UNESCO DÜNYA MİRASI PORTEKİZ ALCOBAÇA SARAYI

Alcobaça Manastır Kompleksi, Portekiz`in gotik stili, Roman Katolik ortaçağ manastırı
Alcobaca harita

Dünyayı gezip, görüp, tanımayı yaşamınızda ön plana koymuşsanız, bir süre sonra gezilerinizde, bazı özelliklerin daha çok dikkatinizi çektiğini fark ediyorsunuz. Hatta beraber gezdiğiniz kişiler ile aynı manzaraya, aynı binaya, aynı heykele bakarken farklı unsurlara odaklandığınızı görüyorsunuz. Elbette bu yaşam biçimlerimizin, eğitimlerimizin ve aile yapılarımızın farklılıklarından, özetle kişilik farklarımızdan kaynaklanmakta. Bununla birlikte, bana göre Dünyayı gezip, görüp, yaşarken farkında olmadan gelişen, kendimize özgü bir algı, kendimize özel bir seçicilikten de kaynaklanmaktadır.

UNESCO Dünya Miraslarını görmek amacı ile Dünyanın pek çok ülkesine eşimle birlikte yaptığımız gezilerde benzer bir şekilde, gördüğüm yerler ve eserler ile bütünleşen öykülerin de çok ilgimi çektiğini fark etmiştim.

ALCOBACA ic 5

Nasıl başladıklarını, kimler tarafından ve neden yapıldıklarını, insan yaşamlarına yansıyan yanlarını öğrendiğimde, sanki o eserlerin, o yerlerin artık benim yaşam öyküme karıştığını hissederdim. Daha sonra yazılarımı yazarken seçtiğim konularda bu özel ayrıntı ile bir kez daha yüz yüze geldim. Bazen şehirler bile tarihleri ve başlarından geçenler ile kendine özgü kişiliği olan bir insan gibi çıkar karşınıza. Hatta ayak bastığınız topraklarda, hiç bir yerinkine benzemeyen güzellikler, hırçınlıklar, zenginlikler, bambaşka renklerde yazılmış bir tarih, bir insanın veya bir grubun yaşam öyküsüne karışmış yaşanmışlıklar keşfedebilirsiniz. Şaşkınlıkla fark edersiniz ki öyküler sizi başka zamanların başka yaşamlarına ortak etmiş. Şehrinize geri dönerken, kimi zaman hüzünle, kimi zaman: “Bir gün tekrar mutlaka!” diyen bir kararlılıkla, bazen de: “Çok sevdim çok…” diye mırıldanarak, ayaklarınız geri geri giderken, zaman zaman da: “Güzel gezdim.” doygunluğuyla ayrılırsınız. Ama sizi etkileyen bir öykü eşliğinde tanıyıp sevdi iseniz, ayrılamazsınız. O şehir, o eser, o yer hep içinizde, anılarınızda sizinle kalır, sizin olur.

İşte benim ayrılamadıklarımdan biri de Portekiz’de bulunan Alcobaça Manastır Kompleksi’dir.

Alcobaça Manastır Kompleksi, inşaatına 1153’de başlanmış, gotik stilinie sahip, Roman Katolik bir ortaçağ manastırıdır. Mimari tarzı, ayrıntılardaki özen ve süslemelerdeki özgünlük ile gotik dini mimarinin şaheseri sayılmakta olup, bu özelikleri ile Unesco tarafından 1989’de Dünya Kültür Mirası ilan edilerek koruma altına alınmıştır. 2014’de de UNESCO listesinde çeyrek asrı tamamlamış olması, çeşitli kültürel etkinlikler ile kutlanmıştır.

Ines de Castro, KraI I. Pedro tarafından ölümünden sonra eş ve kraliçe olarak onurlandırılmış ve Alcobaça`ya gömülmüş
Ines de Castro, KraI I. Pedro tarafından ölümünden sonra eş ve kraliçe olarak onurlandırılmış ve Alcobaça`ya gömülmüş

Ama Alcobaça bu günlere gelene kadar çok insan geçmiş, pek çok olay yaşanmış bu topraklarda elbette. Hatta Portekiz, Portekiz olana kadar yüzyıllar yüzyıllara, krallıklar krallıklara eklenmiş. 100’000 yıl kadar önce Neandertal  insandan başlayan hikâye, 35’000 yıl öncesi insanı Homo Sapiens’in bu topraklara bıraktığı kalıntılarla devam etmiş görünüyor. Bilinen tarihi ise M.Ö. 1200 yıllarında Kelt kültürünün egemenliği ile başlamakta. Günümüz Portekiz’inin güneyinde bulunan Kelt yazılı dikitleri, 3 bin yıla varan bu geçmişi dillendirmektedir. Bölge tarihine hızlı çekim bir film gibi bakacak olursak Kartacalıların, sonra Finikelilerin bu güzel coğrafyaya yerleştiklerini görüyoruz. M.Ö. 218’de yapılan ünlü Kartaca savaşı sonrası, Romalıların hâkimiyeti ve güçlü ayak izleri kaplıyor her yeri. Anıtlar, köprüler, su kemerleri, yollar yapılmış, tarım ve balıkçılık gelişmiş, Lizbon, Braga, Coimbra şehirleri bu dönemde kurulmuş.  Romalılar, İber yarımadasının Portekiz bölümüne Lusitania derlermiş. Günümüzde de Portekizce konuşan toplam 11 ülkeye bu kelimeden kaynaklanan ‘Lusophone Ülkeleri’ denmektedir.

Alcobaça, saray avlu
Alcobaça, avlu

Zaman kendi yolunda ilerlerken, 409 yılından itibaren zayıflamaya başlayan Roma hâkimiyeti, yerini Germen kabilelerinden önce Suebilere, sonra tüm İber Yarımadası’nda Katolik Hristiyan Vizigotlara bırakmış. Ama İber Yarımadası’nın kaderindeki en keskin dönemeç daha henüz dönülmemiş o yıllarda. 30 Nisan 711’de, o güne kadar bu toprakların hiç tanımadığı bir fırtına tüm hızı ile esmeye başlamış. Emeviler, komutanları Tarık Bin Ziyad ile Cebelitarık Boğazı’nı geçmişler ve geri dönüşü olmayan bir yolda olduklarının kanıtı olarak da tüm gemilerini yakmışlar. Dünyamız tarihinde her olay, pek çok olayın hem nedenidir hem de sonucu. Ama bazıları öyle sonuçlar doğurur, öyle büyük değişimlere neden olur ki hemen her ulusun dilinde bir özlü söz olarak izi kalır. İşte “Gemileri yakmak” bunlardan biridir. Emevi orduları tüm direnişlere rağmen koyu Katolik İber Yarımadası’nda ilerlerler. İlerleyişleri kuzeyde Pirene dağlarında ve ancak 722’de durdurulabilir. Emevilerin kazandıkları yeni topraklara yerleşmek üzere çaba harcamaya başladıkları bu dönem, Galiçya adı verilen Kuzey İberya’nın ve ayakta kalan Leon Krallığının toparlanması için de fırsat yaratmış. İşgalden yaklaşık 150 yıl kadar sonra 868’de Leon Kralı III. Alfonso, günümüz Portekiz topraklarını almak üzere Vimara Peres isimli komutanı görevlendirir. Vimara bu savaşı kazanarak bölgeyi Leon Krallığına bağlar. Kral da galip komutanını, Porto Cale veya Portugale adı verilen bu bölgenin kontu olarak atar. Bu başlangıç, Portekiz’in Dünya siyasetinde ilk sahne alışı. Sonraki bir kaç yüzyıl Portekiz Kontluğundaki bağımsızlık hareketleri, Leon Krallığı ile ilişkiler, kraliyet aileleri arasındaki akrabalıkların yarattığı iktidar mücadeleleri ile geçer. Güç savaşlarını kazanan Prens Afonso, 1139’de kendisini Portekiz Kralı ilan edip 1143’de çevredeki krallıklarla Zamora Antlaşması’nı yapınca, Papa da kendisini 1179’da Portekiz Kralı olarak ilan eder. Kendi küçük, tarihteki etkinliği büyük Portekiz, kendisine özgü dili, gelenekleri, karakteri ile Avrupa kıtasının en batısında böylece doğar.

Kral I. Pedro’nun aynı salonda ve aynı usluptaki lahti
Kral I. Pedro’nun aynı salonda ve aynı usluptaki lahti

91.470 kilometrekare ile yaklaşık olarak Türkiye’nin onda biri büyüklüğündeki Portekiz, I. Afonso Henriques yönetiminde 1149’de güney sınırındaki Algarve bölgesini Emevi’lerden geri alır. Bu savaşta kendisine yardım eden Cistercian mezhebinden Bernard of Clairvaux’a minnettarlığının karşılığı olarak Alcobaça’da manastır ve kilise kompleksi yapımı için bir alan verir. Böylece Avrupa’da, ortaçağda yapılan ve Cistercian mezhebine bağlı en güçlü dini kompleks yaratılır. Kompleks zengin bir cemaati çevresinde toplamış, dini eğitimin o yıllardaki en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Fransa’dan gelen Cistercian papazların tahta barakalarda başlayan zorlu çalışmaları ile 1178’den itibaren manastır bölümü yükselmeye başlar. Çevre birimlerden olan, papazların yaşam alanı, taş binalar yapılır. Muhteşem kilise binası ancak 1252’de tamamlanabilir. Emevilerin elinde bulunan toprakların ele geçirilerek, Portekiz Krallığının kurulması onuruna inşa edilen bu dev eserin yapımı, daha sonraki yüzyıllarda da devam eder. 13. yüzyılda Kral I. Dinis’in emri ile Sessizlik Manastırı ilave edilir. Kütüphanesi her ne kadar ortaçağın en büyüklerinden biri haline geldi ise de Napolyon işgali esnasında yağmalanmaktan kurtulamaz.  Joao de Castilho Manastırı bölümü, rahip Joao Turriano’nun barok stili evi, giderek büyüyen ve önem kazanan kompleksin dikkati çeken diğer eserleri olur. Alcobaça’nın hikâyesi Portekiz’in tarihi ile birlikte şekillenerek günümüze kadar gelir.

Alcobaca ic 4

1411’de Portekiz tahtına oturan I. John, İber Yarımadası’nı Emevilerden kurtarma hareketinin hız kazanmasına katkıda bulunur. Bu savaşlarda karşılıklı alınan esirler, ya değiş tokuş için kullanılmış ya da satılmış. Avrupa kıtasında ilk esir ticaretinin başlaması bu tarihlerde ve Portekiz’de olur. Kral I. John’un eğitime önem veren yaklaşımı, büyük oğlu Edward’ın şair ve yazar olmasını, ikinci oğlu Henry’nin ise deniz ve gemicilikte uzmanlaşmasını sağlar. Böylece Portekiz, güçlü, denizci, kâşif, sömürgeci ve zengin Portekiz olarak yeniden doğar.

O tarihe kadar denizciler kıyılardan fazla açılmaya korkuyorlardı. Çünkü neredeyse iri bir balıkçı sandalı kadar olan gemiler, denize açıldıklarında, deniz canavarlarının onları yutacağına inanıyorlardı. Bununla ilgili pek çok gemici hikâyesi dolaşıp duruyordu gemiciler arasında. Kim bilir belki de doğru idi bu hikâyeler, belki de zaman zaman gemilerinin boyunu aşan okyanus dalgaları idi deniz canavarı sandıkları. Hazır söz deniz canavarlarına gelmişken, zaman zaman eski zaman gemicilerini haklı çıkartacak olaylar da olmuyor değil Dünyamızda. Hani Doğu ve Güneydoğu Asya ülkelerinin çok ünlü ejder figürleri vardır ya, işte tam ona benzeyen bir balık türü varmış eski zaman denizlerinde. Deniz yılanı adı da verilen bu canlının temsili resimleri Çin, Kore, Tayland, Laos, Kamboçya, Myanmar gibi pek çok ülkenin eski tapınaklarını da süsleyen ejdere çok benzemekte. Olta ve ağ ile yakalanamadığı söylenen bu canlının 1940’lı yıllarda Mekong nehrinde yakalanan son örneklerinden biri 12 kişi tarafından taşınılabilen 7,6 m. uzunluğunda ve 272 kg. ağırlığında imiş. Hatta son yıllarda Vietnam’da yakalanan dev bir balığın görüntüleri de günümüz denizcileri için bile ürkütücü olabilir. Belki de dev deniz canlıları vardı da artık türleri tükenmekte idi, Gemici Henry olarak tarihte yer alan Prens Henry’nin doğduğu yıllarda kim bilir? Henry, deniz canavarlarının olmadığını, denizlere açılabileceklerini söyledi ve ilk denizcilik okulunu kurdu. 15. YY.’ın başlarından itibaren Porto’da tersaneler inşa edilerek gemi yapımına hız verildi.

Portekiz kuvvetleri, 1415 senesinde Fas’ta bulunan Ceuta’yı alarak ilk sömürgecilik hareketini ve büyük Portekiz İmparatorluğunun kuruluşunu başlatmış oldular. Kimsenin yaşamadığı Madeira Adası, 9 Azor Adası, Fas sahilleri, Moritanya, Gine, Cape Verde, Fernao Pao, Sao Tome, Principe, Annabon sırasıyla Batı Afrika sahillerinde ele geçirilerek kolonileştirildi. Ele geçirilen yerlerde Rabat, El Jadida, Essavera vb. gibi Portekiz kaleleri inşa edilerek keşif yollarının ikmal ve güvenlik noktaları güçlendirildi. 1460’de Gemici Henry’nin ölümü ile 10 yıl kadar yavaşlayan keşifler, Portekiz’in geleceğinin sömürgeler elde ederek zenginleşmek olduğunun anlaşılması üzerine 1470’li yıllarda yeniden hız kazandı.1484’te Kristof Kolomb tarafından sunulan, batıya gidilerek Hindistan’a ulaşılması teklifi ciddi bulunmadığı için reddedildi. Aynı teklifi, o tarihlerde Emevileri Endülüs’e kadar sıkıştırmış olan, Kastilya Kraliçesi İsabelle ile Aragon Kralı Ferdinand’a yapan Kristof Kolomb, kendisine verilen üç gemi ile 1492’de Batıya doğru yola çıkmıştı. İber Yarımadası’nın bu iki gücü, Dünya denizlerini keşfetme konusunda çatışmaya başladılar. Papa’nın önderliğinde yapılan Tordesillas Antlaşması ile 7 Haziran 1494’de Dünya denizleri, Cape Verde’nin 1100 mil batısına kadar Portekiz’in, daha batısı ise İspanya’nın keşiflerine açık olacaktı. Böylece Dünyanın neresinde olduklarını bile bilmeyen farklı insan topluluklarının, kendi halinde yaşadıkları koskoca Dünyamız, Avrupa’nın bu iki krallığının Dünyamızı keşfedip sömürgeleştirmesi tarihine ortak oldular. Ulaşılan topraklarda yerlilerin Hristiyanlığı anlamadıkları veya kabul etmedikleri için topluca öldürülmeleri, ölesiye çalıştırılmaları, yakalanıp köle pazarlarında satılmaları böyle başladı. Dünyamız hikâyesinde bu ülkelere zafer ve zenginlik getiren her keşif, yerli topluluklara kan, ölüm ve felaket getirdi.

Portekiz’in Afrika kıtasının batı sahillerinde güneye doğru giderek hızlanan keşifleri, 1487’de Bartolomeu Dias’ın Cape Burnu’nu dönüşü ve 1498’de Vasco de Gama’nın baharat cenneti Hindistan’da Cochin’e varması ile amacına ulaştı. Ama öyle coşmuştu ki Portekiz’in zenginleşme ve ele geçirme isteği, hızını alamayan Portekizli gemiciler tüm Afrika ve Hindistan kıyılarını çepeçevre dolaşıp Madagaskar, Kızıldeniz, Seylan, Tayland, Macao, Malaka, Molucas Adaları, Endonezya, Çin’in Canton Bölgesi ve Filipinler’de üsler kurdular. Hatta Japon adalarına ilk ulaşan Avrupalı denizciler oldular.

Alcobaça Manastır Kompleksi, Portekiz`in gotik stili, Roman Katolik ortaçağ manastırı
Alcobaça Manastır Kompleksi, Portekiz`in gotik stili, Roman Katolik ortaçağ manastırı

Bu keşif ve işgaller esnasında Portekiz için hoş bir sürpriz ise 1500 yılında Bartolomeu Dias’ın da bulunduğu 15 gemilik bir filonun komutanı, Tordesillas Antlaşması’na konu olan 1100 millik uzaklığa gitmek istedi. 1100 mile henüz ulaşmamışlardı ki bir karaya çıktılar. Burasını Portekiz toprağı ilan ettiler. Daha sonra anlaşıldı ki, burası Güney Amerika kıtasındadır. Böylece şimdiki Brezilya toprakları Portekiz’in oldu ve günümüzde tamamı İspanyolca konuşan ve eski İspanyol sömürgesi olan Orta ve Güney Amerika ülkelerinin yanında sadece Brezilya’da Portekizce konuşuluyor.

Tarih, zamanın akışı içinde yazılırken, ülkelerin de talihinin döndüğü anlar vardır. Taht üzerinde veraset kavgaları ve İspanya Krallığı ile akrabalıklar 1580 yılında İspanya’nın Portekiz’i işgalini getirdi. 1640’e kadar 60 yıl süren işgal, Portekiz’in denizlerde ve sömürgelerinde hâkimiyeti kaybetmesine neden oldu. Talihin bir cilvesi olarak, Avrupa’da o tarihlerde yeni doğan bir ülke olan Hollanda, 1602’den itibaren sıra ile ve hızla Portekiz’in tüm sömürgelerini ele geçirdi.  Şaşkınlık verecek bir hızla Dünya yeniden çehre değiştiriyordu hem Avrupalılar hem de sömürgelerin talihsiz yerli halkı için. Portekiz ise, o tarihe kadar Fransa, İspanya, İngiltere arasındaki siyasi dengeleri sık sık değiştiren anlaşmazlıklar, savaşlar ile uğraştı. 1755’deki büyük deprem felaketi ve arkasından gelen yangın ve tsunamiden çok fazla etkilendi. Ekonomisi çökme noktasına geldi.

Doğal afetler, ülkeler, krallıklar, işgaller, savaşlar ve tarih zaman doğrusunda harmanlanırken, Alcobaça da eğitim, bilim, din konularında zamanın koşullarına uygun biçimde yaşamını sürdürmekte idi. Doğanın ve zamanın yıprattıkları onarılmakta, aynı mimari zarafet ile eklemeler yapılmakta idi.

Alcobaça iç salon
Alcobaça iç salon

Bu arada Alcobaça Dini Kompleksi, dini bir eğitim ve güç merkezi olmanın yanında, din adamları kadar kralların ve yakınlarının da izlerini yapısında bulundurmaktadır. Hemen tüm kilise ve katedraller, kiliseye bağışta bulunan dindar kişilerin, kiliseye hizmetini adayan din adamlarının, ülkesine hizmet eden kâşiflerin, bilim insanlarının mezarlarına ev sahipliği yapar.

En aristokrat misafirler ise krallar ve kraliyet aileleridir. Alcobaça da bu anlamda en zengin dini komplekslerden biridir. Kral I. Pedro, II. Alfonso, III. Alfonso ve kraliçelerin mezarları ile birlikte ünlü Portekizli şair ve yazarların da mezarları bulunmaktadır.

14. yüzyılda anıt mezar mimari özelliği, yüksek mezar ve üzerinde melek betimlemeleridir. Olağanüstü güzel sanatsal kabartmaların yer aldığı yüksek mezarlarda zamanın üstün görsel zevkini izlemek mümkündür. Alcobaçanın mezarlar bölümünde dikkati çeken bir salon Kral I. Pedro ile asalet unvanı olmayan Ines de Castro’nun aynı zarafetle inşa edilmiş, karşılıklı yerleştirilmiş mezarlarına ayrılmıştır. İşte tam da bu noktada, manastırın taşına toprağına karışmış hüzünlü bir aşk hikâyesi ile kesişti yollarımız. Kadın ile erkeğin evrensel hikâyesi, aşkı, özlemi, kavuşamamalardan yola çıkan ve zamanın sonsuzluğuna uzanan birlikteliği yolumuzu kesti.

Öğrendik ki, Kral I. Pedro’nun veliaht prensliği esnasında eşi İspanyol Prensesi ile birlikte İspanya’dan gelen Ines de Castro, soylu bir İspanyol ailesinin güzel kızı idi. Portekiz Prensi ile evlenen İspanya Prensesinin hizmetinde bulunma onuruna layık görülmüş ve ailesinin gurur kaynağı olmuştu. Öyle ya bu siyasi anlamda da çok önem taşıyan evlilikte, başka bir ülkeye gelin giden Prensesinin en yakını idi Ines. Ancak yaramaz Eros yapmıştı yine yapacağını. İki parmak sağa doğru çeviriverince okunun yönünü, genç Prensin kalbi karısı Prenses yerine Ines de Castro’ya kayıvermişti. Ines’in de kalbi Prensi her gördüğünde pır pır edince, olanaksız bir aşkın hikâyesi satır satır yazılmaya başlamıştı aralarında. Gizli gizli başlamış, ama hangi aşkın alevi uzun süre gizlenebilmiştir ki? Elbette meraklı bakışlara yakalandı birbirini arayan gözler, heyecanla pembeleşen yanaklar. Önce yakın çevrede duyuldu, daha sonra halka halka yayılarak baba Kralın kulağına kadar gitti, bu yasak aşkın öyküsü. Tüm engellere rağmen engellenemeyen bu aşk, ayrılıklar, hasretler, cefalar içinde devam etti. Prens eşinden ayrılamazdı, çünkü Katolik idi. O tarihte Katolik Kilisesi eşlerin ayrılmasına kesinlikle izin vermemekte idi. Prens ve Ines’in iki kızları ve iki oğulları dünyaya gelir. Büyük oğulları kısa ömürlüdür ve küçükken onu kaybederler. Tam bu esnada Prensin eşi vefat eder. Engel kalkmış gibi görünse de bu kez baba kral IV. Alfonso bu evliliğe kesinlikle karşı çıkar. Hatta daha da ileri gider ve Ines’i aforoz ederek Coimbra’daki Santa Clara a Velha Manastırı’na yollar.

Alcobaça-iç (3)
Alcobaça iç görünüm, koridor

Sonrası, Veliaht Prens’e, babası tarafından başka bir eş seçmesi yolundaki baskılara sahne olur. Ancak Prens kararlıdır. O hayatının kadınını çoktan seçmiş, yaşamını ona adamıştır. Tüm yolların kapanması kral IV. Alfonso’yu deli etmiş, tahtının varisi sevgili oğluna söz geçirememek ise onurunu zedelemiştir. Prensin uzaklarda olduğu bir gün üç adamını Santa Clara a Velha Manastırı’na göndererek küçük oğlunun gözü önünde zavallı Ines’in başını kestirir. Yıl 1355. Acılar içinde geçen iki senenin sonunda kral IV. Alfonso ölür. Acılı Veliaht Prens I. Pedro adı ile kraliyet tahtına oturur. İlk işi katilleri yakalamak olur. İki tanesini yakalar ve halkın önünde öldürür. Tüm acısını çıkarırcasına cesetlerini un ufak eder. Ines’i eşi kraliçe olarak ilan eder. Naaşını törenle Alcobaça Manastırında şimdi bulunduğu yere gömer. Ona, sanat şaheseri bir mezar yaptırır.  Bu harika yüksek mezar, Ines’in katillerini betimleyen yaratıkların üzerinde yükselir. Dört tarafında bulunan ve yaşamından kesitler veren mermer kabartmalar hayranlık uyandırmaktadır.  Coimbra’ya gönderilişi, çocukları, katledilişi bu mermer ayrıntılarda yürek burkan bir gerçekçilikle canlandırılmış. Mezarın üst kısmında ise meleklerce korunur şekilde temsil edilen Ines’in mermer bir heykeli uzanmaktadır. Bu heykel kraliçelik tacını taşımaktadır. Yaşamında sevdiği erkeğin yanında bu onura erişemeyen Ines de Castro belki de bu tacın altında huzurla uyumaktadır.

Kral I. Pedro, aşkını ve çocuklarını yasallaştırmak için Papa’dan Ines ile evliliğinin tanınmasını talep eder. Fakat bu evliliğin kilisede olmadığı gerekçesi ile Papa talebini reddeder. Kral I. Pedro’nun çabaları sonuç vermez ve oğlunu varis yapması mümkün olmaz. O ise başka bir kadın ile evlenmeyi reddeder ve “Ebediyete kadar beraberiz” diyerek Ines’in mezarının karşısına kendi mezarını yaptırır. Alcobaça’da Ines ve Kral I. Pedro’nun mezarları bir salonda karşılıklı durmaktadır. Kralın mezarı kraliyeti temsil eden aslanlarca taşınmaktadır. Aynı mimari tarzda yapılan mezarı, yaşamını ve Ines ile beraberliğini temsil eden harika mermer oymalarla süslüdür. Kral da aynı Ines gibi mezarın üzerinde başında tacı ve koruyucu melekleri ile mermer bir heykel olarak uzanmaktadır. Bu salon ölümsüz bir aşka adanmıştır.

Ölümünde sonra oğlu ve kızlarından biri taht üzerinde hak iddia ederlerse de başarılı olamazlar. Böylece bu hüzünlü, hatta hüzünden de öte acılı hikâye son bulur ve Portekiz tahtı başka bir sülaleye, Avis sülalesine geçer. Alcobaça’nın eşsiz avlularından, süslü koridorlarından, kralların sonsuz uykularına daldıkları mezar odalarından, 1810-1811 arasında geçen Napolyon orduları her ne kadar hasar vermiş olsa da, Unesco Dünya Mirası Alcobaça Manastır Kompleksi, yüzyıllar süren bir tarih dilimi içinde, süregelen gelişmesi, mimari özellikleri ve ayrıntılardaki baş döndüren sanatsallığı ile ışık saçmaktadır. Belki de bu, hiç bir engelin sona erdiremediği büyük bir sevginin sonsuzluğa uzanan aksidir kim bilir? 

Anılarıma,  dillere destan hikâyesi ile birlikte yerleşen Alcobaça’yı sizlerle buluşturmak, ruhuma inanılmaz bir huzur verdi inanın. Yüzyıllar önce yaşanan ve hala anılan bu eşsiz ve güçlü sevda, daha çok sayıda insanın yaşamına karışıp anılarak onurlandırılmayı hak ediyor bence.