20-23 Haziran 2016 arasında, UNESCO Dünya Miraslarını görmek üzere eşim Atila Ege ile birlikte Ermenistan’a gittik. Atlas Global Hava yollarının tarifeli başkent Erivan (Ermenilerin deyişi ile Yerivan) uçuşları haftada beş gün. Gece yarısı İstanbul’dan kalkan uçak, sabaha karşı 02.00 gibi Erivan’a varıyor. Dönüş uçuşu ise sabah 5.20’de. Bu tarife, iş adamlarının günü birlik uçuşlarına olanak sağlıyor. Ermenistan vizesi kalınacak gün sayısına göre belirlenen bir ücret ödenerek hava alanında alınabiliyor.
Hava alanında bizi karşılayan yepyeni rahat bir minibüs ile nazik şoförümüz oldu. Sabah ulaştığımız acentemiz Best Travel’in ofisinde görevli Nazeli (ismin güzelliğine bayıldım) ve Anika tarafından ikram edilen kayısıların tadına baktık. Tur programımızı gözden geçirdik. Pek de tanımadığımız Ermenistan ile ilgili broşürler ve bilgiler aldık. Gezimizin ilk günü Erivan turu ile başladı.
1920’de, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğine dahil bir cumhuriyet olarak kurulan ve 21 Eylül 1991’de bağımsız olan Ermenistan Cumhuriyeti, yaklaşık üç milyon nüfusa sahip. Toplam nüfusun bir milyonu, 3’000 yıllık Erebuni Kalesinin çevresinde gelişen başkent Erivan’da yaşamakta. Azerbaycan, Türkiye, Gürcistan ve İran, Ermenistan’ın sınır komşuları olup Hristiyanlığın Gregoryen Mezhebi inancının yaşandığı topraklar.




Başkent Erivan, Ermenistan’ın ünlü renkli kumtaşları ile inşa edilmiş ve Sovyet döneminin haşmetini ve Rus mimarisinin izlerini taşıyan binalara sahip. Binalarda kullanılan kumtaşlarının griden siyaha, bejden kahverengiye, pembeden kırmızıya onbeş farklı renkte olduğunu öğreniyoruz şaşkınlıkla.
Erivan’da girdiğimiz yerel pazar yeri, yetiştirilen meyvelerin çeşitliliği, güzelliği ve satışa sunuluş tarzı ile bizi şaşkınlığa düşürdü. Kayısılar, cevizler, kirazlar, vişneler, portakallar, elmalar, çeşit çeşit böğürtlenler, frambuazlar, bademler, rengârenk işlemeli sanat eserleri olmuşlar tabaklara işlenmişler sanki. Taze meyveler yanında kuru meyveler da aynı derecede iştah açıcı idi. Her satıcı (daha çok kadınlar satıyor) bizi kolumuzdan tutup tezgâhına götürüyor ve sattıklarından ikram ediyordu. Öyle ki artık ikramları almaya utanıyoruz. Satıcılardan biri Türk olduğumuzu öğrenince bize öyle yakınlık gösterdi ki, taşıma zorluğuna rağmen bir kilo kuru kayısı aldık. Türk olarak belki biraz tepki görebiliriz kaygısı ile gittiğimiz bu küçük ülkede, karşılaştığımız bir satıcı kadının içten ilgisi, bizi şaşırtan ve mutlu eden güzelliklerden biri oldu.

Hediyelik eşya pazarı henüz Çin mallarının işgal edemediği ender yerlerden biri. El yapımı bebekler, ahşap oyma işleri, gümüş takılar, bıçaklar, dini bir anlam taşıyan nar figürleri, el işlemeleri, yağlı boya tablolar tamamen buraya özgü güzellikler sergiliyor.
Ermenistan’da içki üretimi de yapılıyor. İki ünlü markası var: Noy ve Ararat. Brandy, şarap ve votka üreten bu firmalar, köklü iki aileye aitmiş. Ararat’ı görme fırsatımız oldu. Fabrikası Erivan’da. Ayrıca Tayk adında bir biraları ile de gurur duyuyorlar.
Birinci günü geçirdiğimiz Erivan’da öğle ve akşam yemeklerimiz olağanüstü keyifli idi. Pek çok yöresel yemeğin tadına baktık. Etler, sebze yemekleri, börekler ve çeşitli hamur işleri, mezeler hepsi ağız tadımıza uygun, bildiğimiz tanıdığımız lezzetler olmasına rağmen yerel çeşitlemelerle önümüze geldiler. Bu hem tanıdık hem de biraz farklı yemeklerden çok keyif aldık. Acentemiz bize bu lezzetleri tanıtmak için özel bir düzenleme yapmıştı. Teşekkürlerimizi ve beğenilerimizi ilettik her öğünden sonra.

İkinci günümüz, bize tahsis edilen minibüs ile Ermenistan’ın UNESCO Dünya Miraslarını ziyaretimiz ile başladı. İlk olarak 2000’de listeye giren UNESCO Dünya Mirası Echmiatsin Katedrali ve Zvartnots Arkeolojik Alanını ziyaret ettik. Echmiatsin Katedrali, Ermeni Apostolik Kilisesine bağlı Mother Church olarak anılıyor. Ermenistan’ın ilk katedrali olarak biliniyor. Ermeni Apostolik kilisesinin kurucusu, Gregor Lousavorich tarafından 301-303 arasında, o yıllarda hüküm süren Ermeni Kralı III. Tridates zamanında eski Urartu tapınağı ve Helenistik mabedin olduğu yerde inşa edilmiş. Paganizden Hristiyanlığa geçişi de sembolize etmekte imiş. Mimarisi, Ermenistan dini mimarisinin öncüsü ve harika bir örneği kabul edilmekte. Ermeni tarihçi Agathangelos’a göre, 301’de Dünyada Hristiyanlığı devlet dini olarak ilk kabul eden ülke Ermenistan.

Aynı madde altında UNESCO Listesine giren Zvartnots Katedrali de yine Vagharshabat Şehrinde erken Hristiyanlık dönemi Ermeni mimarisinin çok önemli bir eseri. İnşasına VII. Yüzyıl ortalarında Katolikos III. Nerses zamanında başlanmış. Yapımı Arap istilası yıllarına denk gelmiş ve aralıklarla devam edilerek 662’de tamamlanabilmiş. Tamamlandığında 45 metre olan yüksekliği ile Ermenistan’da zamanının en yüksek mabedi imiş. Ama benzersiz olan yönü, içte dairesel dışta çok yüzlü olan duvarların içine, kubbeli haç biçimi ile yerleştirilen katedral planı. Çok özel ve güzel olan Melekler Katedrali de denilen bu eser, Zvartnots, 10. YY. sonuna kadar ayakta kalmış daha sonra muhtelif depremler etkisi ile yıkılmış. 1901-1907 tarihlerinde aslına uygun olarak onarılmış. Görünümü çok estetik ve etkileyici.
Ermenistan’ın diğer Dünya Mirası ise yine aynı madde altında ve 1996’de UNESCO Listesine alınan Haghpat ve Sanahin Manastır Kompleksleri. Sanahin’in kelime anlamı ”daha eski” imiş. Kuzey Ermenistan’da, Tumanian bölgesinde 10-13. YY’lar arasında hüküm süren Kiurikian Hanedanlığı periyodunda inşa edilmiş ve zamanında çok önem kazanmış manastır kompleksleri ve dini eğitim merkezleri. Devrinin üstün sanatsal Ermeni dini mimarisini temsil etmekle birlikte Bizans dini mimarisinden de etkilenmeler taşımakta.
Haghpat Manastırı, Debed nehrine hakim bir tepede, 966-991 arasında kral Smbat zamanında inşa edilmiş. Üçgen şekilli nişler ile süslenmiş kale yapısına sahip manastır kompleksi, Saint Gregory’e adanmış. İki bölümlü şapel ise 1005 yılında ana kiliseye ilave edilmiş. Toplantı, eğitim ve ölüm ritüellerine ayrılmış bölümleri bulunan kompleks, dağ silsileleri arasında stratejik bir noktaya kurulmuş. Nehrin karşı kıyısındaki tepeler, yaklaşık 2500 metre yüksekliğinde olup etkileyici bir görünüm sergilemekte. Devrin Ermeni kral ve kraliçelerine adanmış şapelleri bulunmakta. Ayrıca tamamen Ermenistan’a özgü Khaskars (cross stones) adı verilen kumtaşı eşsiz, zarif, oyma motiflerle süslü çok sayıda haç taşları bulunmakta.
Haghpat manastır kompleksinde konu olan bir diğer olay da, Ani’li rahip Sahak’ın ünlü el yazması İncili olmuş. Bu İncil Haghpat’da kutsanmış. Ani de yazılımı 211 yılında tamamlanan İncil, rahip Sahak tarafından Hagspat’a getirilmiş. Buradaki tezhip sanatçıları, İncilin süslemesini, günümüzde Türkiye’miz sınırları içinde bulunan ve 2016’da UNESCO Dünya Mirası ilan edilerek koruma altına alınan Ani’de bulunan ünlü manastırların resimleri ile yapmışlar. İncilin ciltlenmesi de yine Haghpat’lı ustalar tarafından yapılmış. Bu işlemler 223’de tamamlanmış. El yazması olan bu değerli İncil, daha sonra tekrar Aniye, Archo Arich Manastırına gönderilmiş. Ancak bilinmeyen bir şekilde satılarak Karabağ’a götürülmüş. Kaybolan İncil bu şekilde bu toprakların yaşadığı Arap, Moğol vb. istilalardan korunmuş. 1920’de tekrar ortaya çıkarak Echmiatsin Kütüphanesine getirilmiş. 2007’den itibaren de Ulusal Matenadaran’da tamamen restore edilmiş.

Sanahin Manastırı ise, 10. YY. eseri olup, Lori Eyaletinde bulunmakta. Ermenistan Kraliçesi Krosrovanush (Kral Ashot Bagratuni’nin eşi) tarafından eğitim, din ve kültür merkezi olarak yaptırılmış. Haghpat ile aynı felsefe çerçevesinde yapılmış, aynı devir eseri. Debet Vadisinin Platosu üzerinde ve harikulade dağ manzarasına sahip pek çok kilise ve bölümden oluşmuş. Ortaçağ Ermenistan mimarisinin en güzel anıtlarından sayılan kütüphanesi ile de zamanının en önemli dini eğitim kurumlarından biri olma misyonunu taşımış. Komplekste Bishop mezarları ve pek çok renkli kumtaşından oyulmuş harika Khachkars (haç taşları) bulunmakta. Ana kompleksten ayrı olarak inşa edilmiş olan üç katlı çan kulesi özgün bir yapı olarak ayrıca dikkati çekmekte.
Sanahin Manastırına ulaşmak için karayolundan Gürcistan sınırına çok yaklaşmıştık. Derin vadilerden kuzeye doğru giderken, doğanın çarpıcı güzelliğini fotoğrafladık. Dikkatimi çeken bir diğer görüntü de çok güzel ve vahşi bir doğal görünüme sahip vadinin içinde pek çok çirkin, paslı, terkedilmiş fabrika görüntüsü ve tepelere sekiz, on katlı olarak inşa edilmiş işçi evleri oldu. Diğer eski doğu bloku ülkelerinde olduğu gibi Sovyet döneminden kalan izlerdi bunlar. Vadide yine Sovyet döneminden kalma hala çalışılan bir molibden madeni ve işleme tesisleri bulunmakta. Vadi öylesine dar ki çıkan dumanın yaşayanları zehirlememesi için dağların tepesine kadar uzanan bir baca yapılmış.

Üç UNESCO Dünya Mirasından üçüncüsü ise Geghard Manastırı ve Garni Yukarı Azad Vadisi. 2000 Yılında Unesco listesine dahil olmuş. Garni, bir Roma tapınağına benzer mimarisi ve komplekse dahil Roma hamamı ile Ermenistandaki diğer tarihi eserlerden farklı bir görüntü sergilemekte. Garni çok eski bir yerleşim yeri olup MÖ. 4. YY’dan itibaren yerleşim olduğu bilinmekte imiş. Adının bu bölgede yaşayan ve Giarniani adı verilen bir kabileden geldiği bilinmekte imiş. Ortaçağ sonuna kadar varlığı takip edilebilen bu yerleşim 8, 13 ve 17. YY’larda yaşadığı işgallerin ardından 1679’de deprem sonucu yıkılmış. Kalesinin kalıntılarının da gözlemlenebildiği günümüzde Garni, 1830’da göç eden Ermenilerin yerleşimi ile 5875 hektarlık alanda 8000 nüfuslu bir yerleşim yeri olarak adını ve tarihini devam ettirmekte.
Geghard Manastırı kapsadığı pek çok kilise, mezar, cross stone ve şapel ile Azad Vadisi girişinde, çevreye hakim bir tepe üzerine yerleşmiş muhteşem bir ortaçağ manastırı. İlk yıllarda Ayrivank adıyla anılmış ki ”Mağara içindeki Manastır” anlamına gelmekte imiş. Manastırı bir giriş holü, 1250’den önce yapılmış olan mağara içindeki ilk manastıra bağlamakta. İkinci mağara içine oyulmuş manastır 1283’de yapılmış. 12 ve 13. YY’da manastır kompleksi bir savunma duvarı ile çevrelenmiş. Koruma duvarlarının dışında bulunan Aziz Astvatsatsin (Kutsal Meryem Ana) şapeli en eski ve en iyi korunmuş eser. Din adamları için de çok sayıda kayaya oyulmuş konut bulunmakta. Azad Vadisi manzarası, manastırın konumlandığı tepeden çok güzel görünüyor. Aziz Gregory’e adanmış olan bu manastır, 4 ve 13. YY’lar arası altın çağını yaşamış. 13. YY’da bu manastırda bulunan tarihçilerden Simeon Ayrivanetsi ve Mkhitar Ayrivanetsi Ermeni yazım sanatının gelişmesine de büyük katkıda bulunmuşlar.

Ermenistan’ın UNESCO tarafından koruma altına alınmış bu değerli eserleri yanında çok zengin bir su kaynağı olan Sevan Gölünü de görme fırsatını bulduk. Masmavi suları, sahil tatil yerleri, yerel lezzetleri ile bir kara ülkesi olan Ermenistan halkının denize olan hasretini gidermekte bir anlamda. Ayrıca buradan çıkartılan turkuaz renkli ay taşı denilen kristal taşlar benzersiz güzellikte olup biblo, dini objeler yanında süs eşyaları yapılarak da satılmakta. Tabii dayanamayıp biz de aldık bu güzel taşlardan.
Ermenistan’a gittiğimiz tarihte ünlü kayısıları olgunlaşmıştı. İri, tatlı ve sulu kayısıların lezzetine doyamadık. Gittiğimiz gün acentemiz Best Travel’in ofisinde görevli Nazeli ve Anika tarafından ikram edilen kayısıları çok beğenmiştik. Ama yollara çıktığımızda sanki bir kayısı cennetine düştük. Yollarda kasalarda satılan olgun kayısılar bolluk, bereket çağrıştıran güzellikte idi.

Yol kenarlarına koydukları tezgahlarda pek çoğu kadın olan satıcılar güler yüzleri ile bizi kayısı almaya davet edip durdular. Sormak için durduğumuzda ise ikramları ile tıka basa doyurdular. Bolluk, cömertlik ve ikramların içtenliği ruhumuzu da doyurdu ve yüreğimizi ısıttı.

Ararat adı hemen her yerde. Büyük bir tutku ile söz ediliyor güzelim Ağrı dağımızdan. Kendilerinin kutsal dağı olduğunu söyleyip duruyorlar her fırsatta. Gelen turistlere anlatıyorlarmış ama gidemezsiniz çünkü Türkiye sınırları içinde diyorlarmış. Van Gölü içindeki Akdamar Adası, Nemrut Dağı ve Dünya Mirası eserleri, hatta Malatya için benzer söylemleri var, dertleniyorlar. Bu yıl Ani Harabelerinin büyük bir olasılıkla UNESCO Dünya Mirası Listesine alınacağını söylüyoruz gülümseyerek. Yine özlem dolu gülümsemeler görüyoruz yüzlerde.
Bize biraz da çocukça gelen bir dertlenme biçimi bu. “Tarih içinde sınırlar binlerce kez yeniden çizilmiş. Her toplum ilk doğduğu topraklara yeniden sahip olmaya kalksa dünya cehenneme dönerdi.” diyemiyoruz. En basitinden komşuları İran’ın Pers İmparatorluğunun kuruluşundan beri sınırlarının zaman zaman Hindistan’ı ve Yunanistan’ı kapsayacak kadar genişlediğini, bizim de Osmanlı İmparatorluğunun sınır çizdiği topraklarda hak iddia etmemiz gerekir bu bakış açısı ile, diyemedik tabii. Onların saygılı misafirperverliği bu konuda konuşmayı sürdürmemizin uygun olmayacağını hissettirdi bize. Tebessüm edip sustuk. Bu tebessüm içinde, Rusya’nın güney Kafkasya’da kendisine yakın bir devlet olmasını amaçladığı için devlet olabildikleri, ancak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği dağıldığında bağımsız bir devlet olabildikleri gerçeği de susuyordu aynı zamanda. Bu kadim toprakların çok eskiden beri zaman ekseninde pek çok farklı insan topluluğuna yurt olduğunu da dikkate almak gerekir.
Yemeklere gelince, ortak ağız tadı, her yediğimiz yemekten büyük keyif almamızı sağladı. Yaprak sarması, dolma ekmeği içinde buğday çorbası, batı Anadolu’da düğün yemeğimiz keşkek, patlıcan, lezzetli ızgara etler tadabildiklerimiz. Karas adlı lokantada çok leziz yemekler yedik çok tanıdık tatlar aldık.
Ermenistan çok güzel bir küçük ülke, insanları görebildiğimiz kadarı ile çok güzel insanlar. Üç günümüzün sonunda, gözlerimizde güzel görüntüler, ağzımızda tanıdık lezzetler, içimiz sıcacık ayrıldık Ermenistan’dan. Tanıdığımız, Best Travel çalışanları çok güler yüzlü ve nazik, üç gün boyunca şoförümüz çok saygılı ve dakik idi. Çarşıda, pazarda rastladığımız insanlar misafirperver ve ikramı seven insanlardı, aynı bizim güzel insanlarımız gibi. Dilerim gelecekte artık politik hesaplar, başka şartlarda yaşanan başka zamanlara ait olayların, günümüzün güzelliklerinin ve güzel insanlarının önüne geçmesine neden olmaz.

