23. 12. 2009 Tarihli bir çarşamba günü ulaştık UNESCO Dünya Mirası Sokotra adasına. Yemen’in başkenti Sanaadan kalkan uçağımız, göz alabildiğine uzanan ve hiç bitmeyecekmiş izlenimi veren çöller, çıplak dağlar ve aşınmış çöl platoları üzerinden geçip deniz kenarında El Mukelle’ye indi. Henüz Arap yarımadasından ayrılamamıştık. Otuz dakika kadar süren bir bekleyişten sonra tekrar havalandık ve ünlü Sokotra adasında en önemli şehir Hadibo’ya (Hadiboh veya Hadibu ) indik. Sokotra adalar grubunun en büyük adası Sokotra. Grubun diğer adaları Abd Al Kuri ve Samhada birkaç yüz kişilik yerleşim olduğunu, diğer ada Darsahda ise insan yerleşimi olmadığını öğrenmiştik gitmeden önce. Kayalıklardan oluşan birkaç küçük ada insanların uğramadığı ama deniz kuşları ve göçmen kuşlar için önem taşıyan adalarmış. Sokotra, Yemen Cumhuriyetine bağlı. Daha yakın olduğu Afrika ana karasından ise Guardafui Kanalı ile ayrılmakta. Değişik kaynaklarda küçük farklılıklar olsa da 132 km uzunluğu, 49.7 km genişliği, 3.625 km kare yüzölçümü ve 60.000 civarında olduğu tahmin edilen nüfusu ile ünü kendisinden çok daha büyük olan bir toprak parçası.
Sokotra’nın kuzey kıyılarına sıralanmış en büyük üç yerleşimi Hadibo, Qulansiyah ve Quadab. Hadibo hava alanında bizi yerel rehberimiz karşıladı. Üstü açık 4×4 jeeplerimize bindik ve o tarihte çok yeni açılmış olan bembeyaz boyalı, rengârenk saksılarla süslenmiş otelimize ulaştık. Summer Land Otel. Henüz sabah olduğu için ( Sanaadaki otelimizden sabah saat 4.00 te ayrılmıştık) omletli, keçi peynirli, meyveli kahvaltımızı yaptık. Çantalarımızı odalarımıza bırakıp tekrar araçlarımıza bindik ve dalış yerine doğru yola çıktık. Ben, eşim Atila Ege, iş gezisi için Yemen’e gelen bir dostumuz ve onun Yemendeki iş partneri ile birlikte gelmiştik Sokotra’ya. Dostumuz işi gereği pek çok ülkeye seyahat ediyordu. Skuba Diving özel hobisi idi. İlk olarak Hadibo’ya çok yakın mesafedeki Deleisha sahiline ulaştık. Dostumuz dalış yaptı biz de şnorkel. Hava çok rüzgârlı olduğundan deniz suyu berrak değildi. Rengârenk balıkları hayal meyal görebildik. Ama yardımcıların sahildeki çardakta kurdukları sofra, lezzetli balıkları ve nefis pilavıyla övgüye değerdi doğrusu. Yemekten sonra deniz kenarında dolaştım. Tüm sahil kiremit kırmızısı taşlar ve çeşitli türlerde bembeyaz mercan parçaları ile kaplı idi. Öylesine çok tür bir arada idi ki, üç değişik tür mercanı 25x25cm lik bir karede bir arada görebiliyordum. Ayrıca kiremit kırmızısı ıslak taşlar ile bembeyaz mercanların kontrası bir tablo gibi gözlerimi okşuyordu. Buraya gelirken yol kenarlarında gördüğüm gövdeleri tombul birer şişeye benzeyen sevimli ağaçlar, mercanlarla dolu sahil, denizde gördüğüm harikulade renklerle bezenmiş balıklar, hepsi kalbimi çarptırmıştı. Nasıl bir doğa cennetine geldik böyle diye düşündüm heyecan içinde? Biraz temiz havanın etkisi, biraz sabah çok erken kalkma, biraz da gördüklerimin heyecanı ile yorgun argın döndüm otelimize. Akşam yemeği, beklentilerimizin ötesinde lezzetli, çorba, dana eti, pilav ve meyveden oluşan bir menü ile bizi bekliyordu.

Sokotra maceramız böyle başlamıştı. Bu batı Dünyasına uzak, doğa bilimciler dışında pek de tanınmadığını düşündüğüm kendine özgü ada, ‘’Sanki Uzaydan Dünyamıza düşmüş gibi farklı’’ cümlesi ile aklımda yer etmiş. Gelmeden önce çok detaylı araştırma fırsatı bulamamıştım. Gezimiz esnasında yanımda getirdiğim kitaplardan bu açığı kapatmaya çalışıyordum bir yandan da. Yemenin güney sahilinin yaklaşık 150 km kadar uzağında ve Hint Okyanusunda yer alan Sokotra adasının, Dünyanın hiçbir yerinde bulunmayan flora ve faunası ile Galapagos benzeri şaşırtıcı izole bir ada olduğunu, The Lost World of Sokotra adlı kitabında Richard Boggs, özellikle vurguluyordu. Ayrıca pek çok kez ziyaret ettiği adada halkın ne Afrikalı ne de Arap olmayıp tamamen buraya özgü Sokotran halkı olduğunu belirtiyordu. Sokotran halkın konuştuğu dile de Sokotri deniyormuş. Sokotrada bulunmayan şeylere ilişkin kelimeleri bulunmayan Sokotri Dilleri, Harsusi, Bathari, Cibbali, Mina, Kaçak ve Hobyat olarak adlandırılıyorlarmış.
Mauritus, Madagaskar, Galapagos,Borneo Adası, Kanarya Adaları, Pasifik Okyanusundaki pek çok ada, hatta Avustralya Kıtası ve Yeni Zelanda gibi izole topraklarla benzer şekilde muhteşem ve kendisine özgü biyo çeşitliliğe sahip Sokotra’ya gelmiş olmaktan öyle mutlu idim ki kelimelerle anlatamam.
Sokotra halkının yazılı bir tarihi bulunmuyormuş ne yazık ki. Sadece sözlü aktarımlarla kuşaktan kuşağa geçen bilgiler Sokotra tarihini aydınlatmaya yetmiyormuş. Sokotra geçmişine ait bilgilere, tarih içinde adayı ziyaret eden gezginler, din adamları ve tüccarların adaya ilişkin notlarından ulaşılabiliyormuş. Rus bilim insanı Vladimir Agafonov, adada yaptığı incelemeler sonucunda Hadibo civarında taştan yapılmış ve Oldowan kültürüne ait olduğunu savunduğu, bazı aletler bulmuş ve 1.4 milyon yıl önce Homo Erectus insanların Sokotra’ya gelmiş olabileceklerini raporlamış. M.Ö.1000-M.Ö.330 yılları arasında Sokotra’ya Yunanlılar ulaşmışlar. Bir rivayete göre Aristotoles’in tavsiyesi ile Dünya’nın en şifalı Aleo Verasını bulmak için geldikleri Sokotrada yerli halkın direncini kırarak adaya yerleşmişler. Bazı kaynaklara göre ise Büyük İskender’in generallerinden birinin ailesinden gelen ünlü Mısır Kraliçesi Kleopatra (M.Ö. 69-M.S.30) çağında, Mısır’ın, Yunanlılarla çok yakın ilişkiler içinde olduğu ve altın, tütsü, köle ticareti amacı ile Kızıldeniz ve Somali sahillerine gelerek ticaret yaptıkları. O dönemde Yunanlıların da bu sahillere ulaşmış oldukları ve Sokotra adasına da gittikleri iddiası.

Sokotra’nın adı konusunda da çeşitli söylentiler bulunmakta. Sanskritçe ‘’Mutluluk Adası’’ anlamına gelen Dvipa Sukhadaradan veya eski Yunanlıların denizlerin koruyucusu olduğuna inandıkları Dioscoridadan geldiği düşünülüyormuş. M.Ö. 1. yy’a kadar, Afrikada çok büyük bir krallık olan Sheba Krallığı, Somali, Sudan ve Arabistan yarımadasının güney bölümünde, Sokotra adalar grubunu da içine alan topraklarda hüküm sürmüş ve ticaret yapmış. M.Ö.1. yy da yerini alan Aksum Krallığı, başındaki ünlü Kraliçe Shaba ( Saba Melikesi) zamanında çok güçlenmiş ve Hindistandan gelen dokuma, değerli taşlar, baharat, tütsü ve köle gibi kıymetli malların, Nil Vadisi ve Akdeniz limanlarına ulaşması sağlanmış. Güçlü Kraliçe Shaba zamanında, bu ticaretin en hareketli olduğu yerlerden biri de Sokotra adası imiş. M.S. 1. yy da yazılmış Periplus of The Erytrean Sea isimli bir kitaba göre de Adenden geçen ünlü Tütsü Yolunun başlangıcı olan Sokotra, o çağların bu yöre krallarından biri olan Hadramout Kralına geçmiş ve üzerinde Araplar, Hintliler ve Yunanlılar yaşıyormuş. M.S. 52 yılında, Saint Thomas Hindistan’a giderken Sokotra yakınlarında gemisi batmış ve bir süre adada kalmış. Bu süre içinde adada yaşayan Yunan kökenli halk, Hristiyan inancını kabul etmiş ve Saint Thomas buranın ilk kilisesini kurmuş.

Sokotra’nın hikayesi zaman ekseninde kesintisiz devam ederken, yaşanan olaylara ilişkin bilgiler seyyahların, tacirlerin, kaşiflerin kalemlerinden, kesintilerle bize ulaşıyor. M.S.10. yy da El Hamadani, Sokotrada on bin Hristiyan savaşçı olduğunu yazıyor. 13. yy da Marco Polo Dünyanın en usta büyücülerinin Sokotrada yaşadığını, adada çok aktif bir ticaret hayatı olduğunu ama buraya yerleşen korsanların da bu ticaretin içinde olduklarından söz ediyor. 15. yy da İbni Batuta, Sokotra korsanları hakkında daha detaylı bilgiler veriyor. Sihr’in Al Kathiri Sultanlarının 15. yy’ın ikinci yarısında Sokotra’ya hâkim olduklarını öğreniyoruz. 15. yy sonunda Vasco De Gama’nın gelecekteki kaptanı Ahmad İbn Magid, Kitab Al Fawaid adlı kitabında adanın nüfusunun 20.000 civarında olduğunu ve Yunan kökenli Hristiyanların başında güçlü bir kadın yöneticinin bulunduğunu yazıyor. Bu zaman diliminde ada, Afrarlı Mahra Şeyhinin yönetiminde.

Eski kıtalardaki ticaret yolları ağırlığının İpek Yolundan denizlere doğru kaydığı ve kolonileştirme hareketlerinin zaman dilimi başladığında, Portekiz Filosu 1507 yılında Sokotra’nın o zamanki başkenti Sheq’e saldırıyor. Sömürgeler elde etme amacının yanı sıra, adanın Hristiyan halkını, Arap Müslümanların etkisinden kurtarmak ve korumak amacının yattığı da düşünülebilir. Şeyhin temsilcisi yerel Mahru öldürülüyor ve yüz Portekizli denizci adada bırakılarak bir Portekiz garnizonu kuruluyor. 1510-1511 de Mahru atakları ile Portekizliler adadan kovuluyor. Saint Fransis Xavier Hindistana giderken 1541-1542 yıllarında adada kalıyor. Bu arada her ülkeden tüccarlar adaya gelip gitmeye devam ediyorlar.
1839 yılında İngiliz güçleri adayı işgal ediyor ve bir İngiliz- Hint garnizonu kuruyorlar. İngiltere Qishn Sultanı, Mahra Şeyhi ve Sokotra Sultanı ile bir antlaşma imzalıyor. Ünlü botanikçi Bayley Balfour 1880 yılında adaya dokuz haftalık bilimsel bir gezi düzenliyor ve makale yayınlıyor. Dönemin bilimsel gelişme ortamında Sokotra’ya artan ilgi sonucu bilim insanları gelip gidiyorlar ve Viyanada, Pariste bilimsel makaleler yayınlanıyor.
20. yy başında Sokotra’ ya olan bilimsel ilgi artan bir hızla devam eder. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrasında 30 Kasım 1967 de Güney Yemen İngiltereden bağımsızlığını kazandığında Sokotra da bu devletin 1. Eyaleti olan Aden’in bir parçası olur. Rusya’ya yakınlığı bilinen Güney Yemen ve Rus ortak çalışmaları ile Sakotra adasında eğitim ve ulaşım alanlarında bazı projeler başlatılır. Halk sağlığı, tarımın geliştirilmesi ve Aden ile Sokotra arasında hava ulaşımı için çalışmalar yapılır. Sokotra balıkçılarının kooperatifleşmesi Şubat 1971 de sağlanır. Sokotrada ilk seçim Aralık 1978 de gerçekleşir. 22 Mayıs 1990 tarihinde ise Güney Yemen ile 1918 tarihinde Osmanlı Devletinden bağımsızlığını ilan ederek ayrılan Kuzey Yemen birleşerek Yemen Cumhuriyeti kurulur. Böylece Sokotra da Yemen Cumhuriyetinin bir parçası olur ve Hadhramaut Valiliğine bağlanır. 2013 yılından itibaren Sokotra Takım Adaları Valiliği kurulur.

Ne yazık ki bizim adada bulunduğumuz tarihte Yemen Cumhuriyeti’nin güney bölgelerindeki ayrılıkçı güçler ile Yemen Cumhuriyeti kuvvetleri arasındaki savaş şiddetle devam etmekteydi.
Umarım bu biraz uzun ve kesintili bilgilerle sizi fazla sıkmamışımdır. Çünkü, Sokotra’nın doğal güzellikleri ve özellikleri yanında bir eski zaman masalını andıran bilinebilen tarihi de çok ilgimi çekmişti. Ayrıca dikkatimi çeken bir diğer konu da günümüzde Yemen Cumhuriyeti’nin her yerinde olduğu gibi adada da koyu bir Müslümanlığın hüküm sürdüğü. Ada halkının hangi tarihlerde Müslüman olduğu yani Portekizlilerin işgalinden(1507), İngilizlerle koruma antlaşmasının imzalanması (1839) arasında, ada halkının dini dağılımına ilişkin bir bilgiye rastlayamadım. Ama namaz kılan bir Sokotralı Müslümanın, namazını tamamladıktan sonra haç çıkardığını gördüğümüzde gözlerimize inanamadık. Rehberimiz aracılığıyla sorduğumuzda bize ‘’Bilmem biz böyle namaz kılarız’’ dedi. Eski inançların, eski gelenek ve göreneklerin bazıları toplumların belleğinden silinip gidiyor, bazıları ise kaynağı unutulsa bile yaşamaya devam ediyor. Bundan daha şaşırtıcı bir örnek olabilir mi? Bir de Sokotra selamlaşması var. Şoförümüzden rica ettik bize gösterdi. Burunlarını değdiriyor sonra birbirlerinin ellerini tutarak aynı anda birbirlerinin alnına götürüyorlar. Sokotra mucize gibi. Gördüklerimiz, öğrendiklerimiz öylesine benzersiz ki, sizlere de aktarmadan edemedim.

Diğer taraftan da Sokotra programımız zaman açısından çok sıkışıktı. İkinci günümüzde sabah 6.30 da kalktık ve kahvaltıdan sonra yola çıkarak turumuza başladık. Yol boyunca seyrek olarak araziye dağılmış Desert Rose adı verilen ve tombul bir şişe biçimindeki gövdelerinde su biriktiren ağaçları gördük. Bazı yerlerde sıklaşan bu sevimli ağaçların iki, üç veya daha fazlasının gövdeleri birleşik olarak büyümüş olanları da vardı. Rehberimizin söylediğine göre sekiz gövdeye kadar birleşik olanlarına rastlanıyormuş. Pek çoğu harika pembe çiçeklerle donanmıştı. Aynı zamanda adanın deniz ulaşımını da çok zorlaştıran Haziran- Eylül ayları arasındaki muson yağmurlarının ardından çiçek açıyorlarmış. Latince Dorstenia Gigas- Cucamber Tree yani Salatalık Ağaçlarına rastladık. Sokotra’nın endemik Aleo Verasını da gördük. Dracaena Cinnabari- Dragon Blad yani Ejder Kanı ağaçları ise inanılmayacak kadar güzel ağaçlar bana göre. Yetişkin ağaçlar tam bir şemsiye biçiminde. Böyle bir ağacın yetişip olgunlaşması yaklaşık 800-1000 yılı alabiliyormuş. Gerek yetişme süresinin çok uzun olması gerekse adada çok bol bulunan keçilerin genç fidanları yiyerek yok etmesi nedeniyle tehlike altındaki bir tür imiş. Bu güzel ağaçların gövdesi çizilerek elde edilen kırmızı renkli sıvıdan çok eski zamanlardan beri ada yerlilerince bilinen bazı ilaçlar yapılıyormuş. Ancak gövdelerinde açılan bu çizikler bazı ağaçların hastalanarak ölmesine neden oluyormuş. Yol boyunca giderek daha fazla Ejder Kanı ağacı görmeye başladık. Bazı yerlerde durarak fotoğraf çektik. Gerçekten hayranlık duyulacak kadar güzel ve ilginç bir yapısı var. Yüksek platolardan geçerken burada yaşayan topluluklara ait insanlara rastladık. Başlarının üzerinde odun, sepet gibi eşyalar taşıyan kadınlar yol kenarında tekli sıralar halinde yürüyorlardı. Uzun boylu, güzel insanlar. Kadınlar çok parlak renkli geniş kumaşlarla örtünmüşlerdi. Yüzleri açık yürürken arabamızı uzaktan gördüklerinde yüzlerini kapatıyorlardı. Fotoğraf çekmemize izin vermediler ama çok sıcak davrandılar. Fotoğraf çektirmek istemediklerini anlamadan önce arabadan çektiğim bir fotoğrafı ise sakladım. Hatta bir tanesi bana elinde bulunan doğal bir kristal parçasını hediye etti. Ben de ona fularımı verdim. Sonunda ulaştığımız vadi, Ejder Kanı ağaçları ile kaplı idi ve tek tek olduğu kadar hepsi bir arada da olağan dışı bir güzellik sergiliyorlardı.

Vadide çok güzel bir yerde yemek molası için durduk. Nehir yatağında küçük bir gölcük oluşmuştu. Yardımcılar ateş yakıp yemek pişirmeye başlarken biz de gölcükte yüzüp serinleme fırsatı bulduk. Etrafta çok sayıda akbaba vardı. Bunlar Mısır Akbabası denilen bir tür akbaba imiş. Yemeğin hazır olmasına yakın adada bulunan Yemen Çevre Bakanı, yardımcısı ve birkaç görevli daha bize katıldı. 2008 Yılında UNESCO Dünya Mirası ilan edilen Sokotra’yı ziyaret etmekte olan bakan, Türkiyede UNESCO Milli Komitesinde görev yapmış ve Dünyada en çok UNESCO Dünya Mirası görmüş olan eşim ile tanışmak istemiş. Bu beklenmedik ziyaret eşimi ve beni çok mutlu etti. Dostumuzun iş partneri bu ziyareti önceden bildiği için yemek de tüm misafirlere yetecek şekilde planlanmış. Et, pilav ve karpuzdan oluşan yemek, buradaki her öğün gibi çok lezzetli idi. Kuşkusuz bunda pişirme yöntemi kadar doğal yetiştirilmiş malzemenin de payı vardı. Yemekten sonra Dünya Mirasları ve yörenin gelişimine katkıları, tanıtımı, korunması konularında sohbet edildi. Bakan bizi kendi kaldığı otelde akşam yemeğine davet etti. Akşamüstü geri dönüş için hazırlık yapılırken yardımcılar sofradan kalan yiyecekleri akbabalara verdiler. Ben de rahatlıkla onları fotoğraflama fırsatı buldum.
Taşlı ve çok kötü olan yoldan tırmanarak vadiden çıktık ve otelimize döndük. Kısa bir moladan sonra üstümüzü değiştirerek, akşam yemeği için bakanın kaldığı otele gitmek üzere tekrar arabalara bindik. Otelin bahçesi sazlardan yapılmış bir çit ile çevrilmişti ve sofra çimlerin üzerine serilen, renkli yerel dokuma bir örtü üzerinde hazırlanmıştı. Örtünün çevresine kırmızı rengin hâkim olduğu dokumalardan yapılmış büyük minderler sıralanmıştı. Bakan bizi resmi olmayan bir kıyafetle karşıladı. Örtünün çevresine sıralandık ve yumuşak, geniş minderlere yaslanarak bir süre sohbet ettik. Yanlış hatırlamıyorsam yaklaşık yirmi kişi kadar katılmıştı yemeğe ve tek kadın bendim. Bana gösterilen saygı ve özen dikkate değerdi doğrusu. Yemekte ikram edilen her şey tek kelime ile leziz idi. Bakanın bize tattırdığı organik Sokotra balı çok özel bir aromaya sahipti. Yemekten sonra bir kavanoz Sokotra balını bize armağan olarak verdi. Bu, Sokotra’ya has ürünlerin geliştirilmesi, tanıtılması ve ticari bir değer olarak ada halkına gelir sağlaması amacı ile ada balcılığının geliştirilmesi kapsamında uygulanan bir projenin ürünü imiş. İçilen çaylardan sonra izin isteyip otelimize döndük.
Sokotra birkaç güne sığacak bir ada değil ve ne yazık ki bizim zamanımız son derece sınırlı. Bir sonraki günü daha fazla görmek ve bilgi almaya ayırdık. Doğuya doğru gidip ünlü tütsü ağaçlarını, (latince adı Boswellia Sacra) Frankincense ağaçlarını göreceğiz. Ama önce dün akşam bakanın görmemizi tavsiye ettiği ve endemik bitkilerin de yetiştirilip üretildiği bir fidanlığa gittik. Görevliler bizi heyecanla karşıladılar ve burada yapılan çalışmalarla ilgili ilginç bilgiler verdiler. 100mX100m lik düzenlenmiş alanlarda Sokotra’ya özgü 320 endemik bitki ve ağaçtan o tarihte 107 si üretilip yetiştiriliyormuş. Ayrıca endemik olmayan ancak adada eski çağlardan beri yaşam alanı bulan bazı bitkiler de burada çoğaltılıyormuş. Beş yaşına gelen ağaç fidanları yine bazı koruma tedbirleri ile planlanan arazilere dikiliyormuş. Bitkilerin ve ağaçların çoğalmasındaki en büyük problem adada çok sayıda beslenen keçilermiş. Çünkü daha gelişemeden keçiler bitki ve fidanları yiyorlarmış. Bu, bir plan çerçevesinde adanın belirlenen yerlerinde uygulanan bir proje imiş. Özellikle günümüzde çoğalması ve yaşaması daha zor olan Ejder Kanı ve Frankincense (tütsü) ağaçları ile Sokotra’ya özgü Aleo Vera türünün çoğaltılmasına kaynak ayırmakta imişler. Burada görevli olan Sokotralı bir botanikçi, Sokotrada tükenen bazı endemik bitkileri, geçmiş zamanlarda götürülüp halen yetiştikleri ülkelerden getirerek ana vatanında üretmeye çalıştıkları bilgisini aktardı. Bu kapsamda Sokotrada soyu tükenmiş bazı bitkilerin İtalyada ve İngilterede bulunarak getirildiğini ve yeniden üretildiğini anlattı. İzolasyon, kurak iklim ve yüksek hava sıcaklığının adaya özel bitki çeşitliliğini zenginleştirdiğini, yaşam alanı bulan yaklaşık 900 tür bitkinin %37 sinin endemik olduğunu söyledi. Sokotra’ya has çok güzel kırmızı çiçekleri olan endemik Caralluma çiçek kaktüsüne büyük bir şans eseri doğada rastlamış ve fotoğrafını çekmiştim. Endemik Begonya bitkisini doğada görememiştik ama fidanlıkta görme fırsatı bulduk. Fidanlık ziyaretimiz bizim için çok bilgilendirici oldu. Çünkü hem bu özel bitkileri bir arada görme fırsatı bulduk hem de pek çok bilgi edindik. Müze gezisi gibi oldu benim için. Tekrar yola çıktığımızda Sokotra daha bir tanıdık daha bir aydınlık göründü gözüme.
Gezilerde yollar da çok öğreticidir. Çoğu kez uçakla gidilecek bir yere biraz daha zorluğa katlanıp karayolundan gitmeyi tercih ederim. Çünkü yollarda tesadüf eseri karşılaşılan öyle sürprizler vardır ki, görüp, öğrenmeye, bilgilenmeye doyamam. İyi ki karayolunu tercih etmişim derim. Sokotrada da yollar harika idi. Frankincense ağaçlarını görmeye giderken yolda neler gördük neler. Çevrede serbest dolaşan, otlayan çok güzel keçiler vardı. Ülkemiz dağlarında artık çok az sayıda kaldığını bildiğimiz dağ keçileri gibi harikulade boynuzları vardı. Renkleri de beyaz, siyah, kahverengi, gri ve alaca olmak üzere kiremit kırmızısı tepelere hoş bir tezat ile serpilmişler otluyorlardı. Çok sayıda Egyptian Volture- Mısır Akbabasına rastladık. Kimileri kocaman kanatları ile göklerde süzülüyor. Kimi de sarımsı tüylerle kaplı iri gövdeleri ile yola yakın yerlerde yiyecek arama telaşında idi. Rehberimiz endemik Sokotra yarasalarından başka Sokotra Starling, Sokotra Sunbird, Sokotra Sparrov gibi buraya özgü kuşlar dışında çok sayıda ve türde göçmen kuşun da göç yollarındaki Sokotrada konakladığını söyledi.

Ayrıca yolda yer yer hurmalıklara da rastladık. Rehberimiz hurmaların hasat edildikten sonra ezilerek deri tulumlarda saklandığını anlattı. Ayrıca ticari değer taşıyan tütün üretiminin yapıldığını, adayı çeviren sıcak denizlerde balık avcılığının adanın geçmişinden bu güne devam ettiğini, keçi ve sığır yetiştiriciliğinin yapıldığından bahsetti.
Frankincense ağaçlarının bulunduğu bölgeye ulaştığımızda hem biraz dinlendik hem de bolca fotoğraf çektik. Bu görüntü çok eski çağlardan beri bilindiği söylenen Frankincense ağacı ürünlerini, Sokotra ve Yemenden başlayıp günümüzün Umman topraklarından geçerek Kudüs’e ulaştıran Tütsü Yolunun hikâyesini aklıma getirdi. Develerle Kudüs’e kadar 52 günde kat edildiği bazı belgelerden anlaşılan ünlü Tütsü Yoluna konu olan bu değerli ağaçlar, keşke dillenseler de kendi gizemli maceralarını anlatabilseler diye düşündüm. Zamanın masalsı geçmişinde pek çok maceraya konu olduğu şüphe götürmeyen tütsü yolundan, bu ağaçlardan elde edilen tonlarca tütsü ve güzel kokulu parfümler taşınarak hangi ülkelerin hangi mekânlarında kullanılmıştı acaba? Mumyalama işlemlerinde de kullanıldığı bilinen bu ürünler hangi saraylarda hangi soylularının bedenlerini sarmalamıştı?

Bu güne çok şey sığdırmaya kararlı idik. Hadibo’ya geri döndük ve lokal bir restoranda verandaya konulmuş bir masada öğle yemeği olarak keçi etli pilav yedik. Yemeğimiz bittiğinde, biz masadan kalkar kalkmaz, sokakta dolaşan keçilerden birinin masanın üstüne zıplayıp tabaklarda kalan yemekleri atıştırmaya başladığını hayretle gördük. Aynı tabakların hangi şartlarda temizlenerek yeniden kullanıldığını düşünmemeye çalışarak adanın batısına doğru gitmek üzere arabaya yürüdüm.
Detwah Lagoon’a vardığımızda inanılmaz beyazlıkta bir kumsal gözlerimizi kamaştırdı. Gün öğleden sonradan akşamüstüne dönerken, denizin turkuaz mavisi güneşin yumuşayan ışıklarıyla yıkanmaya başladı. Yüzdük, serinledik, bembeyaz kum tepelerine tırmandık. Sokotrada çok çok eski zamanlardan bu yana Dünya’nın diğer bölümlerinden izole kalmış yaşamı gözlemlemeye kaptırmışken, kendimi birdenbire tropik bir tatil cennetinde buldum sanki. Gün sona yaklaşırken tam benim zevkime uygun birkaç fotoğraf çektim. Lagün sahilinde yürüdük. El büyüklüğünde sarı renkli yengeçler biz yürüdükçe kaçışarak kumdaki yuvalarına giriyorlardı. Yuvalar, kumda 5-10 cm çapında delikler şeklinde göz alabildiğine sıralanmıştı. Bütün kumsal bu deliklerle dolu idi. Sanırım bu saatler yengeçlerin de akşam yemeği vakti idi. Hava karardıktan sonra otelimize dönebildik. Otelin Filipinli aşçısı karides çorbası, Jumbo karides ızgarası, pilav ve salatadan oluşan bir ziyafet menüsü hazırlamıştı. Yorgun, doygun ve mutlu bir uyku bizi bekliyordu. Yarın Sokotra’ya veda edip Yemen’e, Sanaa’ya uçacağız.

Sabah uyanış, kahvaltı ve hazırlık. Sokotradan ayrılmak bana çok zor gelmişti. Yarım kalmış bir hikâye gibi devamını diliyordum sanki. Daha neler neler vardı Sokotra hakkında öğrenilecek, bilinecek. Ama veda vakti gelmişti. Rehberimiz hava alanına biraz erken gidebilirsek çevre bakanlığına bağlı iki görevlinin bizimle görüşmek için orada olacağını haber verdi. Bir de Sokotra adasından bitki, tohum, taş, mercan, deniz kabukları ve bunun gibi daha pek çok şeyin çıkarılamayacağı bilgisini verdi. Bu kararı yürekten onaylamama rağmen, ilk gün gittiğimiz Deleisha sahilinden aldığım minik mercanı istemeyerek otelde bıraktım. Sonra hava alanının yolunu tuttuk. Gerçekten de iki görevli bizi bekliyorlardı. Bir odayı toplantı için hazırlatmışlardı. Gördüğümüz Dünya Mirasları hakkında bazı sorular sordular. Özellikle Galapagos, Madagaskar gibi izole adaların doğa koruma ve turizm ile ilgili konularda neler yaptıklarını merak ediyorlardı. Eşimle birlikte bildiğimiz, dilimizin döndüğü kadar anlatmaya çalıştık. Uçağımızın kalkış saatine yakın vedalaşıp ayrıldık. Hava alanının bekleme salonu son derece sade olmakla birlikte, Sokotra’nın 2008 yılında UNESCO Dünya Mirası olduğunu vurgulayan ve korunmasının önemine değinen anlamlı broşürler dikkatimi çekti. Uçağa binmek üzere kontrol noktasına yaklaşırken kocaman camlı bir kabin gördüm. İçi neredeyse ağzına kadar deniz kabukları, mercanlar, taşlar ve bembeyaz kumlarla dolu idi. Hepsi yolculardan mı toplanmıştı bilinmez ama çok caydırıcı olduğu kesindi.

Not: Kuzey ve Güney Yemen iç savaşında Güney Yemen’i destekleyen Birleşik Arap Emirlikleri 2018 yılında Sokotra’yı işgal ederek kendisine bağladığını ilan etti.

