Her insanın sevdiği, zevk aldığı konular, nesneler birbirinden farklıdır. Hangimizin özel zevkleri yok ki? Kimimiz kitapları çok sever ama içinde bazı kitaplar vardır ki bir daha okumayacak bile olsak, onları kitaplığımızda tutmak isteriz. Koleksiyoncular, akla gelen gelmeyen pek çok nesnenin koleksiyonunu yaparlar. Ama o nesnelerden bazılarını daha çok severler. Koleksiyonu satsalar veya bağışlasalar, kalpleri ikiye bölünür bazı parçalar için. Hem bütünün güzelliğini bozmak gelmez içlerinden, hem de anılarında ayrı yeri olanlardan ayrılmak istemezler. Dağcılar örneğin, pek çok zirve yaparlar da spor adına, bazılarını unutamazlar. Sevgiyle anarlar, hatta geçmişte kalan bir sevgili gibi sızım sızım özlem sezilen cümlelerle anlatırlar. Örnekleri fazlalaştırmak mümkün ama lafı fazla uzatmadan, bencileyin iflah olmaz gezginlere getireyim. Herkesin çok sevdikleri olur da gezginlerin olmaz mı? Gezginlerin de çok sevdikleri vardır. Çok sevdikleri ülkeler vardır, unutamadıkları şehirler, gönül verdikleri nehirler, heyecanla andıkları dağlar, korkularının artık böbürlenmeye dönüştüğü tehlikeli maceralar. Gezginlerin vazgeçemedikleri yollar vardır, hep hayal edip bir türlü gidemedikleri, gidip de geri dönmek istemedikleri uzakları vardır.


Ben, gezgin ruhumu kanatlandıranlarını, sarsanlarını, yüreğimi heyecanla çarptıranlarını, yani ‘’çok sevdiklerimi’’ bu satırlarda sizlerle dilimin döndüğünce, kalemim yettiğince paylaşmak istiyorum. İşte bunların en sevgililerimden biri de Vietnam’dır.
2000’li yılların başında idi Vietnam ile ilk tanışmam. Henüz Batı dünyasına açılmamış, savaş yaralarını sarmaya çalışırken tanıdım Vietnam’ı. İlk gidişimizde eski adı Saygon olan ve yeni adını Vietnam’ın kurucu önderi Ho Chi Minh’den alan, Ho Chi Minh Şehri vardı programımızda. Gördüğümüz, mahalle aralarında hâlâ simsiyah bombardıman izleri taşıyan yıkıntılarla, ayağa kalkmaya çalışan yoksul insanlar şehri idi. Bir de Çin’de doğup Asya kıtasında 4’300 km. akarak Çin, Laos, Tayland, Kamboçya’yı geçip Vietnam’da Güney Çin Denizi’ne ulaşan Mekong Nehri’nin Deltası. Mekong Deltası, Vietnam Savaşını konu alan filmlerden hatırladığımız gibi sıcak, verimli ve yeşildi. Saygon civarında, yıllarca ve tonlarca bombalanan, Kuzey Vietnam yanlısı Vietnamlıların saklandıkları, yaşadıkları ve savaştıkları Cu Chi yeraltı tünel ağı da gezi programımıza dahildi.
Vietnam’a daha sonra birkaç kez daha gitmek kısmet oldu çeşitli vesilelerle. Dünya Mirası Halong Bay, başkent Hanoi, Çin sınırına dayanan Sapa Dağları ile ülkenin Kuzeyi, Hoi An, eski kraliyet başkenti Hue, insanları olağanüstü güzel, hoş çiçek kokuları ile akan Parfüm Nehri ile orta Vietnam ve Ho Chi Minh şehirli, Mekong Deltalı güney Vietnam. 150 yıllık Fransız sömürge yönetiminin tarihini bilen, Amerikan savaşını yaşamış, yüzü kırışıklar içinde gülümseyen, görmüş geçirmiş rehberimizin yerini, yeni yetişen kuşaktan genç rehberler aldı.
On yılı devirdiğinde tarih, her şeyin hızla değiştiğini gördüm. Gençler artık 7 Mayıs 1954 tarihli ve Fransız sömürge yönetiminin sonunun başlangıcı olan, onurlu Dien Bien Phu Zaferini pek de önemsemiyorlardı. Varlıklarını, orada can verenlere borçlu olmalarına rağmen. Amerikan savaşını ve dünyayı şaşkına çeviren zaferi de pek bildikleri söylenemezdi. 17. paralel ve DMZ (askerden arındırılmış bölge) de onlar için bir anlam taşımıyordu. Para kazanıp Batı dünyasının özendirici ürünlerini almaya odaklanmışlardı. Artık kızlar şampuan kullanıyordu saçlarını yıkamak için. Annelerinin otlardan elde ettikleri suları kullanmıyorlardı. Kalçalarına kadar simsiyah, dümdüz saçları ile tanımış, sevmiştim geleneksel giysileri içinde Vietnamlı kızları. Oysa giderek şampuanlar ve boyalar bozduğundan uzamakta zorlanıyordu güzelim saçları.


Dev oteller neredeyse tüm sahillerinde idi. Özellikle orta Vietnam’ın neredeyse bin kilometre boyunca uzanan eşsiz kumsallarını beş yıldızlı, dünyaca tanınmış otel zincirleri dolduruyordu. Ve insanlar turistik tesislerde iş kapabilmenin telaşını yaşıyorlardı artık. Oysa 13-14 yıl önce tek bir otoyol vardı Saygon’u Hanoi’ye bağlayan. Tek tük, her tarafı dökülen otobüsler, saatte 20 km. hızla gidebiliyorlardı. Çokça bisiklet ve manda arabası görülüyordu. Sabah gün doğarken yola çıkan manda arabaları ile özgürlüğün tadını çıkartarak çiftçiler, pirinç tarlalarına yollanıyorlardı çoluk çocuk. Akşam güneş batarken, tepeleme pirinç sapı yüklü manda arabaları ile yorgun argın evlerine dönüyorlardı. Çok fakirdi bu güzel ülke, hemen herkes eski otomobil lastiğinden kesilmiş terlik giyiyordu. Ama neredeyse bin yıldır özgürlüğü için savaşan bu halk, artık özgürlüğü yudumluyordu. Her hallerinden belliydi bu.


Büyüleyici doğası, Çin Denizi’ne yaslanan ince uzun kumsalları, tarihi, insanları, gelenekleri, yemekleri, onurlu duruşları, her şeyini sevmiştim Vietnam’ın. 10 – 15 yıl içinde gözlemlediğim değişimi ile birlikte belki de bir ara daha uzun yazmalıyım sizler için çok sevdiğim Vietnam’ı. Bu yazımda ise Vietnam’ın çok ilginç köşelerinden biri olan Dalat Şehrini ve özelliklerini paylaşmak istiyorum sizlerle.
Orta Vietnam’daki Dalat şehri, anılarımda pek çok anlam ve nesne ile birlikte dans eder gibidir. Bunlardan ilki, bir Vietnam kenti gibi değil de, tipik bir Avrupa hatta Fransız kenti görüntüsü sergilemesidir. Fransızların dönemi Vietnam’ı sömürge yapmaya başladıkları 18. Yüz Yıl sonlarından Vietnam’dan ayrıldıkları 20. yüzyıl ortalarına kadar 100 yılı aşkın sürmüş. Vietnam’a kalıcı olarak bıraktıkları pek çok şeyden, bence en önemli ikisi, Dalat Şehri ve Dünyada giderek ünü daha çok yayılan Vietnam mutfağıdır. Vietnam mutfağı, gerek sunumundaki zarafet gerekse Fransızların harikulade soslarının yerel tatlarla harmanlanmasıyla oluşan çok zengin ve özgün bir mutfaktır. Bu özelliğiyle farklı bir inceleme ve yazının konusu olmayı da hak etmektedir.
Dalat’a gelince zarif mimarisiyle, engebeli bir arazide göller, tepeler, şelaleler arasına nadide çiçeklerle yerleştirilmiş bir buket gibi görünür. Vietnam’ın pek çok yöresini gezdiğimiz halde Dalat’ı görmek kısmet olmamıştı. Sonunda Nha Chang ve Dalat şehirlerini de görmeyi planladığımız bir gezi yapabilmiştik. Dalat’a yağmurlu bir akşamüstü, sisler arasında girdik. Eğimli damlar ve çiçeklerle süslenmiş balkonlar, rengârenk bakımlı bahçeler, Fransa’da veya İsviçre’de bir dağ kasabasına vardığımız duygusu ile karşıladı bizi. Bu güzel şehri, ertesi günü ışıl ışıl bir güneş ile birlikte gezmeyi dileyerek otelimize yerleştik. Ertesi sabah, güneşin şen pırıltıları eşliğinde kahvaltımızı tamamlamıştık ki, dün otel yakınında karşılaşıp anlaştığımız motosiklet-taksi sürücüsü yanında bir arkadaşı ile göründü.

Motosiklet taksiler Vietnam’da çok yaygın. İlk geldiğimiz 2002 yılında, ulaşım daha çok bisikletler ile sağlanıyordu. İnanılmaz bir bisiklet kalabalığı şaşırtıcı bir disiplin içinde gider gelirdi. Onlar özellikle kavşaklarda birbirine çarpmadan ve karışmadan giderlerken, biz yabancılar şaşkınlıkla aralarından sıyrılmaya çalışırdık. Bu arada söylemek gerekirse bisiklet de Vietnam’a Fransızların armağanıdır. Yıllar içinde bisikletlerin hemen tamamı motosikletlere dönüştü. Şimdi bisiklet sayısı çok azaldı. Daha hızlı, daha gürültücü motosikletler caddeleri ve kavşakları esir aldı. Artık trafik ışıklarının düzenlediği kavşaklarda yeşil ışık yandığında arı kovanı vızıltısının orkestra boyutu ile harekete geçen motosikletler bir anda yanımızı yöremizi kaplıyor. Kavşaklarda yayaların karşıya geçme istekleri zorlu bir uğraş sonucu gerçekleşebiliyor. Hatta Ho Chi Minh yani eski adıyla Saygon’un giderek büyüyen trafiğinde ve pek çok kavşakta trafik polisleri turistleri motosikletlerin arasından geçirmek için nöbet bekliyorlar. Ayrıca motosiklete aynı anda binebilecek insan sayısında da rekor, sanırım Vietnamlı motosiklet kullanıcılarındadır. Ben dört çocuklu bir ailenin bir motorsiklet üzerinde toplam altı kişi olarak seyahat ettiklerini görünce gözlerime inanamadım. Onları fotoğraflamaya çalışırken de motosiklet selinden zor sıyrılabildim. Bu motosiklet yoğunluğu içinde toplum, gereksinimlerine uygun oluşumları her yerde olduğu gibi burada da yaratmış ve motosiklet-taksiler türetmiş. Turistleri 1-2 dolara, büyük ihtimalle kendi vatandaşlarını çok daha uygun fiyatlara gidecekleri yere ulaştırıveriyorlar. Biz de bundan ilham alarak iki motosikleti sürücüleri ile kiralayıverdik. Daha sonra öğretmen olduklarını öğrendiğimiz iki arkadaş ek gelir elde etmek için çalışma saatleri dışında motosikletleri ile taksicilik yapıyorlarmış. Biz de hem kolay ulaşım sağlamak hem de Vietnam’a özgü bir deneyim yaşamak için bu yolu kullanmaya karar vermiştik. Şehrin ilgi çekici ve turistik detaylarını görmek üzere günlük 20’şer dolara kiraladığımız motosiklet-taksilerimizin sürücülerinin arkasına atladık ve Dalat maceramız başladı.
Vietnam, kuzey komşusu Çin gibi bir ipek ülkesi. Çok kaliteli ipeklerini ülkenin her köşesinde görmek ve satın almak mümkün. Yerel rehberler, turist gruplarını hemen her şehirde ipek ve ipekten yapılma ürünlerin sergilendiği ve satıldığı mağazalara götürürler. Dalat turumuzdaki sıra dışı yerel rehberlerimiz de bizi önce bir ipek imalathanesine götürdüler. Her zamanki gibi bir mağaza beklerken bu kez gerçek bir üretim yeri bulduk karşımızda. İpekböceği kozaları büyük yığınlar halinde bambu tepsilere tepeleme yığılmıştı. Binlerce, on binlerce koza, bembeyaz yığınlar halinde tepsilerde ve tepsiler de özel yapılmış raflarda işlenmeyi bekliyordu. Bilindiği gibi ipek böceği kozasının krizaliti içinden çıkmaya yani ipek ipliklerini kesmeye başlamadan işlenmesi gerekiyor. Bu ise on binlerce – yüz binlerce krizalitin kendi yarattığı ipeğe kurban edilmesi demek. Serin akşam esintilerinin tene dokunuşu gibi ipek, şırıl şırıl genç kız eteğinde akıveren ipek, görkemli hükümranlık gösterilerinin ihtişamı ipek…

Binbir özgün cümle kurulabilir ipek için ama ipeğin öyküsü, minik bir tohumdan başlar, sıcak suda haşlanan krizalitlerin ölümü ile sanata doğru yola çıkar. Vietnamlı kadınların küçük ellerinin ince parmakları becerikli hareketlerle bu yolculuğun hazırlığını yapıyordu, işte bu fabrika dedikleri depodan bozma imalathanede. Hızla hareket eden eller, kozaların ipek uçlarını buluyor, birleştirdikleri iplik demetini makinelerin dönen makaralarına bağlıyorlardı. Ham ipek ipliğinin sarılması böyle oluyormuş işte. Minicik bal arılarının sürekli hareket ederek uçup gidip gelerek petekleri tadına doyulmaz bal ile doldurması gibi makaralar hızla güzelim ipek iplikleri ile dolgunlaşıyordu. Bambu tepsiler boşaldıkça bobinler ipek ile tombullaşıyordu. Biz ipeğe yabancı sayılmazdık. Uzak doğuda, Vietnam, Çin hatta Orta Asya gezilerimizde pek çok ipekli kumaş dokuma tezgâhı görmüştük. Dokularına, desenlerine, yerel işlemelerine hayran kalmıştık. Hatta Çin gezimizde, doğanın bir cilvesi sonucu, iki krizalitin iplikleri birbirine dolanarak tek kozayı sardıklarında, bunlardan ipek iplik elde edilemediğini öğrenmiştik. Peki bunlar ziyan mı oluyordu? Elbette hayır. Kozanın üstünden soyularak alınan bu ipek yumakçıkları kat kat sıralanıp, ıslatılıp, gerilerek ipek yorgan yapılıyordu. Hatta kışın sıcak, yazın serin tutan, statik elektriklenmeden vücudu koruyan bu yorganlardan satın almıştık.
Çin’de olduğu gibi Vietnam’da da dokumanın her çeşidi yanında rengarenk ipek ipliklerle işlenerek yaratılan harikulade tablolar bizi güzellikleri ile hayran bırakmıştı. Vietnam’da karşılaştığımız bir uygulama da bizi ayrıca etkilemişti. Vietnam Savaşında yetim kalan çocuklar ve ailesini kaybedip bakacak kimsesi olmayan sakatlar için rehabilitasyon atölyeleri kurulmuş savaş sonrasında. Burada eğitilen bu talihsiz insanlar, rengarenk ipek ipliklerin şifası ile yaşama bağlanmışlar. Harika manzaraları, nefis figürleri, güzel çiçekleri ipek ipliklerle öğretmenlerinin gözetiminde işleyerek sanat eseri tablolara dönüştürmüşler. Yıllar içinde çıraklar ustalara dönüşmüşler. Geleneksel Vietnam el sanatlarının savaşlarla geçen yüzyıllar içinde yavaşlayan yükselişi, barış yıllarında yeniden şaha kalkmış. Yumurta kabuğu veya sedef ile süslenen lake işçiliği, manda boynuzu ve kemik işçiliği, pirinç sapı işçiliği, kuzey Vietnam’da Hoa Binh yöresinde yaygın olan beyaz iş de denilen nakış sanatı, ipek işleme sanatı, çok yönlü ve hızla gelişen Vietnam ulusal el sanatlarından bazıları.

İpek işleme sanatında ise nahif bir ipek kumaşın bir yüzüne başka bir tablo, diğer yüzüne başka bir tablo işleyebilecek kadar ustalıkta zirveye tırmanan sanatçıların bulunduğu, kendisine ait özel bir müzede bu konuda başyapıtları toplayan, Vietnam’ın ünlü XQ firması adından söz ettirmektedir. Son yıllarda ince ipek kumaşlara incecik ipek ipliklerle üç boyutlu tablolar işlemekte, batılı zengin turistler bu tablolara binlerce dolar ödemektedir. Şimdi ise bu güzelliklerin malzemesi olan, saç telinden ince ipek ipliklerin dansı idi izlediğimiz. Hipnotize olmuş gibi izlediğimiz bu görüntülerden ayıldığımızda, başka bir üretim yerine doğru motosiklet-taksilerimiz ile yola çıkmıştık bile. Biraz sonra bir mantar üretim yerinde durduk. Derme çatma ahşap barakalar sıra sıra uzanıyordu önümüzde. Bunlardan birinin kapısından girdik. Önce karanlık, nemli ve değişik kokulu bir ortam karşıladı bizi. Gözümüz karanlığa alışır alışmaz da tavandan sarkan onlarca urgan ve üzerlerine asılmış delikli toplar gördük. Şaşkınlığımız rehberlerimizin güler yüzlü açıklamaları ile kesildi. İpler üzerindeki toplar, içine özel hazırlanmış gübreli toprak ve odun talaşı karışımının konulduğu plastik torbaların ipe asılmış hali imiş. İkinci barakada ise ipe asılı topların pembe-beyaz mantar şapkaları ile bezenmiş olduğunu gördük. Meğer özel toprak karışımı hazırlanırken mantar sporları da içine karıştırılıyormuş. Mantarların çimlenme süresince çatısına su dökülen barakalarda, ahşap – urgan – toprak üçgeninde dolaşan nem, karanlık ile birlikte mükemmel bir gelişme ortamı oluşturuyormuş mantar cinsi için. Sonuç, Vietnam mutfağının önemli besin unsurlarından biri olan lezzetli mantarlardan bolca elde edilerek lezzet imparatorluğuna sunulması oluyor tabii ki.

Gezi dediğimizin keyfi gerçekten böyle çıkıyormuş diyerek gördüklerimizden mutlu, göreceklerimizden umutlu, gezi planımızı yerel rehberlerimizin ellerine bıraktık. Yolumuz çiçek bahçelerine doğru. Dalat, bir çiçek başkenti aynı zamanda. Dağların serin havası, rengârenk, çeşit çeşit uzak Asya çiçekleri yanında, yakın coğrafyalardan tanıdığımız pek çok çiçeğin de yetişmesine uygun ortam sağlıyor. İki yılda bir düzenlenen Çiçek Festivali Güneydoğu Asya sınırlarını çoktan aşmış. Her cins çiçeğin renk renk sıralandığı bahçelerden geçip, harika güllerin dans ettiği bahçelere hayran kalarak fotoğraf çekmelere doyamadık. Çiçek bahçelerinden gözümüz arkada kalarak ayrılıp motosikletlerimize bindik. Şimdi yolumuz kahve bahçelerine doğru. Vietnam ve kahve ne zaman bir araya geldi diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Öyle ya kahvenin anavatanı Afrika kıtasında bulunan Etiyopya. Hatta Etiyopya’nın Kaffa bölgesi. Kahve, adını da doğum yeri olan Kaffa’dan almış. Ama Avrupalı ulusların baharata, porselene, ipeğe, çaya ulaşmak için denizlere açıldıkları 15, 16 ve 17. yüzyıllar, dünyada ürünlerin de kıtadan kıtaya gezmeye başladıkları yüzyıllardır. Denizciler, buldukları her ticari malı kıtadan kıtaya ama en çok da Avrupa kıtasına taşımışlar. Bu yüzyıllar aynı zamanda Avrupa’nın güçlü devletlerinin yeni keşfedilen topraklarda koloniler, sömürgeler kurmaya başladıkları yıllardır. Keşfedilen her yeni ülkenin kıymetli tarım ürünleri, farklı kıtaların farklı topraklarında ama benzer iklim kuşaklarında yetiştirilmeye çalışılmıştır. İşte dünya çapındaki bu büyük ticari hedefli uğraşlar, daha sonraki yüzyıllarda, insanların çeşitli bitkilerin doğum yerleri konusunda yanılmalarına sebep olmuştur. Dünyanın en büyük kahve ihracatçısı Brezilya, kahve ile işte böyle tanışmıştır. Beyaz tacirler, yetiştirmek üzere kahve getirmeden önce Brezilya topraklarında yaşayanların kahveden haberi bile yoktu. Vietnam da aynı şekilde uygun iklim koşulları ve verimli toprakları ile kahve bitkisi ile sonradan tanışan ülkelerdendir. Ama Vietnam da Brezilya gibi dünyanın en büyük kahve üreticilerindendir. Vietnam dünyada ikinci büyük kahve ihracatçısı ülkedir. Kahvenin, koyu yeşil yapraklı bodur ağaçları, nemli sıcak ama direkt güneş almayan toprakları sever. Çoğu zaman uygun koşulları sağlamak için yüksek ağaçların altına ekilir. Bilindiği gibi kahvenin pek çok çeşidi vardır. Kalite skalası da oldukça geniştir. Çünkü ısı farklılıkları, toprak cinsi ve içeriği, çevrede bulunan bitkilerin cinsi, ağaçların bulunduğu yükseklik gibi pek çok faktör, yetiştirilen kahvenin lezzet, aroma ve dolayısı ile kalitesini etkiler. Kalitesi de doğrudan fiyatına etkendir. 1500 metrenin üzerinde yetişen kahve, aynı topraklarda ve daha aşağılarda yetişenlere göre daha kalitelidir. İşte Vietnam’ın Dalat şehri bu konuda da yerküremizin en şanslı noktalarından biri. Dalat yakınlarındaki dağlar, kahve plantasyonları ile dolu. Bu yörede hoş aromalı Arabica kahvenin yanı sıra Robusto ve Moca türü kahveler de yetiştirilmektedir. Tepeleri hoş kıvrımlarla dolduran kahve bahçelerinde, düzgün sıralanmış koyu yeşil kahve ağaçları, yeşilden kırmızıya zıt renklerin oynaştığı kahve yüklü dalları ile ruhumuzu okşuyordu. Motosikletlerin arkasına oturmuş kıvrımlı dar dağ yollarını aşarken çok farklı bir dünyayı keşfetmeye hazırlanıyorduk. Heyecanlı yolculuğumuz bir kahve plantasyonunun demir kapısı önünde sona erdi. Güler yüzlü bir çiftçi ailesi, çoluk çocuk karşıladı bizleri. Ailenin delikanlı oğlunun rehberliğinde kahve ağaçlarının arasında dolaştık. Kahve yüklü dallara dokunduk, fotoğraflarını çektik. Kahve çekirdekleri ceviz gibi yeşil bir kabuğun içinde oluyormuş. Kahve olgunlaştıkça yeşil kabuk kırmızıya dönüyor. Tamamen kızardığında toplanıyormuş. Kurutulup dış kabuğundan ayrıldığında, bildiğimiz kahve çekirdeği elde ediliyor. Kavrulması, öğütülmesi bildiğimiz işlemler. Ne de olsa, pişiriliş biçimi ile UNESCO Somut Olmayan Dünya Kültür Mirasları Listesine girmeye hak kazanmış olan ünlü Türk Kahvesi’nin yaratıcısı bir ülkeden geliyoruz. Kahve bahçesindeki gezimiz sırasında, ana binanın yanında tek tek kafesler içinde tilkiye benzeyen hayvanlar görmüştük. Rehberimiz hâlâ onlara ilişkin bir bilgi vermemişti. Sonunda merakımı yenemeyip sordum. İşte zaman zaman çeşitli kaynaklardan öğrendiğim ama biraz da şaka gibi algıladığım bir olayın, fırtınanın gözü gibi tam ortasında olduğumuzu anladım. Vietnamda Chon ismini taşıyan bu hayvanlar, çiftçilerin, dünyanın en pahalı kahvesini üretmelerine aracı olmakta idiler. Nasıl mı? Kafeslerinde sabahtan akşama kadar bol bol kahve çekirdeklerini yiyerek ve tabii çıkartarak. Bu hayvancıkların kahve sevdikleri biliniyormuş. Keşfedilen ise kahvenin sadece dış kabuğunu sindirebildikleri, kahve çekirdeklerini ise dışkıları ile hiç bozulmadan çıkardıkları. Ama ilginç olan, sindirim sürecinde midelerinde salgılanan sindirim sıvılarının kahve çekirdeğine kattığı hoş aroma. İşte bu aroma, zengin kahve tiryakilerinin bu kahve cinsi için çok yüksek fiyatlar ödemelerini sağlıyormuş. Toplam beş kafes görmüştük. Bu cins kahvenin üretiminin çok az olduğu belli idi. Arz-talep-fiyat formülü de derhal fiyattan yana ağırlığını koyuyordu tabii. Ancak hayranlık duyulması gereken, Uzakdoğu insanının çözüm odaklı zekâsı ile üretim miktarına dahice bir çözüm bulması. Araştırmışlar ve benzer bir aroma katkısının, filin kocaman midesinde de gerçekleştiğini bulmuşlar. İri iri açılan gözlerimiz, binanın arkasında beslenen iki dev Asya filini görünce daha da büyüdü. Ziyaretimizin sonunda her üç çeşit kahve çekirdeğinden elde edilen kahveyi pişirerek bize tattırdılar. Chon hayvancıklarının katkıda bulunduğu kahve gerçekten ününe layık bir lezzet farkı ile bir kahve sever olan benden birincilik aldı. Kahvenin ardından yollara düştük yine. Dalat’a dönüyoruz.

Dalat’ın merkezinden geçerken tezgâhlara sıra sıra dizilmiş pek çok değişik sebze yanında enginar yığınları gözümüze çarptı. Ama ne yığınlar. Yüzlerce enginar, büyüleyici Uzak Doğu zarafeti ile iri yeşil güller gibi sıralanmışlardı. “Aman Tanrım” dedim, bir enginar yığınının bu kadar güzel görünebileceğini düşünmem mümkün değildi. Daha sonra bu güzelliğin kurutulmuş yapraklar halinde enginar çayı olarak karaciğer sağlığına hizmete dönüştüğünü de hayretle öğrenecektik. Deneme fırsatını da bulduğumuz enginar çayını, lezzet olarak pek önermesem de çok sağlıklı olduğunu doktor dostlarımızdan öğrendik. Biraz yorgun ama gördüklerimizin verdiği doygun bir mutlulukla otelimize dönüyoruz. Yarın yine motosikletli dostlarımız ile Dalat yollarına düşeceğiz.
Ertesi gün, güneşli bir güne uyandık. Kahvaltıdan sonra Dalat civarındaki beş büyük şelaleden biri olan Thac Voi yani Fil Şelalesine gidiyoruz. Güzel bir şelale manzarasını, ziyaretçilerin daha keyifli izleyebilmeleri için tek kişilik araçlarla roller coster benzeri bir raylı sistem kurulmuş. Çevrede kafeler, restoranlar. Turistlerden çok yerel halkın keyifli zaman geçirebileceği hoş bir yer. Fazla kalmadık, çünkü görülecek yerler var daha. Hang Nga Villa diğer adı ile Chon veya diğer bir deyişle Moon Villa yani Ay Villası. Adları çok ilginç ama inanın kendisi ve hikâyesi çok daha ilginç. Mimar Dr. Dang Viet Nga tarafından planı çizilen Crazy House, 1990-2010 yılları arasında bölüm bölüm inşa edilmiş. Mimarı 1959-1965 yılları arasında Moskova Üniversitesi’nde mimarlık eğitimi alıyor. 1969-1972 yılları arasında da doktorasını tamamlıyor. Sonra başkent Hanoi’ye dönüp Kültür Bakanlığı’na bağlı Architecture Design Instutites of the Building Ministry’de çalışmaya başlıyor. Dalat ile tanışması, çalıştığı bölümün Dalat birimine atanması ile oluyor. Yazımın başında söz ettiğim gibi Dalat tipik bir Batı Avrupa dağ kenti görünümünde. Mimari, mimarımızı etkiliyor. İklimini, yerleşimini, manzarasını seviyor Dalat’ın. “Dalat beni etkiledi’’ diyor Hang Nga Villa’nın duvarını süsleyen bir yazısında. “Süsleyen” diyorum, çünkü seçkin bir dünya görüşünü de sunuyor ziyaretçilere. Yazı şöyle devam ediyor; “Vietnam savaşlarla, özellikle 20. Yüzyılda yaşananlarla doğası acımasızca yok edilmiş bir ülke. Mimari ise yaşamın tamamlayıcısıdır. Yaşamın ta kendisi doğayı yaşamın tamamlayıcısı mimari ile buluştururken, kendi stilimde yaratıcı bir çalışma yapmayı amaçladım diyor özetle. Mimaride çok kullanılan geleneksel çizgiler, köşeler, yuvarlak hatlı dönüşler, kareler, dikdörtgenleri istemiyordum. Doğanın zengin perspektifinde çevre, çok daha farklı formlar çağrıştırıyordu. Ağaç dalı benzeri mekânların, sıcak ve konforlu odalara dönüştüğü bu yapı, keşfedilmeyi bekleyen heyecan verici bir kale gibi aynı zamanda.” Yazı şöyle son buluyor: “Kim ki özgür iradeye susuzluk duyuyorsa, onlar için burası bir gezi alanı ve mini bir otel’’.

Yapının verdiği duygular, mimarının yazısında özetlenmiş sanki. Farklı çalışan beyinler, yaşama farklı bakış açıları aralayan yaklaşımlar, zeki bir sanatçının doğaya alıcı gözüyle baktığında, sanatında vardığı çizgi. Bizi duygulandıran, heyecanlandıran, yaşama bakışımızın tozunu-toprağını havaya kaldırıp savuran bu özgün binadan ayrıldık. Dönüş yolunda Crazy House’dan çıkıp motosiklete binmiş gövdelerimiz, henüz bu çarpıcılıktan sıyrılamamışken Dalat’ın merkezinden geçip kenar semtlere doğru giderken bulduk kendimizi. Artık evler, ekili bahçeler içinde küçük köy evlerine dönüştü. Sokaklar daraldı. Rastladığımız insanlar, modern Fransız şehrine benzer Vietnam şehri insanlarından, çiftçi Vietnam köylülerine dönüşürken, motosiklet-taksilerimiz bir evin önünde durdu. Bahçe içindeki küçük evin verandasında oturan ev sahibi bizi karşıladı. Belli ki rehberlerimizi tanıyordu ve belli ki geleceğimizden haberli idi. Verandanın çevresine plastik tabureler sıralanmıştı. Ortaya yuvarlak bir ahşap masa, üstü boş olarak yerleştirilmişti. Verandanın üstünü kaplayan sarmaşık türü bir bitkiden hevenkler halinde onlarca mavi-mor çiçeklerle bezeli salkımlar sallanıyordu. Dostça karşılanmaktan mutlu, gerçek bir Vietnam evinde bulunmaktan heyecanlı ve sürprizin ne olduğu konusunda meraklı idik. Adının Mr. Nguyen Tai olduğunu öğrendiğimiz ev sahibimiz oturmamızı bekledi, bize batı türü kutulu içeceklerden ikram etti ve sonra Vietnamca bir hikâye anlattı. Hikâyesi, ortada duran sade ahşap masaya dairdi.

Masa 70-80 yıl önce bir ahşap ustası tarafından yapılmış, biribirine benzer beş masadan biri imiş. Evin sahibi bizim ziyaretimizden on yıl kadar önce bu masayı pazarda satan ilk sahibinden satın almış. Masayı verandaya yerleştirip kullanmaya başlamışlar. Ailenin o tarihlerde ilkokul çağlarında olan çocukları komşu çocukları ile verandada masanın çevresinde koşuşup oynarlarmış. 1976 yılında günlerden böyle bir gün, ev sahibi çocukların oyununu seyrederken, çocukların “Dön, dön, dön” diye bağırarak masanın etrafında döndüklerini ve masanın tablasının da çocuklarla birlikte döndüğünü görmüş. Çocuklar “Dur!” deyince masa duruyor “Dön!” deyince dönüyormuş. Çocuklar ters yönde döndüklerinde, masa da dönüş yönünü değiştiriyormuş. Hayretler içinde kalan Mr. Nguyen Tai önce korkmuş, sonra masayı incelemiş. Masa, Barian King adı verilen bir ağaçtan yapılma, 75 santimetre çapında yuvarlak tablalı ve üç bacaklı bir masa imiş. Yuvarlak tabla, masanın ayağına bağlı bir tahta parçasının üstünde duruyormuş. Başka hiçbir karmaşık mekanizması yokmuş. Masanın sahibi defalarca denemiş. Hatta çocuklara tekrar tekrar oyunlar yaptırmış. Şaşkınlıkla bir masaya bir sahibine bakıyorduk. Rehberlerimiz şaşkınlığımızdan mutlu, gülümseyerek tepkimizi izliyorlardı. Zamanla masanın ünü çevrede duyulmuş. Meraklılar, uzmanlar masayı incelemişler, hiç bir fevkaladelik bulamamışlar. Daha sonra da masanın sihirli olduğu kabul edilmiş ve meraklılara gösterilmeye başlanmış. Ev sahibinin bu işten kârı, satılan içecekler ve ziyaretçilerin içlerinden gelen miktarda parayı ziyaretin sonunda ayrılırken ev sahibine bırakmaları. Evin sahibi masanın hünerlerini bize göstermeden önce bir anısını da aktarmadan edemedi. Masanın, her ziyaretçiyi sevmediğini, bazılarına hünerini göstermediğini söyledi. Bir gece, geç bir saatte dört kişi gelmiş. İçkililermiş ve bağıra çağıra masanın hünerini görmek istemişler. Saatlerce uğraşmalarına rağmen masa yerinden kıpırdamamış. Ama masamız çocukları hiç kırmazmış. Sıra meşhur masanın dönüşünü izlemeye geldi. Biraz şaşkın biraz inanmaz masanın başına geçtik. Ev sahibi de bizimle birlikte. Masanın başında ben, eşim ve ev sahibi üç kişiyiz ve ev sahibini can kulağı ile dinliyoruz. Önce ellerimizi masanın üzerine koyduk ve masaya “Dön, dön, dön” diye emir verdik. Ellerimizin altındaki masa tablası dönmeye başladı. Ellerimiz hâlâ masanın üzerinde olduğu için ben ev sahibinin masayı döndürdüğünü düşündüm. Daha sonra yavaşça ellerimizi masadan ayırıp iki, üç santimetre kadar masanın üzerinde tuttuk. Masaya da “Dön, dön” demeye devam ediyor bir yandan da hızlanan masa ile birlikte dönüyorduk. Sonra ev sahibi masaya “Stop” dedi ve masa hemen yavaşlayarak durdu. O anda masaya temas eden bir el yoktu. Sonra “Geri” dedi Vietnamca. Masa ters yönde dönmeye başladı ve giderek hızlandı. Yine masaya dokunan yoktu. Bu deneyi ev sahibi olmadan da bir kaç kez yaptık. Tam bu sırada 15-20 kişilik bir Japon turist grubu gürültü ile verandaya doluştu. Onlar da yerel rehberleri eşliğinde, masayı görmeye gelmişlerdi. Biz kenara çekildik, bu kez Japon turistleri ve şaşkınlıklarını gözlemledik. Birkaç kişi inanamadıkları bu olay hakkında ev sahibini soruları ile sıkıştırdılar, bazıları da masayı incelemeye aldılar. Bunun üzerine ev sahibi masanın tablasını kaldırdı ve bir plastik taburenin üzerine oturttu. Taburenin üstü geniş olduğu için sürtünme yüzeyi bu kez daha fazla idi. Masa komutlar ile aynı şekilde döndü. O anda hayretle fark ettim ki komutun hangi dilde söylendiğinin de önemi yoktu masa için. Gürültücü Japon turist grubu, geldikleri gibi hızla ve gürültü ile verandayı boşalttılar. Rehberlerimiz bize bir sürpriz yapmışlardı gerçekten. Aklımız karmakarışık noktaladık bu güzel Dalat gününü. Ertesi sabah uyandığımda karmakarışıklığım yatışmamıştı. İnanmak ile inanmamak arasındaki eşikte takılı kalmıştı aklım. Ne biz masaya neler olduğunu anlayabildik ne ev sahibi bize nasıl olduğunu anlatabildi ama Nguyen Tai’nin en büyük isteğinin, masasının bilim insanları tarafından incelenmesi ve şahit olduğumuz olaya açıklama bulunmasıymış.
İşte Vietnam’ın Fransız asıllı güzel ve özel şehri Dalat, böyle hoş, heyecanlı, üretken, inanılmaz kimliği ile şaşırtıyor ziyaretçilerini. Daha da güzel olan, çok anı paylaşılmış eski bir dost gibi sıcak izler bırakması yüreğinizde. Yani özetle söylemek gerekirse ben, Dalat’tan ayrılırken, onu görmüş, tanımış, sevmiş ve çok özleyeceğini bilen biri olarak ayrıldım.


