Altın Kartal, gizemli ulu dağların kartalıdır. Altının ihtişamını, yabanın güzelliğini, mitoloji kahramanlarının kudretini yansıtır tüylerinin parıltısında. Keskin gagası keskin zekâ gibidir: muhteşem ve tehlikeli. Pençeleri ölüm gibi ayırır iki dünya arasını. Geçmişi çok uzak zamanlara uzanmakta, bugünü ise anlık kararlarla yaşama bağlanmakta. Yaşam adına can almakta, can vermekte.
Altın Kartal, Kaf Dağının yanında yöresinde, efsane dağların zirvesinde yaşar. Sarı yalnız bozkırın, kızıl bakır tilkileri ve gümüş simli tavşanları yavrularını büyütmekte. Hanların, hakanların şölenlerinde baş köşenin misafiri. Rivayet böyle ama: “Varalım bakalım Gerçek Dede ne söyler, ne söylerse güzel söyler.” deyip düşelim yollara. Yolumuz Moğolistan’ın Ulgii şehri. Altın Kartalın peşi sıra ırak yollar yakın oldu.
Altın Kartal Festivali, 2016 yılında 1-2 Ekim tarihlerinde Moğolistan’ın Ulgii şehrinde yapılıyordu. Festival takipçilerinin iyi bildiği bu festival için, biz de Moğolistan gezimizi bu tarihlere denk getirdik. İstanbul’dan başkent Ulan Batura uçtuk. Ulan Baturdan da Ulgii uçuşunu aldık.
Üç buçuk saatlik Ulgii uçuşumuz çok kısa sürede olup bitti sanki. Ulgii Bölgesi, Moğolistan’ın Kuzeybatı bölümünü oluşturuyor. Uygur – Sincan Bölgesi ile Çin’e, Uvs Noor Bölgesi ile de Rusya’nın Altay Cumhuriyetine komşu. Ekim’in birinci günü öğleye doğru Ulgii’ye vardık. Rehberimizden öğrendiğimize göre Ulgii 30 bin nüfuslu, yaygın yerleşimli küçük bir şehir. İçinden Khovd Nehri geçiyor. Etrafında tek tük cılız ağaçlar var. Tek katlı kulübe benzeri evler çoğunlukta. Hemen her evin yaklaşık yarım metre yüksekliğinde duvar ile çevrili küçük bir bahçesi var. Yeşilden yoksun toprakların renge hasret bahçeleri. Ne bir ağaç ne bir çiçek görünmüyor ortalıkta.
Küçük, gösterişsiz havaalanından konaklayacağımız yere kadar olan yollarda tek başına veya iki, üç kişilik gruplar halinde, bize göre ters yöne giden atlılar gördük. Üzerlerinde yerel giysiler ve kollarında ihtişamla tuttukları birer kartal vardı. Kartalların başlarına, gözlerini de kapatan tepesi sorguçlu birer deri başlık geçirilmişti.

Ulgii’de kalacağımız yer, bir evin bahçesine kurulmuş olan ve ger adı verilen silindir şekilli, kubbe çatılı Moğol çadırları. Burada oteller de var ama biz tercihimizi gerden yana kullanmıştık yer ayırtırken. Önce daire şekilli, keçe duvarlı odalarımıza yerleştik. Renkli desenlerle süslenmiş ahşap çubuklar, daire şeklindeki tavana tutturulmuş. Dairenin süslü ahşap parçaları arasındaki şeffaf plastik bölümden içeriye gün ışığı sıcak renklerle süzülüyor. Duvarlar ve yer keçe kaplı. Yerdeki keçenin üstüne kırmızının hâkim olduğu bir halı serilmiş. Duvarlarda her biri otantik desenlerle işlenmiş halı, kilim ve örtüler. Ortadaki kuzinenin borusu tavanın ortasından dışarı uzatılmış. Kenarlarda, işlemeli örtüler serilmiş iki yatak, köşede bir lavabo, kenarda tavan ahşapları ile birörnek boyanmış masa ve iki şirin tabure. Alabildiğine sert kışları ile acımasız bir kara ikliminin hüküm sürdüğü bu toprakların geleneksel evleri olan gerler, ev sahibimiz ailenin kadınlarınca bizim için süslenmiş. Buraya kadar yöresellik heyecan verici.
Ancak iş tuvaleti kullanmaya gelince biraz sarsıldık doğrusu. Çünkü tuvalet olarak gösterdikleri, bahçenin köşesinde tahta kapısı zorlukla kapatılabilen bir kulübecik. İçeride derin bir çukurun üzerine konmuş iki aralık tahta. Ortası cehennem kuyusu. Koku bir yana düşme tehlikesi var. Düştün mü çıkamazsın. Çıksan da hayır etmezsin. Öyle bir tuvalet ki “anlatılmaz yaşanır” denilen cinsten bir şey. Kapının hemen yanındaki duvara, ucu kesilmiş plastik bir bidon asılmış çeşme niyetine. Yanında da duvara saplanmış bir tahta parçası üzerinde yere düşüp durmaktan her tarafı çamurlanmış minik bir sabun parçası. Bidonda su olsa hadi neyse, bidon da boş üstelik. Birbirimize baktık ve sözleşmişçesine tuvalet konusunu kapattık sessizce.
Çantalarımızı gerlerimize bırakıp tekrar arabamıza bindik ve yaklaşık 20 km. kadar uzaklıkta olan festival alanına doğru yola çıktık. Çünkü Altın Kartal Festivalinin açılış töreni başlamak üzere. Rehberimiz de bizimle birlikte tabii. Üniversite mezunu, güzel İngilizce konuşan, nazik bir Moğol delikanlı. İlk günden sevgimizi kazandı. Nazik ve dikkatli ilgisi, neredeyse sonsuzmuş gibi görünen bomboş toprakların, bizde uyandırdığı, Dünyadan çok uzak izlenimi ile çelişki yaratıyor. Festival alanına kadar olan yol boyunca bize iki gün sürecek olan Ulgii Altın Kartal Festival Programını açıkladı.

Birinci gün, kartal avcısı ile kartalı arasındaki iletişimin yarıştığı “Kartal Çağırma”, ikinci gün, kartalların av esnasında sahipleri ile uyumunun yarıştığı “Av” ve yarışmacıların at üstünde maharetlerini ve güçlerini sergileyip yarıştırdığı “Post Kapma” yarışmaları yapılıyormuş. Ayrıca ikinci günün sonunda yerel giysilerin tanıtıldığı ve yarıştığı bir bölüm daha varmış. Rehberimiz yarışma ile ilgili genel bilgiler de aktardı. Kartalların avcılar tarafından eğitilmesi, Kazak ve Moğolların ortak geleneğiymiş. Kartal Festivalleri Moğolistan’ın başka bölgelerinde de yapılıyor olmasına karşın, bu bölgede Kazak yerleşimi fazla olduğu için, festivallerin en ünlüsü olan Altın Kartal Festivali, Ulgii’de yapılıyormuş.
Festival alanına vardığımızda bizi karşılayan yaklaşık 150-200 m. kenar uzunluğu olan, beyaz taşlarla çevrelenmiş ve bir kenarını yüksek bir tepeye yaslanmış bir meydan, çevresinde bacalarından dumanlar savrulan on kadar Ger, bir köşede çift hörgüçlü Asya develeri, diğer tarafta bir kamyon kasası süslenerek oluşturulmuş festival heyeti kürsüsü ve karenin üç kenarına sıralanmış rengârenk kalabalık oldu. Tabii ara sıra ıslık çalarak esen rüzgârın dondurucu ayazını da unutmamak gerek.

Alana vardığımızda Kazak ve Moğollardan oluştuğunu öğrendiğimiz onlarca yerel giyimli atlı, deri kolluklarının üzerine yerleştirdikleri, sorguçlu başlıklarla gözleri kapatılmış, keskin gagalı, korkunç pençeli kartalları ile sıra olmuşlardı. Kocaman objektifleri ile Batılı oldukları her hallerinden belli olan kalabalık, korkunç deklanşör şakırtıları ile binlerce fotoğraf çekmekte. Sanki yaşamları çektikleri fotoğraflara bağlıymış gibi bir ruh hali içinde şakırdatıyorlar ortalığı. İtişip kakışmadan, nezaket içinde gülümseyerek geçiveriyorlar birbirlerinin önüne. Sanki başka birinin güzel fotoğraf çekmesini istemezmiş gibi. Baktık ki bakmakla olmuyor, sarılıp kameralarımıza biz de kendimize yer açtık aynı kibar gülümsemelerle. Biz de başladık onun kolu, öbürünün eli, bir başkasının kamerasının, yanına yöresine girdiği fotoğraflar çekmeye. Bir süre sonra kendime geldim ve: “Fotoğraf da ne ki fotoğraf çekeceğim diye bu benzersiz olayı yaşayamıyorum” diyerek kameramı kapatıp yanıma astım ve gözlerimi bu rengârenk görsel şölene çevirdim. İyi ki de öyle yapmışım.
Yarışmacılar arasında kimler yoktu ki? Genç kızlar, çocuklar, yaşlılar ve tabii güçlü genç kartal avcıları. Hepsinin de birer yardımcısı olduğu dikkatimi çekti. Onlar her an yardıma hazır bir dikkatle, arka planda duruyorlardı. Ansızın fotoğrafçıların bir noktada kümelendiklerini fark ettim. Atlılar içinde bembeyaz kürk kıyafeti ve başlığı ile çok güzel bir Moğol kızı vardı. Kolunda sorguçlu deri başlığı ile kocaman bir kartal tutuyordu. Bizim grubumuz da kalabalığa doğru kaydı. Güzel yarışmacının atına bağlanmış kocaman bir Türk Hava Yolları flaması vardı. Kalabalık içinde birbirimize seslendik. O da ne, aynı flamadan yarışma komisyonunun, kamyondan bozma platformunda da var. Moğolistan bayrağının yanı başında, hem de üç tane. Hatta yarışma alanının hemen yanındaki tepenin üstüne de bir tane dikilmiş. Heyecan içinde rehberimize sorduk. Yarışmanın bu yılki sponsoru Türk Hava Yolları imiş meğer. Ne alaka diye düşündük, ama Dünyanın bu ücra köşesinde Türkiye’mize ait böyle önemli bir şey görmekten de çok gururlandık doğrusu.
Biz de hemen kalabalığı yarıp, güzel yarışmacı kız, kartalı ve en önemlisi Türk Hava Yolları flaması ile fotoğraf çektirdik. O anda kamyondan bozma platformdan yapılan bir çağrı ile ortalık karıştı. Atlılar sırayı bozup platforma doğru hareketlendi. Fotoğrafçılar da peşlerinden dağıldılar. Ortalık toz duman içinde. Herkes her gördüğü yarışmacıyı çekme telaşında. Biz de durmadan fotoğraf çekiyoruz çılgın kalabalığa kapılmışız. Neyse sonunda atlılar platformun önünde toplandılar, kayıtlar başladı. Üç dilde ilan ediliyor yarışmacılara verilen numaralar. Biri Moğolca, biri Kazakça ki rakamlar ve pek çok kelime Türkçe. Üçüncüsü ise İngilizce. Bu arada çılgın kalabalık yatıştı. Beyaza boyanmış taşların gerisine çekildi. O zaman fark ettim ki, önceden getirilen kamp sandalyeleri buraya sıralanmış, koca objektifler görüntü avı için pusuda hazırlar.
Kayıtlar tamamlandığında yarışma komitesinden yeni bir anons geldi. Yemek molası veriliyormuş. Yarışmalar öğleden sonra başlayacakmış. Yarışma alanı ve çevresi öyle hızlı boşaldı ki neler olduğunu anlayamadan kendimizi arabalarımıza binmiş, Ulgii’ye geri dönerken bulduk. Ger otelimize geldiğimizde, yemek için bahçe duvarına yaslanmış kulübeye davet edildik. Kulübe iki bölümden oluşuyor. Tahta bir paravan ile bölünmüş mutfak ve masanın bulunduğu yemek yenilen bölüm. Tahta masanın başına sıralandık. Ortada bir sürahi su, birkaç bardak, iki küçük plastik kapta meyveli yoğurt. Biraz sonra ev sahibimizin ikişer adet puf böreği koyduğu tabaklarımız geldi. Çatal, kaşık, bıçak teker teker istedikçe geliyor ve her biri ayrı model. Hepimiz acıkmıştık, tabaklar anında boşaldı. Gözümüz aradaki servis penceresinde biraz bekledikten sonra, birer kâse, içinde birkaç parça patates, havuç ve kemikli et bulunan çorbalarımız geldi. Çorbalarımızı da çabucak içtik ve ancak o zaman anladık ki yemek bundan ibaret. Meyveli yoğurtlar da elini çabuk tutan iki arkadaşımızın oldu. Akşam yemeğine kadar buna bir çare bulunur elbet diyerek, arabalarımıza doluşup yarışma alanına geri döndük.
Buluşma yeri konusunda rehberimizin verdiği bilgiden sonra grup dağıldı. Çünkü fotoğraf meraklısı işgalciler tüm çekime elverişli köşeleri tutmuşlardı. Biz de sızma taktiklerine başvurarak, kendimize ışığın uygun olduğu konumlarda yer edinmeye çalıştık. Başardık da.
İlk gün kartal yarışması
Bundan sonrası Altın Kartal ırkı ile Kartal Avcısı ırkının olağanüstü dansı idi bana göre. Yarışmacıların yardımcıları kartalları alarak alanın hemen yanı başındaki tepenin yarısına kadar tırmandılar ve orada beklediler. Numarası okunan yarışmacı, ortadaki dairesel çizgilerin içinde kalmaya çalışarak kartalına sesleniyor, kartalını eğitirken kullandığı sesleri çıkartarak onu çağırıyordu. Aynı anda yardımcıları kartalın gözlerini kapatan başlığı çıkartıp, ayağına bağlı ipi bırakıyor. Kartallardan bazıları özgür kalınca, sahibinin çağrılarını duymazdan gelerek gökyüzüne yükseliyor ve orada geniş daireler çizip özgürlüğün tadını çıkarıyor. Bazıları uçup başka noktalara konuyor. Uzaklaşan kartalının arkasından bağırarak atını süren yarışmacılara gülünüyor. Belirlenen birkaç dakikalık süre içinde kartalının gelmeyeceği anlaşılırsa, yarışmacı bu bölümden puan alamıyor. Ama bazı yarışmacılar, kendinden emin, belirlenen dairede atı ile duruyor ve kartalını çağırıyor.
Tepeden kopup gelen kartal, sahibinin kolunu hedeflerken, uçuş açısına göre sahibi de hem dairenin içinde kalmak hem de kartalına güzel bir iniş sağlamak için atı ile adeta dans ediyor. Pike yaparak gelen kartal, sahibinin kalın deri kolluğuna konarken kocaman kanatlarını açıyor ve tıpkı avını yakalıyormuşçasına iki pençesi ile tutunuyor. İyi eğitilmiş bir kartalla, iyi eğitmen olan kartal avcısının aynı noktada kusursuz buluşması, anlamlı ve heyecan verici bir görüntü. Bunu başaran yarışmacının kartalı kolunda, alanın çevresinde at sürüşü görülmeye değer. Tabii böyle anları kaydetmek adına ortalık yine karışıyor, deklanşörler şakırdıyor ve insanlar birbirini ezmemeye çalışıyor. Bazuka benzeri objektifler pek sevimsiz görünüyor yine gözüme. Görüntüsü olayın önüne geçmemeli diye düşünüyorum biraz canım sıkkın. Güzel bir an’ın kaydı, pastaya lezzet ve güzellik katan krema gibi ama asıl yemek istediğimiz pastadır değil mi?
Birinci günün yarışması, gözlerimizde renkli ve keyifli görüntüler bırakarak tamamlandı. Gün akşamüstüne döndüğünde hava daha da soğudu. Yanımızda bulunan her yünlü parçası altın değerinde bu havada iyice sarınıp bürünerek arabalarımızın başında buluştuk ve tozu dumana katan araba konvoyuna dâhil olarak Ulgii’ye doğru yola koyulduk. Acele ediyoruz çünkü bu akşam festival nedeni ile Ulgii Tiyatro Binasında düzenlenen gösteriye biletimiz var. Saat 18’deki gösteriye tam vaktinde yetiştik. Eski mütevazı tiyatro binasının ahşap yarım daire şeklindeki salonunda Ulgii’nin tüm turistleri buluşmuş sanki. Performans başlamadan önce birbirine karışan konuşmalar, hafif Esperanto* bir esinti halinde salonu dolaşıyor.
*Esperanto: 26 Temmuz 1887 de Polonyalı Dr. Zeamenhof’un ortaya attığı, bütün ulusların kullanması için hazırlanmış olan, dilbilgisi on altı kurala dayanan ve alfabesi 28 harften oluşan yapay bir dil.
Çok güzel yerel kıyafetler giymiş Kazak ve Moğol sanatçılar, geleneksel sazlar eşliğinde Kazak ve Moğol şarkıları söylediler, harika dans gösterileri yapıldı. Konservatuar eğitimi aldıkları belli olan sanatçıların performansları hayranlık uyandırdı. Ruhumuz doygun ayrıldık tiyatro binasından. Sıra geldi akşam yemeğine. Ger otelimizin mutfağından yememeye kararlıydık. Çünkü su, bahçedeki kuyudan çekiliyordu ve kuyunun az ötesinde de bizim meşhur tuvalet bulunmaktaydı. Rehberimiz burada güzel bir restoran bulunduğunu, yemeklerimizi orada yiyebileceğimizi söyledi, sevindik. Restorana ulaştığımızda bir de ne görelim adı Pamukkale. Rehberimiz sürpriz yapmış bize ve burada yer ayırtmış. Denizli Acıpayamlı, Abdullah isimli genç bir Türk girişimciye ait bir restoran imiş. Ulgii’nin en ünlü restoranında festival zamanı masa bulmak oldukça zormuş. Burası küçük Türkiye. Yemeklerden dekorasyona kadar her şey burnumuzun direğini sızlatacak kadar Türk.
Abdullah ile tanıştık, yemeklerimiz gelene kadar sohbet ettik. On sekiz yıl olmuş Abdullah buraya geleli. Ulan Batur’da bir restoranda çalışmış sonra bir kazak kızına aşık olup evlenmiş ve Ulgii’ye yerleşmiş. Biri neredeyse delikanlı olmuş iki güzel oğlu var. Eşi çok güzel Türkçe konuşan çok güzel bir hanım. Yemekler ise bir harika. Cennete mi düştük yoksa düş mü görüyoruz? Kaburga fırın, mantı, köfte, şiş kebap ne ararsan var. Yemek, sohbet, çay faslı derken saat epey ilerledi. Sabah kahvaltıda görüşmek üzere Abdullah ve eşine veda ediyoruz ama canımız bu mekândan ayrılmak istemiyor, sanki evimiz gibi sıcacık ve bizim.
Ger otelimizde geceler bir başka âlemmiş meğer. Gece çok soğuk olurmuş onun için kuzineler yakılmış. Geldik ki ne görelim Ger’in içi cehennem gibi sıcak. Kapısını aça, içeri dışarı girip çıka, biraz zaman geçirdik. Bir süre sonra içerisinin sıcaklığı dayanılabilir hale geldi, uyumuşuz. Sabaha karşı uyandığımızda ortalık kutuplara dönüşmüş, donuyoruz. Saat 4 gibi biri usulca gere girdi ve bir süre devam eden tıkırtılardan sonra kuzinemiz yanmaya başladı. Cehennem geri gelmişti. Tekrar pişmeye başladık. Dışarı çıkamıyorduk çünkü çok soğuk idi. Ben yarım saat kadar kuzineden en uzak köşede sırtım keçe duvara dayalı, kan ter içinde kuzinenin öfkesinin geçmesini bekledim. Alevler biraz yatışıp, kıpkırmızı olan boru tekrar eski rengine döndükten sonra yatıp birkaç saat daha uyuyabildim.
Sabah, pırıl pırıl bir güneş ile ve biraz daha ılık bir hava ile geldi. Grupça gece maceralarımızı paylaşıp gülüştük. Sonra neşe içinde Ulgii’deki evimize, Pamukkale Restorana doğru yola çıktık. Abdullah ve eşi erkenden gelmişler. Kahvaltı masası, ballı, kaymaklı, tereyağlı, börekli hazırlanmış bizi bekliyorlar. Sanki bir pazar sabahı dostumuza kahvaltıya gitmişiz gibi. “Nasıl unuturum ben bu Ulgii’yi!” diye düşündüm içim sımsıcacık. Mekân, zaman, coğrafya, paylaşılan insanlar ile ve birlikte yaşanılanlar ile anlam kazanıyor.
Biz festival için gelmiştik ama birden festival bile ikinci satıra düşüvermişti hayat hikâyelerimizde. Abdullah’ın eşi, güzel Kazak kızı gelinimiz, kendi eli ile pişirdi bol köpüklü Türk kahvelerimizi. Evimizdeki kadar bize ait fincanlarımızda yudumladık, kokusunu içimize çektik. Ayrılmak istemedik ama öğle yemeği için yine geleceğiz diye sevinerek veda ettik sevgili dostlarımıza ve festival alanının yolunu tuttuk.
İkinci gün kartal yarışması
Bugün kartal avcılarının, kartalla avlananların, av kartallarının günü. Gerçekte, bu zorlu iklimde, ucu bucağı görünmeyen ıssız topraklarda hayatta kalma sanatını simgeliyor yarışma. Bu yaşam biçiminde, iki yarışmacı arasındaki bir yarışmadan çok, yaşam ile ölüm arasındaki bir yarışmayı çağrıştırıyor.
Alan yine kalabalık, yine renk cümbüşü. Bu sabah yarışmacıların yardımcıları, kartalları alıp tepenin en üst noktasında, Türk Hava Yolları flamasının etrafında konuşlanmışlar. Numarası okunan yarışmacı ortaya geliyor. Bu kez yarışmacılar, ellerinde uzun bir ipe bağlanmış bir tilki veya tavşan ölüsü taşıyor. Özel sesler çıkararak kartalını çağırırken, ipe bağlı hayvanı da canlı imiş gibi hoplatarak dolaşıyor. Yardımcılar kartalın başlığını çıkartıyor, ipini bırakıyor ama yönlendirmesi yasak. Kartalın kararı, uçup uçmamak, ava gitmek gitmemek. Bu sabah özgürlüğü seçen kartal sayısı düne göre çok daha az. Bu kez içgüdüleri avlıyor koca kartalları. Ava doğru süzülüşleri, can alıcı dalışları muhteşem. Doğada av ve avcı arasındaki ürkütücü ilişkiyi hissetmemek mümkün değil. Her ne kadar can alma yok ise de bu oyunda, yine de oyunun temelinde ne olduğunu biliyoruz hepimiz.
Pike yaparak avı ile buluşurken uçtan uca nerede ise iki metreye yaklaşan muhteşem kanatlarını açarak hedefe yöneliyor. Sözde avına tırnaklarını geçirirken içimizin titremesi bundan herhalde. Neredeyse parmak uzunluğundaki sivri sert kıvrık tırnaklar ete batarken, ölümcül gagası ile hemen parçalamaya ve yemeye başlıyor avını. İşte o zaman mağrur eğitmen, başarılı kartal avcısı atından iniyor ve hem kartalını hem de sözde avı alarak, zafer turu atıyor alanda. Hak ettiği alkışı ve puanları da alarak alandan ayrılıyor.
Her yarışma bu kadar da dramatik ve felsefi değil elbette. Arada bir ava iki kartal geldiği de oluyor. Şaşkın kartala gülüyoruz. Çok ender de olsa özgürlüğü ete tercih eden de oluyor. Eh o zaman da avcıya gülünüyor elbette. 56 yarışmacı teker teker yarıştı ve puanlarını aldı. Bizim beyaz kürklü güzel Moğol kızı yarışmacımız da en az güzelliği kadar başarılı. Coşku ile alkışlıyoruz onu.
Öğle yemeği için ara verildiğinde yine Pamukkale’deyiz. Allah ne verdiyse yiyip içiyoruz. Sohbet, keyif, demli çay, ruhumuzu doyuran beraberlik. Saat 15’te tekrar yarışma alanına vardığımızda deve yarışı yapılıyordu. Çift hörgüçlü Asya develeri yarıştılar ama kartallar kadar ilgi çekmediklerini düşündüm. Devecikler bütün heybetlerine rağmen kartalların yanında sönük kaldılar. Deve yarışı tamamlanmak üzere iken: “Türk müsünüz?” sorusu ile yanımıza yaklaşan güzel bir genç hanım şaşırmamıza neden oldu. Kazak kızı Aynur, Türkiye’de çalışıyormuş, ailesi Ulan Batur’da yaşıyormuş. Çok güzel Türkçe konuşuyor. Tam da bu anda bir başka genç hanım lafa karıştı. Bir yıl Türkiye’de çalışmış. O da çok güzel Türkçe konuşuyor. Bir an bulunduğumuz enlem boylam derecesini unutup kendimizi vatanımızda sandık. Ama çok da şaşırmamak gerek. Çünkü Kazakçanın cümle yapısı Türkçemizin gramerine çok benziyor. Kelimelerin de pek çoğu ortak. Hani biraz gayret etsek neredeyse biz de Kazakçayı anlayacağız.
Post kapmaca yarışı
Deve yarışının ardından en eğlenceli yarışma ”Post Kapmaca” başladı. 32 Yarışmacı 16 kişilik iki grup oldu. İki yarışmacı, at üzerinde ortaya atılan postu alıp birbirlerinin elinden kapmaya çalışıyorlar. Yenen bir sonraki turda birinci turun galiplerinden biri ile yarışıyor. Bu yarışma süresince hem çok eğlendik hem de çok güzel fotoğraflar çektik. Festivalin son yarışması olan otantik kıyafet yarışması da tamamlanınca puan kontrolü için, festival komitesinin bulunduğu platformun etrafı bir anda atlı yaya yarışmacılarla çevrildi. Seyirciler dağılmaya başladı. Biz de yavaş yavaş arabamıza doğru yürüdük. Rehberimiz bir sürprizi daha olduğunu söyledi. Neler görmüştü bu gözler, bir eksik bir fazla fark etmezdi. Arabamıza bindik ve artık ezberlediğimiz Ulgii yolunu bir kez daha tozu dumana katarak katettik.
Ger otelimizin sokağını geçtik, birkaç köşe daha döndük ve bir pastanenin önünde durduk. Adı ne olsun dersiniz pastanenin? Antalya. Bir heyecan dalgası esti yine grupta ve neşe içinde girdik içeriye. Neler yok neler? Sanki gerçekten Türkiye’deyiz ya da Türkiye burada. Türkiye’de çalışmış kazak bir genç hanım, döndüğünde bu işletmeyi açmış. Revani, şekerpare, keşkül, sütlaç. Tatlılarımızın bir çoğu özlediğimiz tatlarla burada. Ayrıca Türk yemekleri de yapıyormuş. Genç hanım yanımıza geldi biraz sonra. Harika Türkçe konuşuyor. Sohbet ilerledikçe ne kadar büyük bir coğrafyada ortak geçmişimiz ve Türkçemiz ile var olduğumuzu düşündüm. Büyük bir mutluluk ile ayrıldık Antalya Pastanesinden ve Ulgii’de son akşam yemeğimizi yemek üzere tekrar Pamukkale Restoran’a gittik. Bu akşam Abdullah’ın eşi ile birlikte Muhittin ve Mustafa isimli iki oğlu da gelmişti. Muhittin neredeyse delikanlı olmuş, üniversiteyi Amerika’da okumak istiyormuş. Çok güzel çocuklar ikisi de. Dersleri çok iyiymiş. Ne hayat hikâyelerimiz var uzaklarda, yakınlarda. Dünya, bazen çok büyük gözümüzü korkutacak kadar, bazen de şaşılacak kadar yakın oluyor uzaklar.
Ger otelimizde akşam yine dün akşama benzer başladı. Kuzineler kömür doldurulup yakılmış, ortalık kıpkırmızı ve sıcak mı sıcak. Ama biz deneyimliyiz artık. Hemen kapıları açıp dışarıya çıktık ve alevlerin öfkesinin yatışmasını bekledik, biraz serinleyince de uyumak üzere Ger odalarımıza çekildik. Sabaha karşı saat 4’te de ateş, soba, sıcak istemiyoruz diye sıkı sıkı tembihleyip uyuduk. Çünkü yarın sabah UVS Nuur Basin’e doğru yola çıkacağız.
UVS Nuur Basin
UVS Nuur Basin, Unesco Dünya Miraslarından birisi. 12 Bölgeden oluşan, göçmen kuşların göç yolları üzerinde, flora ve fauna açısından çok zengin bir delta.
Ertesi sabah uyandığımızda bizi çok daha büyük bir sürpriz bekliyordu. Sürprizler havada uçuşuyor bu gezimizde. Moğolistan gezimizi organize eden sevgili arkadaşımız Dr. Temel Tacal, yarışmaya katılan kartal avcılarından biri ile dün festival alanında tanışmış. Bugün yola çıkarken onu da, yolumuz üzerinde bulunan ve 40 km. kadar uzaktaki evine bırakmaya ve misafir olmaya söz vermiş. Haber hepimizi çok heyecanlandırdı ve sevindirdi. İnanılmaz bir deneyim olacaktı bizim için. Koca bir kartal ile birlikte aynı arabada gitmek nasıl bir olay düşünemiyorduk. Eşyalarımızı arabalarımıza yerleştirirken, kartal avcımız da kartalı ile geldi. Kartalı görünce şok geçirdik. Sorguçlu deri başlığı, gözlerini kapatacak şekilde başında, beyaz büyük bir bez ile kundaklanmış, üstünden de bir urgan ile sımsıkı bağlanmış. Bu haliyle kocaman garip bir bebek gibi görünüyor sahibinin kucağında. Önce güldük bu garip görüntüye sonra üzüldük. Kucakladık korkmadan, birlikte fotoğraf çektirdik. Sonra yola çıktık. İki araba ile gidiyoruz. Ben kartalın bulunduğu arabaya binmedim çünkü onu böyle bağlı izlemek istemedim. Kartal Avcısının yerine varmadan yolda, Ulgii’nin içinden geçerek uzun bir yol kateden ve sonunda Khar-Us gölüne dökülen Khovd nehrinin kenarında durduk. Kartal Avcısı kartalını çözdü, kundağını açtı. Başlığını çıkartmadan kanatlarını açarak dinlenmesini sağladı. Kollarımıza kalın bir bez parçası sararak tutmamıza yardım etti. Bu arada yine fotoğraflar çekildi. Ben ilk kez kartala bu kadar yakın oldum. Kolumu, kalın bez parçasının üzerinden kavrayan bıçak keskinliğindeki kıvrık pençelerini hissettim. Kocaman kıvrık gagasını yüzümün hemen yanında gördüm. Durduğum tepeyi yalayıp geçen güçlü rüzgârda kanatlarını açtığında, onunla birlikte göklere doğru yükselmemek için iki kolumu kullanmak zorunda kaldım.
O, Altın Kartal kanı taşıyordu belki kendi bile farkında olmadan. Sahibi için avlanmak üzere gökyüzünde süzülürken kendi de hissediyordur belki. Belki de ayağından sarkan ip söndürmüştür bütün heyecanını kim bilir?

Yola koyulma zamanı geldi, kartalımız tekrar kundaklandı, ip ile bağlandı ve sahibinin kucağında arabaya bindi. Beraber tekrar yola koyulduk. Kartal Avcımızın yeri yurdu da, bu nehrin yatağındaymış. Toprak yolun tümsekleri ve çukurları arasında sarsılarak nehrin coşkun aktığı bir noktasına kurulmuş dört gerden oluşan evine geldik. Eşi, kızı, gelini, oğlu, torunu, ablası yola dizilmiş bizi bekliyorlardı. Cep telefonu sağ olsun. Sanırım kartal avcımız, eve konuk getiriyorum diye önceden haber vermiş.
Nehrin etrafında birkaç yüz metre genişliğinde yemyeşil bir alan oluşmuş, geride kalan her yer çıplak ve toprak rengi. Bu yemyeşil toprak parçası cennetten bir köşe olmuş. Etrafta inekler, koyunlar, keçiler otluyor. Sağlıklı, güzel hayvanlar. Hele yumuşacık tüylü tombul keçiler çok şirin. Yollarda da pek çok sayıda gördüğümüz bu yumuşak tüylü keçiler Moğolistan’ın pek ünlü kaşmir ürünlerinin kaynağı imiş. Özellikle bu keçilerin boynundaki tüyler taranarak elde edilen ipeksi yünler, dokunup örülerek bulut yumuşaklığında ünlü kaşmir ürünlere dönüşüyormuş. Ulan Batur’da bazı vitrinlerde gördüğümüz kaşmir giyecekler, atkılar, eldivenler gerçekten çok güzeldi. Zorlu bir uğraş sonucu üretildiklerinden olacak fiyatları da pek ucuz değil. Bir fular yaklaşık 100 -150 dolar civarında bir fiyat ile satılıyor.
Kartal avcısının Ger’i önünde ahşaptan insan boyu yüksekliğinde bir kerevet yapılmış, üzerine korkuluk dikilmiş ve kalıp kalıp peynirler açık havada, dağlardan esen rüzgâr ile kurumaya bırakılmış. Nehrin şırıltısı rüzgârın sesine karışıyor. Ger otelimizdeki odalarımızdan daha büyük olan gerin içine girdik. Tepedeki şeffaf kalın plastik ile örtülmüş açıklıktan içeriye yumuşacık bir aydınlık akıyor sanki. Yine ortada gürül gürül yanan kuzine, üzerinde kocaman bir çaydanlık kaynıyor. Gerin içini mis gibi taze kızartılmış hamur kokusu sarmış. Yere sofra kurulmuş, tabaklar içinde yeni pişmiş pişiler, dilimlenmiş ekmek, bisküviler, birkaç değişik tip peynir, kâselerde taze kaymak, tereyağı sıralanmış. Sofraya davet edildik, teşekkür konuşması yapıldı, dua edildi ve sütlü yeşil çaylarımız eşliğinde yemeğe başladık. Biraz sonra kemikli kuzu eti ile pişirilmiş patates yemeği geldi. Yemek bittikten sonra teşekkür ettik, fotoğraflar çektik. Kartal Avcısı ev sahibimiz, eski Türk Destanlarında sözü edilen kopuz benzeri sazını alıp kızı ile birlikte bize Kazak Türküleri söyledi.

Ger’in duvarlarına asılmış fotoğraflar, ailenin tüm geçmişini, belki ebediyete göçmüş aile büyükleri ile birlikte dile gelip anlatıyordu. Kapının tam karşısındaki harika iki tilki kürkü evin en değerli süslerindenmiş. Çünkü geçen yıl Altın Kartal Festivalindeki yarışmada kendisine birincilik kazandıran dışarıdaki genç kartalın geçen kış avladığı 20 tilkiden en değerlilerinin kürkleri imiş. O an kartal aklıma geldi. Biz gere girerken sahibi de onu çözmüş, ayağına bağlı ip ile gerin yan tarafındaki bir dala bağlamıştı. Demek Altın da olsa buralarda bazı kartalların yaşamları böyle sürüyor dedim kendi kendime.
Kartal Avcısı anlatmaya devam etti. Gördüğümüz kartalı henüz 2 yaşında imiş. Daha önceki 7 yaşında iken ölmüş. Onu çok seviyormuş, aralarında güçlü bir bağ ve uyum varmış. Onunla pek çok yarışma kazanmış avcımız. Kırmızı bir dokuma parçasına sıralanmış 15 kadar madalyayı gururla gösterdi. Bir de sertifikası varmış. Kartalı, nasıl edindiklerini sorduk. Bir kartal avcısı, kartal edinmek istediğinde, bahar gelir gelmez dağlara çıkarmış, tepelerde yalçın kayalıklarda kartal yuvası ararmış. İçinde biraz palazlanmış kartal yavrusu olan bir yuva bulduğunda pusuya yatar, anne babasının gitmesini beklermiş. Yavru yuvada yalnız kaldığında da onu çalar, evine getirirmiş. Sonrasında zorlu bir eğitim dönemi yaşanırmış kartal ile avcı arasında. Her yavru aynı karakterde olmazmış. Bazısı çabuk öğrenir bazısı inat edermiş. Ama eğer her şey yolunda gider de avcı ile kartalı, ahenkli bir birliktelik yakalarlarsa, yaptıkları avlar çevrede efsane olur, yakınlarda ve uzaklarda anlatılan hikâyelere konu olurmuş.
Ayrılmadan önce dalda tüneyen kartalımıza tekrar baktım. Kesinlikle yeri burası değildi bana göre, ama yeryüzünün akıllı ve güçlü yaratığı insan, Altın Kartallardan bazılarının kaderini böyle yazmış bu topraklarda; Doğa Anaya inat. İçim biraz buruk arabamıza doğru yürürken gözüm gökyüzüne ilişti birden. Karşımdaki çıplak tepelerin yalçın kayalıklarında kocaman kanatlarını rüzgâra karşı açmış onlarca dev kartal, Altın Kartallar süzülüyor. Yüreğim ferahladı birden. İnsana rağmen, geleneklere rağmen, bütün haşmetiyle efsane devam ediyordu.
Yaklaşık olarak 3 milyon insanın, atalarının izini sürerek yaşadığı, Türkiye’mizin iki katı büyüklüğündeki bu topraklarda daha çok yolumuz var katedilecek. Bir başka öykü var bizim de önümüzde, atalarımızın izini sürerek yaşanılacak. UVS- Nuur Basinden sonra Göktürk Yazıtlarına gidiyoruz. Bilge Kağan, Kül Tigin ve Bilge Vezir Tonyukuk bizi bekliyor.
Anılar yazmakla bitecek gibi değil. Ne satırlar yetiyor, ne sayfalar.

