DEĞİŞİK BİR TANZANYA TURU

Efsanevi Kilimanjaro Dağı
tanzanya-harita

Geziye çıkmak, alıp başını gitmek zordur. Ne kadar çekici olursa olsun, macera davulunu çalsa da yüreğin, bir ucundan da hafiften bir korku çekiştirir eteğini, paçanı. Merak, en olmadık köşelerini görmeye kalkar Dünya denilen gezegenin. İnsanları, gelenekleri, nehirleri, kuşları, ormanları, volkanları, sürüngenleri merak edersiniz. Ama nasıl, kiminle, kaç paraya, kaç gün, hangi rota? gibi sorularla birlikte yürürsünüz bir süre. Müzmin hale geldiğinde gezginlik durumu, artık daha bir kolaydır her şey. İnternet yanı başınızdadır eski sadık bir dost gibi. Merak ettiğiniz ülkeyi, coğrafyayı okursunuz önce, rotanızı çizersiniz. İnternetten bir kaç turizm acentasına sorarsınız bu rota, şu kadar gün, kaç kuruşa olur diye. Kafa dengi eşe dosta hadi, gidiyoruz dersiniz. Kimi “Çılgınsın sen” der, güler geçer, kimi ah-of çeker, “Keşke ben de gelebilsem.” der, ama biri ikisi takılır peşinize günün birinde. Acenta-macentayı boş verip, vurup sırt çantalarını düştünüz mü yollara, işte macera o anda başlar. Tabii bunun en güzeli, aynı yastığa baş koyulan bir eş ile veya yola birlikte koyulunan bir dost ile yapılandır. Yani işin sırrı aynı gezentilik yüzdesine yakın eşi-dostu bulmakta. Söylemesi ayıp ben o şanslı kişilerden biriyim. Böyle merakların peşinde ora senin, bura benim gezerken, macera tadında olaylar takılır bazen insanın oltasına. Kimi ürkütücüdür, korkarsınız, hatırlamak istemezsiniz, kimi öyle keyiflidir ki aklınızdan çıkaramazsınız.

İşte böyle, anılarımı renklendiren ve bana en çok haz verenlerden birini  paylaşmak isterim.  Yıl 2011 bu kez Tanzanya’ya düşmüştü eşimle yolumuz. Yine Unesco Dünya Miraslarını görmek üzere çizmiştik rotamızı. 

Tanzanya, kara Afrika’nın Doğu sahillerinde, göğsünü Hint Okyanusuna yaslamış bir ülke. Kuzeyinde Kenya, Uganda, batısında Ruanda, Burundi, güneyinde Zambiya, Malavi ve Mozambik ile çevrili. Doğanın, zenginliklerini bol keseden verdiği bir ülke. Göllerle süslenmiş toprakları, Türkiye’mizde, Diyarbakır’ın güneyinden başlayan ve İsrail’de Lut Gölü, daha güneyde Kızıldeniz ile devam eden ünlü Afrika Çatlağı’nın da üzerinde bulunmakta. Kongo ve Zambiya ile sınırını çizen Tanganika Gölü ve devamında Malavi ile paylaştığı Nyasa Gölü de bu çatlağın birer parçasını oluşturuyorlar. 

Ngorongoro Koruma Alanında yüksek hayvan yoğunluğu
Ngorongoro Koruma Alanında yüksek hayvan yoğunluğu

Doğanın pek cömert davrandığı Tanzanya’da yedi adet Unesco Dünya Mirası bulunmakta. Bunların en ünlüsü 5895 metre yükseklikte, filmlere konu olan efsanevi Kilimanjaro, Afrika’nın en yüksek dağı. Sürekli bulutlarla taçlanan zirvesinin, pek ender yüzünü gösterdiği söylenir. Ngorongoro Koruma Alanı, bir diğer Unesco Dünya Mirası olup, ender bulunur bir mükemmellikte gözler önüne serilen 22,5 km. genişliğinde bir kaldera. Masai Bölgesinde bulunan Ngorongoro’da, Afrika’nın ünlü beş büyükleri, fil, aslan, gergedan, leopar ve buffalolar yaşamlarını sürdürür. Çıta, flamingo, impala, zürafa ve zebraları ile de en zengin safari alanlarından biridir. Serengeti Ulusal Parkı da Unesco Dünya Miraslarından bir diğeridir Tanzanya’nın. 15’000 km karelik savan ve ağaçlık alandan oluşur ve Dünyanın en ünlü hayvan göçlerinden birine sahne olur Serengeti. Çok eski yerleşimcilerin izlerini taşıyan Kondoa Kaya Resimleri, Avrupalı kâşifler henüz haberdar olmadan, bu toprakların siyah hükümranlarının mirasları Kilwa Kisiwani ve Songo Mnara kalıntıları, Zanzibar adasının Stone City’ sinin eski merkezi ve Dünya Mirası Selous Parkı da vardı programımızda. 

Bunlardan 50.000 km karelik alana yayılmış bir ekosistem olan Selous Parkı Dünyanın en büyük milli parklarından biri olup, 1982 Yılında Unesco Dünya Mirası Listesine ilk alınan yerlerden biri idi. Ama kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde idi milli park. Dar Es Selamdan Selous’a üç günlük bir tur için bir acenta bize 6’000 $ fiyat vermişti ki dudak uçuklatıcı. Anında vazgeçmiştik. Zanzibar’da idik ve Selous olmadan programımıza devam edelim diyorduk. Zanzibar’ın başşehri Stone City’nin kalesini gezerken kulübe benzeri bir yapının üzerinde Babu-Tur yazısını gördük. Çaldık kapısını, içeride genç bir adam, Babu-Tur’un sahibi imiş ve adı da Babu. Tanıştık, sohbet ettik, kaleyi birlikte gezdik. Tatlı mı tatlı bir delikanlı. Bizi evine davet etti, gittik. Gencecik bir eşi ve iki güzel yavrusu var. Evi iki oda bir avlu. Odanın birinde yaşlı anne babası, diğerinde minik güzel ailesi yaşıyorlar. Güler yüzlü eşi hemen hareketlendi, bize yemek hazırladı. Kıyılmış balkabağı yaprağından sebze yemeği, çok yakalanan  ton balığı ızgarası ve mancuk püresi, nefis bir öğle yemeği idi bizim için. Bayıla bayıla yedik. Bir kız, bir erkek iki küçük çocuğu ile oynadık. Çaylarımızı içerken, Selous’a  gitmek istediğimizden söz ettik. “Ben sizi götürürüm” diye atıldı hemen. Nasıl? Kaça olur? diye sorduk. Heyecanla anlattı genç turizmcimiz. Babu’nun kardeşi karşı sahilde yani Dar Es Salam’da yaşıyormuş. Bir de arabası varmış. Bize şoförlük yapabilirmiş. Ayrıca bir arkadaşı da aşçı imiş, gerekli malzemeleri alırsak bize yemek pişirebilirmiş. Hiç alışkın olmadığımız bir gezi tarzından söz ediyordu. Şaşkın şaşkın dinledik. Üstelik bu gezi bize 800 $’a mal olurmuş. Eh biz Selous’u görmek istiyoruz. Fiyat harika, Babu heyecanlı, biz bu nasıl bir gezi olacak diye meraktayız. Otelimize döndük Babu’dan haber bekliyoruz. Akşamına beklediğimiz haber geldi. Babu uçak biletlerimizi almış. Yarından sonra Stone Cityden Dar es Salam’a uçuyoruz. 

Son günümüzü Unesco Dünya Mirası Stone City’de Tembo Otelde geçirdik. Tembo yerel  dilde fil demekmiş. Bu bina eskiden bir fildişi tüccarının evi ve deposu imiş. Oteldeki her eşya değerli bir antika. Duvarlarda tarihi dillendiren fotoğraflar, eski ihtişamın şahitliğini yapıyor. Eski fildişi deposunun bir fotoğrafında, göz alabildiğine ve inanılması zor büyüklükte yüzlerce fildişi sıralanmış. Bakarken, bu bembeyaz harika dişleri, sahiplerinin gövdesinde hayal etmekten alamıyor insan kendini. İçim acıdı yine bunları düşünürken. Her odası birbirinden güzel antika eşyalarla süslü, ışıltılı altın sarısı kumlara yaslanan bir otel Tembo. Kahvaltı salonu kumsala döşenmiş bir ahşap platform. Koyu yeşil yapraklı tropikal ağaçlar altına konulmuş masalar, sabah güneşi altında yalım yalım yakamozların ışıltısı ile yıkanıyor. Yakındaki mahallelerde yaşayanlar, çoluk çocuk her sabah gün doğarken deniz sefasına geliyorlar bu kumsala. Biraz açıkta Dowe adı verilen yelkenliler salınıyor sabah mahmuru. Arasıra kulağa çarpan motor sesleri olmasa, bir kaç yüzyıl önceki bir sabaha uyandığınızı sanabilirsiniz. Rüya otelde rüya gibi geçti son günümüz.      

Sabah heyecanla uyandık. Babu’yu bekliyoruz. Zaman hızla akıyor. Babu görünürlerde yok. Uçağımız 10.30’da ancak Babu 9.45’de geliyor. Biz telaş içindeyiz. “Kaçıracağız uçağı!” diyoruz. O: “Telaşlanmayın” yetişiriz diyor. Yola çıkıyoruz, bir trafik küçücük şehirde sormayın. Stone City’nin küçük hava alanına vardığımızda uçağımız çoktan kaçmıştı. Sıcak Siyah Afrika’nın rehaveti böyle bir şeydi işte. Babu bizi otelimize geri götürdü. 14.30 uçağına yeni biletler aldı. “Benim hatam” dedi. Gönlümüzü bir kez daha fethetti. 13.45’de ikinci kez ulaştığımız küçük hava alanında, küçük uçağımıza bindik ve 20-25 dakikalık bir uçuş ile Dar es Salam’a vardık. Havaalanında bizi eski görünüşlü, şoförün arkasında iki sıra oturma yeri olan bir jeep ve içinde iki kişi bekliyor. Babu’nun kardeşi direksiyonda, adı Ali imiş. Arka sırada ufak tefek bir adam, aşçımız Pietro oturuyor. Kısa bir tanışma faslından sonra, şoförün arkasındaki sıraya da biz oturduk ve macera başladı. 

Yola çıktığımızda, ilk durak bir süpermarket oldu. Babu üç günlük turumuz için gerekli yiyeceklerin listesini önceden hazırlamıştı. Erzak, su, odun kömürü, daha bir çok malzeme aldı, parasını ödedik ve Selous yollarına düştük. Her ne kadar Google Haritalar’da 3 saat 45 dakika görülüyorsa da günümüzde, o tarihte söz konusu yolu almamız 1,5 gün sürmüştü. Yola çıktıktan kısa bir süre sonra çok susadığımı farkettim ve Babu’ ya “Bir bardak su alabilir miyim?” dedim ve anında arka koltuktan bir bardak soğuk suyun uzatıldığını gördüm. Vay canına bu ne lüks böyle anlamında eşim ile birbirimize gülümsedik. Özel aşçımızın hizmetlerinin keyfini sürmeye başlamışız meğer. 

Hemen bütün az gelişmiş ülkelerde olduğu gibi burada da kara yolu yapılır yapılmaz,  insanlar kulübelerini hemen yol kenarına taşımışlar sanırım. Yerleşim tek sıra halinde, yol boyuna kolye boncukları gibi dizilmiş. Köyler birbirine eklenmiş, yerel sınırlar iki kulübe arasına sıkışmış. Yetişen her ürün yol boyuna sıralanmış satılıyor. En çok da odun kömürü satılıyor çuval çuval. Biz neden kömür aldık bilmiyordum ama market ile fiyat farklarını öğrenince Babu’ya hak verdim. İyi ki marketten almışız. Yol boyunca en çok mango satılıyor. Hemen hemen yılın her ayı mango bulunuyormuş bu iklimde. Dev boyutlu mango ağaçlarının üzerinde, olgunlaşmakta olan mangolar ile mango çiçekleri birlikte güneşleniyordu. Yol boyunca iri siyah gözlü, zenci güzeli çocuklar bazen bir şeyler satmak bezen de eğlenmek için arabamızın peşinden koşuyorlardı. Biz bayılırdık yollarda durup bir şeyler almaya. Babu,  ülkesinin güzelliklerini göstermeye çok hevesli. Hemen her köyde duruyoruz neredeyse. Her yaştan çocuklar çeviriyor etrafımızı her durduğumuzda.

Masai yerlileri turistlere gösteri yaparken eğleniyor
Masai yerlileri turistlere gösteri yaparken eğleniyor

Akşamüstü yolumuz üzerindeki bir nehir kenarında durduk. Babu buradaki bir motelde bize yer ayırtmış. Turizm şirketinin patronu rehberliğinde gezmek her gezgine kısmet olmaz doğrusu. Kontrplaktan yapılma kulübemiz son derece lüks sayılırdı ortam koşullarına göre. Çünkü duş ve tuvaleti içinde idi. Babu bize “Duşunuzu alın sonra yemek hazır olur.” dedi. Bakalım bizi neler bekliyor diye düşündüm. Duş yapıp kıyafet değiştirdikten sonra kulübemizin kapısını açtığımızda harika bir görüntü ile karşılaştık. Nehir kenarına bir masa hazırlanmış. Bembeyaz masa örtüsünün üzerinde plastik bir vazo içinde harikulade turuncu begonvillerden bir buket yerleştirilmiş. İki kişilik servise bir mum eşlik ediyor. Çatal, kaşık, bıçak, peçete (kağıt ama olsun), ekmek sepeti, servis tabakları, hepsi sofra kurallarına uygun. Ortadaki tabakta dilimlenmiş domates, biber, salatalık üçlüsünün renk uyumu harika görünüyor. Gözlerimiz şaşkınlık dolu, dudaklarımızda mutlu bir tebessüm, beyaz önlüklü aşçımızın davetine uyarak masamıza yerleştik. Günbatımı renklerinin harelendirdiği nehrin suları sakin sakin akıyordu ayaklarımızın dibinde. Ara sıra bir dal parçası sürüklenerek, ne kadar büyük bir su kütlesinin, ne büyük bir hızla aktığını bize kanıtlıyordu. Böyle biraz duygulu, biraz yorgun, ama çokça da mutlu bakınırken, aşçımız ellerinde patates püresi ile garnitürlenmiş, kızarmış kuzu eti tabakları ile çıkageldi. Sürücümüz ortalıkta görünmüyordu. Babu memnuniyet derecemizi kontrol etmek ister gibi bizi izliyordu. Babu’ya ve aşçımıza teşekkür ettik ve harika manzara eşliğinde yemeğimize başladık. Az sonra boşalan tabaklarımızın yerine, fesleğen aroması içeren sosu ile makarnalarımız geldi. Tatlı faslında, ikiye bölünmüş iri olgun mangolar, kabuklarının içinde, tatlı kaşığı büyüklüğünde kareler halinde dilimlenmiş olarak sunuldu. Ve finalde birer fincan halis Kenya kahvesi. Kahvelerimiz dibine ulaşırken, yorgunluklarımız da göz kapaklarımızın perdesini çekiştirmeye başlamıştı aşağıya doğru. Kartondan! kulübemize girdik ve alışık olmadığımız seslerle titreşen sıcak bir Afrika gecesine yattık.

Sıcak, sabah ile birlikte başlıyor bu yörelerde. Kocaman bir Mango ağacının gölgesinde idi bu kez kahvaltı soframız. Dayanamayıp sordum Babu’ya “Pietro nerede öğrenmiş aşçılığı?” diye. Yemek pişirmeyi çocukluğundan beri severmiş ama delikanlılığında İtalya’dan gelen bir antropolog grubuna yemek pişirirken yapmış kariyerini. Adı da o gezide Muenda’dan Pietro’ya değişmiş. Zaman içinde herkes onu Pietro diye çağırır olmuş. O da yeni isminden mi yoksa çok sevdiği İtalyan guruptan mı nedir, İtalyan mutfağını benimsemiş. Bize piyangoda büyük ikramiye çıktı, çok şanslıyız diye düşünmüştüm. Hayallerimi aşan bir yolculuk olacağa benziyordu bizim Selous Milli Parkı gezimiz. 

Kahvaltıdan sonra tekrar yola koyulduk. Yine yol boyunca dizilmiş kulübeler, ağaçlar, keçi sürüleri, çocuklar arasında devam etti yolumuz.  Akşamüstü  Selous Milli Parkına vardık. Unesco Dünya Mirası amblemleri ile süslü ahşap kapısında fotoğraf çektirip, parka girdik. Parkın içindeki Lounge’lardan birinde kalacağız. Ormanın içinde ve nehir kenarında ahşap bir kulübede kalıyoruz.  Sivrisinek korumalı kocaman pencerelerde perde yok. Biraz tedirgin oluyoruz ama görünürde maymunlardan başka bir canlı da yok bizi izleyen. Akşam yemeğimiz, nehre doğru uzanan toprak yarım daire üzerinde hazırlanmıştı. Pietro yine döktürmüştü. Güneş nehrin sularına doğru inerken yarım dairenin ortasında kocaman bir ateş yakılmıştı bile. Hemen arkamızdaki beyaz badanalı binanın pencere pervazında da çıplak bir lamba yanıyordu. Etrafında ince kanatlı minicik kelebekler dört dönmekte. Müjdeci güve kelebekleri dinazor ise, bunlar minik yeşil kır kertenkeleleri. Boyutların oranı neredeyse işte böyle. Ama ilginç olan lambanın çevresine geçirilmiş dondurma külahı benzeri alüminyum parçası. ” Bu nedir?” diye sorduk. O minik kelebekçikler için kapan imiş meğer. ” Ne işe yarar ki bunlar?” dediğimizde, ” Kızartması pek lezzetli olur, çerez gibi.”  dedi kamp görevlisi. “Ne çok bilmediğimiz şey var!” diye  düşündüğümü hatırlıyorum. Yemeğimizi yerken sular karardı. Uzaktan uzağa yaban hayvanlarının sesleri işitildi bir süre, sonra doğa karanlığa uyup uyumaya çekildi. Bize yorgunluk çöktü. Ama kulübemize doğru yürürken kararlıydım. Yarın sabah Pietro’nun bu lezzetli ve güzel sunumlu yemekleri nerede hazırladığını keşfedecektim. Çünkü mutfak dedikleri kulübe bu iş için pek de elverişli görünmüyordu doğrusu.

Nehir sularının arasıra duyulan yumuşak şırıltısı, hangi türe ait olduğunu anlayamadığımız hayvan sesleri ve  sıcak, pek çok kez böldü uykumuzu bize yabancı bu Afrika toprağında. Ama gün ışırken yine tandık bildik gibi görünmeye başlamıştı her şey.

Efsanevi Kilimanjaro Dağı
Efsanevi Kilimanjaro Dağı

Kahvaltı masasına değil, mutfak kulübesine oldu sabah yönelişim. Pietroyu tezgah başında buldum. Mutfak kulübesinin içi de  dışı gibi derbeder görünüyordu. Ama Pietronun çalıştığı tezgah, mutfak içinde başka bir mutfak olmuştu. Tertemiz bir tahta tezgah, üzerine sıralanmış kesme tahtası, boy boy bıçaklar, rende, limon sıkacağı, yağ şişesi, minik bir tabakta diş diş sarımsaklar, ağızları sımsıkı kapalı küçük baharat şişeleri, hasır sepette üç beş soğan ve temiz önlüğü ile Pietro. Görüntü, lezzet çağrıştırıyor özetle. Kahvaltı masasına yürürken daha bir acıkmış hissettim kendimi. Keyif ölçeğimde ise mutluluk zilleri çalıyordu. Afrika doğasının içinde, uygarlık çağrıştıran her şey çok uzaklarda kalmış gibi iken, tanıdık bildik, sevdiğim her şeyi bu kadar yakınımda bu güzellikte bulmak. Rüya gibi her şey.

Nehir, sabah ışıkları altında pırıltılar saçarken, ve su kuşları kahvaltılarını ediyorken, baharat aromalı tertemiz hava eşliğinde sıcak ekmek, taze sıkılmış mango suyu ve rafadan yumurtanın tadı bir başka oluyor inanın. Denemeden mümkün değil bilemezsiniz. Her güzel şey gibi kahvaltımız da bitti. Meğer büyük sürpriz kahvaltının sonunda imiş. Kamp görevlisi yüzünde geniş bir tebessüm ve elinde bir kase ile masamıza geldi. Akşam ışığın etrafında gördüğümüz ince kanatlı minik kelebeklerden binlercesi kızartılmış olarak kasede duruyordu. Tadalım diye bizim için hazırlamış. Nasıl yenileceğini göstermek için bir tutam alıp ağzına atıverdi. Ardından kaseyi bize uzatıp tatmamızı bekledi. Almasak kabalık olacak. Alsak midelerimiz ne der? Çaresiz birer tutam da biz alıp ağzımıza attık. Hayret hiç de fena değildi lezzeti. Hafif tuzlu cips benzeri bir tat  gerçekten. Bunca yıldan sonra ağız tadı tercihlerimiz yoldan çıkacak neredeyse.  Şimdi sıra nehir turunda.  Blok ağaç gövdesinden oyulma Afrika kayığı olan Mukuru benzeri yerli kayıkları ile yapacağız nehir turunu.

İki erkek hipopotam kozlarını paylaşıyor
İki erkek hipopotam kozlarını paylaşıyor

Yerli rehberimiz çevre, nehir ve hayvanlar hakkında bilgilendirirken, doğanın içimize işleyen güzelliğinin tadını çıkartıyoruz. Rehberimiz bu nehrin, hipopotamların yaşam alanı olduğunu, sakin görünen suların altında çok sayıda hipopotam ailesinin yaşadığını anlatıyor. Çevremizde tek kişilik sandallarda balık tutan yerliler görünüyor tek tük. Bir de ara sıra ürkütücü bir hoşurtu ile nefes almak üzere su yüzüne çıkan hipopotamlar. Rehberimiz bu masum görünüşlü eylemin son derece riskli olduğundan söz ediyor. Dikkat kesildik neden söz ettiğini anlamak için. Yöre yerlileri hipopotam etini pek severmiş. Özellikle de körpe yavrularını. Avladıkları hipopotam yavrularını afiyetle yerlermiş. Çok kindar olan hipopotamlar, yavrularını kaybetmenin acısını, yavrularının katilleri balık avlarken çıkartırlarmış. Çok güçlü olan hipopotamlar, balıkçı sandallarının altına girer ve ansızın su yüzüne çıkarak sandalı devirirler ve balıkçıları öldürürlermiş. Zaten yapılan araştırmalara göre, yaban hayvanları arasında en fazla insan ölümüne neden olan hayvanlar da hipopotamlarmış. Birden tedirgin olduk. Çünkü biz de sandalda idik ve kim bilir hangi acılı hipopotam ailesi altımızdaki sularda pusuda idi. Rehberimiz gülümsedi. “Korkmayın onlar sadece yavrularını öldürenleri öldürür.” dedi. İşte bu inanılmazdı. Algılarının, insan ırkına göre çok geri olduğunu düşündüğümüz canlılar da benzer biçimde  mutlu oluyorlar, kayıplarından acı duyuyorlar ve intikam alıyorlarmış. İçim acıdı. Turumuzun bu anından sonraki güzellikleri  biraz renklerini kaybederek aksetti gözlerime. Turumuz tamamlandı ve tekrar karaya vardık. 

Pietro konforu ile hazırlanmış öğle yemeğimizden sonra saat 17.00’de başlayan safarimiz 4×4 safari jeeplerinden biri ile milli parkın tozlu yollarında üç buçuk saat kadar sürdü. Yaban hayvanı popülasyonu açısından çok zengin olduğu kaynaklarda belirtilen Selous Milli Parkında bol bol antilop sürüsü gördük. Bir kaç zebra, bir kaç değişik kuş türü ve  üç beş zürafa doğa görüntülerini süsledi. Çok bol olduğu söylenen fillere ancak kampa geri dönerken rastlayabildik.  Beş yetişkin, iki bebek filden oluşan bir topluluktu. Keyifle izledik suya gidişlerini. Kampımıza yakın, dün akşam  kampta gördüğümüz kelebek yakalama amaçlı dondurma külahlarından bir kaç tane daha gördük. Ancak  bunlar yaklaşık bir metre yüksekliğinde idi. Daralan kısmı toprağa bağlanmış ve güçlü bir ışık kaynağı ile aydınlatılmıştı. Rehberimiz bunların çekirge yakalamak için hazırlandığını söyledi. Eşimle göz göze geldik. Dilerim yarın sabah kahvaltıda çekirge çerezi tatmak zorunda kalmayız. Akşam Babu’yu masamıza davet ederek güzel bir sohbet eşliğinde lezzetli yemeğimizi paylaştık. Yarın dönüyoruz.

Gece eşim ile sohbet ederken dönüş yolumuzu biraz uzatarak Tanzanya’nın bir diğer dünya mirası Kilwa Kisiwani’yi de görmeye karar verdik. Sabah hazırlanırken bu düşüncemizi Babu ile de paylaştık. Babu biraz düşündü. Zaten çok az kar hesabı ile bize fiyat verdiğini bildiğimizden isteyeceği farkı kendisine ödeyeceğimizi bildirdik. Sevgili Babu, hemen kabul etti. Böylece dönüş yolunda yeni rotamız belirlendi.       

16. YY Portekiz kalesi kalıntıları
16. YY Portekiz kalesi kalıntıları

Tanzanya sahillerinde Dar es Salam’ın 300 kilometre kadar güneyinde bulunan Kilwa Kisiwani ve Songo Mnara,  adalar üzerinde, Unesco Dünya Mirası olan iki liman kenti. Bu liman kentlerinin daha büyüğü olan Kilwa Kisiwani, 13. ve 14. yüzyıllar en parlak devri olmak üzere 9-19. yüzyıllar arasında varlığını sürdürmüş. 1331-1332 yılları arasında bu liman kentine gelen ünlü gezgin İbni Batuta (Ibn Battouta), Kilwa Kisiwani’yi dünyanın en güzel şehirlerinden biri olarak tanımlamış. Kilwa Kisiwani, 13. ve 16. yüzyıllar arasında, Swahili halkının ticaret yaptığı sahil ticaret şehirleri ile Hint Okyanusundaki Arap, Hint ve Çin ticaretinin merkezi olmuş.  Afrika içlerinden gelen fildişi, köleler, gümüş, mozambik altını ile parfüm, İran Fayansları, Çin porselenleri, kırmızı akik ticaretinin buluştuğu nokta olarak yüzyıllarca önemini korumuş. Öyle güç kazanmış ki Kilwa Kisiwani, 11-14. yüzyıllar arası bastığı kendi özel parasını kullanmış. Zimbabve ve İran’da yapılan bazı kazılarda o döneme ait Kilwa Kisiwani paraları bulunmuş. Her ne kadar Portekiz işgalinin ve Avrupa Kolonizasyonunun başladığı 16. Yüzyıl başlarından önceki zamanlarına ait çok az şey biliniyor olsa da, 10. Yüzyılda Kilwa Kisiwani ve Songo Mnara’nın, Pers Prensi Ibn al Hassan tarafından yönetildiği bilinmekte. 13. Yüzyıl başlarına kadar süren Pers yönetimi sırasında Tanzanya, Kenya, kuzey Mozambik ve Madagaskar sahilleri de Kilwa Kisiwani merkezli bir sultanlık olmuş. Bu dönemde Kilwa Kisiwani, Swahili sahil kültürünün ve Doğu Afrika’daki İslamiyet’in üstün bir örneği olmuş. Tanzanya’daki hatta Afrika’daki UNESCO Dünya Miraslarının en özgünlerinden birine gidiyor olmak bizi çok heyecanlandırdı. Ayrıca bu ünlü liman kentleri 20. Yüzyıl başlarında kayıp kentler imiş. 1950’lerde yeniden keşfedilmişler. Yapılan kazılar doğu Afrika’da zamanının en önemli ticaret merkezlerinden birini ortaya çıkartmış.

Kahvaltı sonrası hemen yola çıktık. Tanzanya’nın Hint Okyanusu sahillerine doğru yol alırken, Pietro’nun yeni bir sürprizi ile karşılaştık. Yolda yemek için durup vakit kaybetmeyelim diye bize köpük paketler içinde yemek hazırlamış. Kızarmış tavuk butları, patates kızartması ve salatadan oluşan  nefis öğle yemeğimizi mola vermeden iştahla yedik. Akşam hava kararmak üzere iken Hint Okyanusunun lacivert kıyılarına ulaştık. Yerel halkın adaya ulaşımının  dolmuş sandallar ile yapıldığını ve ilk seferin sabahın ilk ışıkları ile yapılacağını öğrendik. Geceyi ana kara sahilinde geçirmekten başka çaremiz yoktu. Yine kontrplak duvarlı kulübelerden oluşan bir kalacak yer bulduk ve uyuduk. Dünya Mirası adamıza öyle odaklanmıştık ki kaldığımız yeri hatırlamıyorum bile. 

Kilwa Kisiwani’de Husuni Ndogo hamamının kalıntıları
Kilwa Kisiwani’de Husuni Ndogo hamamının kalıntıları

Sabah gün doğarken, yıpranmış iskelede toplanan çoluk çocuk yerel halk ile birlikte dolmuş tekneye doluştuk ve çalkantılı bir yolculuk ile adaya geçtik. Dünya Mirası Kilwa Kisiwani’de ne bir  görevli vardı ne bir rehber. Yerel halk günlük işleri ile meşguldü. Örneğin sahilde iki adam bir koyunu kesmek için uğraşıyordu. Eski şehrin kalıntılarına doğru yürüdük. Bazı eserlerin önünde, yanında yıpranmış, zor okunan birer bilgilendirme tabelası vardı. Okuyabildiğimiz kadarı ile o eserin  ne olduğunu anlamaya çalıştık. Sultan Al Hassan Ibn Süleyman tarafından 1310-1333 yılları arasında  yaptırılan ve güzel bahçeleri ile ünlü ve denizden basamaklarla ulaşılan, içi Çin porselenleri ile döşenmiş Husuni Kubwa adlı sarayın kalıntılarını pek ayırt edemedik. Ama 1100 yıllarında kireç taşı ve mercan kayaları ile 16 kubbeli olarak inşa edilen ve 13.yüzyıla kadar Doğu Afrika’daki en büyük kubbeli cami olarak bilinen caminin kalıntılarına ulaştık. Merak edip yanımıza gelen iki adalının yardımı ile sekizgen havuzu ile ünlü Husuni Ndogo Hamamının kalıntılarını, Portekizliler tarafından 16. Yüzyılda yaptırılan kale ile ünlü Gereza Hapishanesinin kalıntılarını gezdik. Müslüman mezarlığı, halkın kullanımındaki ünlü meydanları ve eski zamanların ev komplekslerinden geriye pek bir şey kalmamış. Portekiz işgali ile parlak ticaret çağını geride bırakan Kilwa Kisiwane’de henüz kazılmamış pek çok şehir bölümü varmış. Kazılar sonucu ortaya çıkartılan eski eserlerin korunmasında pek başarı sağlanamadığından 2004 yılında Unesco tarafından ‘Tehlike İçindeki Miras Alanları’ listesine alınmış.

Bu satırları yazarken yaptığım kontrolde, Tanzanya hükümetinin koruma konusuna önem vererek aldığı son önlemler sonucu, bir kaç yıl önce Kilwa Kisiwane’nin Tehlike Listesinden çıkarıldığını gördüm. Benzer şekilde, adanın kuzey ucunda bulunan diğer ünlü liman Songo Mnara da, beş adet cami, bir saray kompleksi, 33 değerli yapı kalıntısı ve mercan kayaları ve ahşaptan inşa edilmiş kalesi ile ünlü imiş. Ama zaman hızla geçiyordu ve daha çok görülecek yer vardı listemizde. Songo Mnaraya uğramadan ama gönlümüz Kilwa Kisiwane de kalarak ayrıldık adadan. 

Dünya üzerinde ve zaman içinde devletler kuruluyor sistemler değişiyor. Bir zaman var olan bir zaman sonra tarih oluyor, hatta bazen yeryüzünden silinip unutuluyor. Hiç bir düzen sonsuza kadar sürmüyor. Hatta hüküm sürdüğü zaman diliminde bile sürekli değişim gösteriyor. Yani Dünyaya dair öğrendiklerimiz, değişim karşısında bir süre sonra sislere karışıp uzaklaşıyor. Gezip görmenin, okuyup öğrenmenin bir amacı da, almamız gereken derslere ulaşmak mı acaba diye düşünmeden edemiyorum bazen.

Adadan ayrılıp yine külüstür dolmuş tekneye bindik kalabalık ile birlikte. Eski yıkık iskeleye vardık sağ salim. Arabamıza binip, hep birlikte Dar es Salam’a doğru yola çıktık. Dar es Salam’a aynı günün akşamı vardık. Sevgili Babu, sevgili Pietro ve şoförümüz Ali ile helalleşip vedalaştık ve yorgun argın otelimize ulaştık. Dört günlük bir zaman diliminde ne çok şey yaşamıştık. Neler görüp, ne çok şey öğrenmiştik. Zaman içinde ne inanılmaz bir yolculuk yapmıştık. Sultanların saraylarına misafir olmuş, beyaz harmanili tüccarlarla Çin porseleni maviliğindeki Hint Denizinde yelken basıp, İran ellerine kadar ulaşmıştık. Dahası yabancı diyarların gizemli öykülerine uzanmıştık.