürecek arabamız ve rehberimiz geldi.

Yarımadanın gerek körfez kısmı gerekse Pasifik kıyıları: El Vizcaino Biosfer Rezervi olarak adlandırılıyor. Yaklaşık 25 bin kilometrekarelik bir alanı kapsıyor. Latin Amerika’nın en geniş doğal koruma alanı olarak Ojo de Liebre ve San Ignacio lagünleri, kum tepeleri ve mangrove’leri ile eşsiz bir ekosistem oluşturuyor. Yolda El Vizcaino koruma alanının UNESCO tarafından tehlike içindekiler listesine alınmasına neden olan doğal tuz alanlarını gördük. Günümüzde tuz üretimi, sınırlandırılmış bölgelerde ve kontrollü olarak yapılmakta. Göz alabildiğine tuzlu topraklar ve tuzlu su alanları, sonsuzluğu çağrıştıran bir görünümde uzanıyordu. Bir süre bu ayrıcalıklı doğa parçasını seyrettik. Tuz kristallerinin güneş altında parlayışını fotoğraf karelerinde yakalamaya çalıştık. Sonra yolumuza devam ettik.

San Ignacio lagününe vardığımızda, Dünya Mirası amblemli panoları,  koruma kurallarını gösteren panolar ve bilgilendirme panoları karşıladı bizi. Burası iyi organize olmuş, ilgili görevlileri, birkaç günlük tur alanlar için çadır ve bungalov alanları, sade ama şirin restoranı ile harika bir doğa gözlem kampı. Güzel İngilizcesi ile bir kadın görevli balina seyir turu esnasında dikkat etmemiz gerekenler konusunda grubumuzu bilgilendirdi. Can yelekleri, tekne kuralları gibi cümlelerin ardından “Gri Balinaların hassas olan ve dokunulmaması gereken yerleri” diye bir cümle başladı. İngilizce anlayanlarımız acaba yanlış mı anlıyoruz dercesine birbirimize baktık. Hayır, yanlış değildi. Rehberimiz Gri Balinaların teknelerimizin yanına kadar gelebileceklerini hatta onları okşamamıza izin verebileceklerini söylüyordu. Çok hassas olan yüzgeçlerine, gözlerine, hava deliklerine ve kuyruklarına dokunmamamız gerektiğini söyledi. Bu kurallara uymazsak bir kuyruk darbesi ile kendimizi denizin mavi sularında balinalarla yüzerken bulabilirmişiz. Daha şaşkınlığımız geçmeden bizleri Kaptanımız ile tanıştırdı. İki Kanadalı iki Türk çift, 8 kişi heyecanlı, duyduklarımızı hazmetmeye çalışarak, ünlü Gri Balinalarımızı görmek üzere hareket ettik.

San Ignacio lagününün ağzındaki sınırlı bir alanda ve aynı anda sadece 12 standart seyir teknesi ile Gri Balinaların izlenmesine izin veriliyor. Teknelerimiz art arda lagün ağzına doğru ilerlemeye başladı. Her tekne, kaptanının inisiyatifinde ama birbirlerinden fazla uzaklaşmadan ayrı yönlere döndü. Bizim teknede sekiz kişilik telaş, ama ne telaş. Hepimiz kameralarımızı hızlı çekim konumuna ayarlıyoruz. Çift kamera çalışacaklar birini fotoğraf diğerini video konumunda tutmaya çalışıyor. Kameralarımıza kapaklanmış uğraşırken çevreyi gördüğümüz yok. Zaten çevrede henüz görülen bir şey de yok. Derken beklenen uyarı geldi. Uzakta havaya doğru yükselen birkaç su sütunu belirdi. Kaptanımız dümeni o yöne kırdı. Derken başka yönlerde de sular hatta gri balina sırtları belirdi. Sevgili balinalarımız sanki hepsi birlikte bizleri karşılamaya gelmişlerdi.

Bu andan itibaren rüya başladı. 20-30 tonluk balinalar bazıları yavruları ile birlikte etrafımızda dalıp çıkıyor, kuyrukları ile suları dövüyor, yüzgeçlerini sudan çıkarıp bizi selamlıyorlardı. Ne yönde atlayan balina görse kaptanımız o yöne dönüyordu. Biz heyecan içinde fotoğraf ve video çekmeye çalışıyorduk. Heyecanla bağırıyor, birbirimize sesleniyor. Video çek, bunu kaçırma diye çırpınıyorduk. Hangi görüntüleri çektik, hangilerini kaçırdık farkında bile değildik. Gri balinalar tüm teknelerde birbirine benzeyen farklı dillerdeki bu heyecan dalgasından mutlu, coşmuş gibiydiler. Yaban hayatın bize gösterdiği bu sevecen ilgide, tam bilincine varamadan çılgın bir coşkuyu yaşıyorduk.

Erkek balinalar dişiye kur yapıyor
Erkek balinalar dişiye kur yapıyor

Birden çok yakınımızda sular dalgalandı. Çok iri iki balinanın suyun üzerinde, dans eder gibi birbiri ardına dönüp durduklarını gördük. Biri dönerken suyun üzerinde kocaman pembe bir uzantı yükseldi. “Aman Tanrım bu da ne?” derken teknemizdeki Kanadalı kadın, gerçeği fark etti ve çığlık attı. Hemen ardından kaptanımız bunun bir erkek balina olduğunu ve bir dişiye kur yaptığını söyledi. Daha şaşkınlığımız ve fotoğraf çekebilme telaşımız geçmeden ikinci bir balinanın birincisinin yanında su üstüne çıktığını ve aynı pembe uzantının onda da olduğunu gördük. Gri Balinaların çoklu bir cinsel yaşamı olduğuna ilişkin bilimsel makaleyi  henüz okumamış olduğumuzdan bu bizim için gerçek bir şok idi. Bu karmaşa içinde göremedik ama karışan sularda çok arzulanan bir de dişi balina mutlaka varmış. İnanın sevgili dostlar, bu görmeyi asla hayal edemeyeceğimiz bir sahne idi. Şimşek hızıyla oluşan ve insanı hayretle donduran bu görüntüyü belgesellere çok düşkün olduğum halde hiçbir yerde izlememiştim. Çılgın gibi deklanşöre bastım. Çekmiyordu, makinem çekmiyordu. Sevgili makinem bana oyun etti. Bu hayatta biz kez olur “Nihal” dedim üzüntüyle “hadi keyfini çıkar” kendi kendime ve çekmeyi bırakıp seyretmeye başladım. Bu kısa süren harika yaşam oyunu tamamlandığında teknenin içinde sekiz kişi ayakta kendi dillerimizde “Harika, inanılmaz gördün mü?” gibi sözlerle çığlıklar atıyorduk. Bir an gözüm Lale’ye takıldı, gülümsüyordu. ‘’Yakaladın mı?’’ dedim. ‘’Evet’’ dedi. Heyecanla kutladım onu. Bu yazıda gördüğünüz o harika fotoğraf sevgili arkadaşıma ait. Bu anımı ne zaman hatırlasam sevgili arkadaşım Lale’yi de şükranla yâd ediyorum.

Biz henüz şaşkınlığımızı üzerimizden atmadan, yakınımızdaki sandalın yakınında yüzeyde bir balina olduğunu ve sandaldakilerin ona uzanan ellerini gördük. Dokunmak üzere idiler, sonra dokundular. Hani bize gelen balina yok mu diye çevremize bakınırken koskocaman bir kafa, gövde ve kuyruk gördük suyun üzerinde. Biz kocaman insanların balinaya seslenişimizi duymalıydınız: “Gel bebeğim, gel bana, sevdir kendini, canım benim, hadi gel lütfen gel, yaklaş, yaklaş!” kelimeleri Türkçe ve İngilizce olarak havada uçuşuyordu. Ellerimizi uzatıyor gri, kalın, üzerinde yer yer lekeler olan derisine dokunmaya çalışıyorduk. Teknemiz tehlikeli şekilde yan yatmıştı ama hiçbirimiz farkında bile değildik. Sanırım kaptanların ustalığı bu noktada daha da önemli oluyordu.

Gri Balinaya dokunuyorum
Gri Balinaya dokunuyorum

Önce Atila dokundu, ben bazı karelerde yakaladım, sonra ben okşamaya çalıştım kalın derisini. Gözlerini gördüm. Kocaman gözleri ile bize, hatta bana bakıyordu. Kocaman sevgili Gri Balinamız. Suyun üzerinde öylece duruyordu ona dokunalım diye. Tamamen doğada yaşayan, insanlarla bir yakınlığı bulunmayan yabani bir balinanın bize kendini okşatmak için 30 tonluk gövdesini su üzerinde ve sandala dayayıp durmasını düşünebiliyor musunuz? ONA dokundum önce, sonra okşadım, seslendim, gözlerine baktım, bir bebeği sever gibi güzel sözler söyledim… Sonra kendime gelip eşime döndüm. O da, benim fotoğrafımı çekmeye çalışıyordu. Gülümsedim, poz vermeye çalıştım.

Ama inanın gezimizin bu bölümünde pek çok güzel şey  yaşamış ve bu sayfalarda sizlerle paylaşmaya çalışmış olmama rağmen yine de yazımın adını “Gri Balina Derisinde Yaban Yaşama Dokunmak’” koydum. Hayatımda kendimi bu kadar yaşamın özüne yakın hissettiğim olmamıştı. Bu benim için gerçekten sarsıcı ve bir o kadar da hoş bir deneyimdi. O ânı ve derisinin elimde bıraktığı dokunma hissini, anılarımda silikleşmeden saklamak istiyorum.

Seyir teknemiz yavaş yavaş geri dönerken, heyecandan yorgun ve yaşadıklarımızın inanılmaz güzelliğinden doygunduk. Benim için ise son birkaç saat ZİRVE idi. Dağcılar bu duyguyu iyi bilir. Artık mutlu, yorgun, memnun, Türkiye’mize, evimize dönüş yolculuğumuz başlıyordu.

Yazımın ekindeki şu fotoğraflar olmasa, sizlerle paylaştığım anılarımın rüya mı gerçek mi olduğundan ben bile emin olamazdım inanın.