
2018 Kasımının ilk haftası, eşim ve beni, Kamboçya’nın göz alabildiğine uzanan harika plajları ile ünlü tatil şehri Sihanoukville’de karşıladı. Mercan kumlarının bembeyazlığında kimi kilometrelerce uzanan, bazıları ise, cennet yeşili doğada inci beyazlığında gülümsermiş gibi görünen minik kumsallarla çevrili bir kent. Daha yakından bakınca, bazılarında hindistan cevizi ağaçları arasına gizlenmiş ahşap kulübeler fark ediliyor. Kendi Dünyalarından cennete kaçamak yapan turistler için. Bazılarının fiyatı çok yüksek nedendir bilinmez. Geceliği 1500 dolar olan bile var. Ama çoğunun fiyatı 100-150 dolar civarında. Hatta öğrenciler, sırt çantalı gezginler için çadırlı-hamaklı cennetler bile var. Sahilde derme çatma bir restoran, neredeyse ortamdan ayırt edilemeyecek kadar sade ve doğal, hemen arkasında yeşile gömülmüş belli belirsiz kulübeler.
Sihanoukville’in açıklarında sanki denize serpiştirilmiş gibi görünen irili ufaklı pek çok ada arasında gidip gelen ince uzun ahşap tekneler ise bu cennet parçaları arasında belli belirsiz bir bağ kuruyor. Bazıları yerel yolcuları taşıyor, bazıları turist, bazıları ise sadece yük. İşte Sihanoukville sahilinde kumsal boyunca yürüyüp bakışlarınızı enginlere uzatırsanız gördüğünüz tam da böyle bir tablo.
Dört yıl kadar önce eşim gelmiş ve hayran kalmıştı bu Dünya parçasına. “Mutlaka görmelisin Sihanoukville’i, çok seversin” demişti izlenimlerini anlatırken.

İnsanoğlunun kaderinin bir gün içinde, bazen bir gecede tümüyle değişebileceğinden söz edildiğini zaman zaman duyarız. Ama şehirlerin kaderleri üzerinde fazla düşünmemiştim bugüne kadar doğrusu. Arada bir, doğa güzelliği dersen en zenginlerinden biri, tarih dersen en az sekiz, on bin yıllık, iki kıtanın birbirine mucizevi dokunuşu olan güzeller güzeli İstanbulumuzu, 15-20 yılda dev binalarla donatıp, özgünlüğünü yok edişimizi düşünür dertlenirdim. Gezilerimde, eski hallerini bilmediğim şehirler için bu farkı pek de düşünmemiştim doğrusu. Sanki o şehrin geçmişinde de bu dev binalar hep varmış gibi gelirdi bana. Örneğin Uzak Doğunun Çin ile İngiltere arasında politik bir maceraya dönüşen güzel şehri Hong Kong’u 16 yıl kadar önce ilk kez gördüğümde bile, yüksek binaların göklere uzandığı bir şehir idi. Estetik görünüşlü köprülerin birbirine bağladığı deniz girintileri arasında yükselen binalar, ufku dolduruyorlardı. Ama arada kalan doğa parçaları, üst üste yığılmayışları, Victoria Tepesi’nden Hong Kong’un romantik görünüşünü bozmamıştı henüz. Geleneksel kuş kanadı yelkenleri ile masal zamanlarının Çin yelkenlileri dolaşıyordu mavi kıyılarında. Ama rehberimiz Hong Kong’un yerlisi idi ve hüzünlü gözlerle anlatmıştı bu yelkenlilerde yaşayan balıkçı yerli halkın artık göz önündeki koylarda istenmediğini. Şehrin gözden uzak koylarına itildiklerini, yaşam koşullarının zorlaşması nedeniyle artık yelkenlilerini de terk etmek zorunda kaldıklarını ve büyük olasılıkla bir kaç yıl sonra maviliklere yansıyan kuş kanadı yelkenleri ve balıkçı halkın deniz üstü yaşam biçimlerini görmenin mümkün olamayacağını anlatmıştı. Bir kaç yıl önceki son ziyaretimde tam da rehberimizin yıllar önce çizdiği tablo ile yakaladım Hong Kong şehrini. Ne kuş kanadı yelkenler kalmıştı ne de onları mesken edinmiş yaşamlar. 21. yüzyıldan 22. yüzyıla uzanan çok modern, bol gökdelenli, lüks arabaların kol gezdiği bir başka Dünya kenti idi beni karşılayan.
Son 15 yıl içinde bir kaç kez gitme fırsatı bulduğum Vietnam’ın, bir kaç büyük otel dışında yüksek binası yokken, tüm ülkenin kuzeyden güneye dev otellerle dolduğunu gördüğümde İstanbul için hissettiklerime benzer duygular doldurmuştu yüreğimi. Sosyal anlamda da değişim, Vietnam kadınlarının simsiyah düz uzun saçlarını kısaltmış, boyalı, bakımlı tırnakları, batılı giysileri, alışveriş merkezlerinde bilgisayar oyunlarına dalmış gençleri ile başka bir ülkeyi çağrıştırır olmuştu.
Modern yaşam ve teknik-ekonomik gelişme, çelik zırhlı bir peri’nin çelik değneği ile ve inanılmaz bir hızla, dev binalar, dev köprüler, geniş bol şeritli yollarla donattığı topraklara dönüştürüyordu ülkeleri sanki.

Sihanoukville için ise eşim ve ben hazırlıksız yakalanmıştık gerçekten. Sahilden şehire doğru başımızı döndürdüğümüzde, tropikal bir cennet beklerken bir şantiye şehir karşıladı bizi. Tek katlı yerel çiftçi ve balıkçı evlerinin yerinde yeller esiyordu. Her köşede gürültü ile çalışan inşaat makinaları dev temel çukurları açmakta idi. Onlarca gökdelen, otel ve gazino olarak çalışmaya başlamıştı bile. Yüze yakınının inşaatı da devam ediyordu. Akşam saatlerinde, paydos eden neredeyse her milletten inşaat işçisi motosikletleri ile sokakları, gece de restoranları dolduruyordu. Tüm bu karmaşanın ortasında sırt çantaları ve valizleri ile konaklayacakları otel, pansiyon ve hostellere ulaşmaya çalışan her yaştan turist, ezber bozan bir çelişki yaratıyordu. Biz, huzurlu, eğlenceli, cıvıl cıvıl bir tatil kenti beklerken, karabasan bir film platosuna düştük sanki. Otelimiz inşaatlardan bir kaç blok ötede, yeni yapılan modern otellerden biri idi. Hemen hemen otellerin hepsinde olduğu gibi gazinosu vardı. Gelip geçerken görebildiğim kadarı ile yerel halktan bazı gençleri krupiye olarak eğitiyorlardı gündüz saatlerinde. Bu görüntüler, ne yazık ki yakın gelecekte, çevrede yaşayan ailelerden pek çoğunun çocuklarını otel, gazino, restoran patronlarına kaptıracakları gerçeğini de yansıtıyordu.
Sihanoukville gezimiz hayal ettiğim gibi bir tatil sunmadı ise de, bir şehrin kaderinin, tarihine göre an kadar kısa bir zaman diliminde nasıl büyük bir hızla değişebileceğine tanıklık etmemi sağladı. 21. yüzyılın ilk çeyreği henüz tamamlanmamışken bir şehrin kimliğinin, insan eliyle bir kaç yılda değiştirilebilmesi mümkün olabiliyor. Yakın gelecek şehirlerinde, sanırım daha kısa sürede ve daha kapsamlı değişimlere şahit olacak insanoğlu.
Kamboçya’nın ihtişamlı ve çalkantılı tarihi içinde bu topraklarda yaşayan insan toplulukları, pek çok farklı devir yaşamış, pek çok yükselişe, düşüşe sahne olmuş. Çinli tüccar ve gezginlerin yazdıklarından, stelea denilen taş yazıtlardan, kazılarda elde edilen buluntulardan, mabetlerdeki figür ve yazılardan öğrendiklerimize göre, bu topraklarda 550 yılına kadar Funan kralları hüküm sürmüş. 550-802 yılları arasında ise Chenla krallığının yönetiminde kalmış. 781 tarihinde Java krallıklarından Sailandra soyundan olduğu sanılan II. Jayavarman, krallığını kurup çevre krallıkları istilaya başlamış. Sailandra krallığı aynı zamanda Java’da bulunan UNESCO Dünya Mirası ünlü Borabodur Budist mabedini yaptıran krallık imiş. II. Jayavarman, 802 yılında Chenla kralını yenerek Khmer İmparatorluğunu ilan etmiş. Khmer İmparatorluğu, kurulmasını takip eden yüzyılda, başkenti Augar olmak üzere günümüzün Kamboçya, Tayland, Laos ve Çin’in Yunnan eyaletini de kapsayan yaklaşık 1 milyon kilometrekare toprak ve 2 milyon nüfuslu büyük bir imparatorluğa dönüşmüş. Sanskritçe ve eski Khmerce konuşan yerli halkın dini, imparator II. Jayavarman tarafından Hinduizm’den Budizm’e döndürülmüş. Yerine geçen oğlu Bayon, Budist Mabetlerini yaptırmış. Torunu Yasovarman ise Angkor şehrini başkent yapmış ve günümüzde UNESCO Dünya Mirası Listesinde ve koruma altında olan ünlü Angkor Tapınaklarını ve o güne kadar insan eli ile inşa edilen en büyük (7.5 kmx1.8 km) su rezervuarını inşa ettirmiş. Angkor tapınakları öylesine muhteşem tapınaklarmış ki 10. yüzyıldan itibaren Khmer İmparatorluğunun adı Angkor İmparatorluğu olarak anılmaya başlamış. Bayon Tapınakları ve günümüzde henüz onda birinin tropikal orman örtüsünden temizlenerek ziyarete açılabildiği düşünülen Angkor Tapınakları, imparatorluğun o yıllardaki ihtişamını hayal edebilmek açısından günümüzde ölçü olmaktadır.
Angkor İmparatorluğunun 1006 yılında, giderek güçlenen komşu krallıklarla savaşlarında, güçlü Hindu krallıklardan yardım alması, kralın Hindu dinine dönmesine neden olmuş. Angkor tapınakları bu tarihten itibaren Hindu tanrılarına adanmış. Bu nedenle Angkor tapınaklarını gezenler, muhteşem taş oyma duvar süslemelerinde Budizm’e ve Hinduizm’e ait simgeleri bir arada görebilmektedirler.
O tarihten itibaren zaman zaman kuzey sınırlarındaki Dai Viet Krallığı’na, günümüzdeki Vietnam topraklarının orta bölümünde, o tarihlerde hüküm süren bir diğer güçlü krallık olan Champa Krallığı’na, günümüzdeki kuzey Tayland topraklarında kurulan Thai Krallığı’na toprak kayıpları olsa da, 1113-1219 yılları arasında Angkor İmparatorluğu gücünü sürdürmüş. Bu dönemin güçlü kralı Jayavarman VII ve oğlu, birer Budist kral olarak tapınaklar yaptırmaya devam etmişler. Sonra gelen kral ise Hindu imiş. Ülkenin dinini tekrar değiştirmiş. Budist mabetlerini tahrip ettirip onları Hindu mabetlerine çevirtmiş. Daha sonra gelen krallar Budistmiş. Bu din karmaşası ile birlikte prensler arası iktidar savaşları, güç ve güven kaybına neden olmuş. Bu arada yaşanan sel ve kuraklık gibi doğal afetler, 1330’da Çin’den başlayarak Avrupa’ya kadar uzanan veba hastalığı, ülkeyi çöküntüye doğru götürmüş. 1431 yılına gelindiğinde Kamboçya, tarihinin bir başka dönüm noktasına ulaşarak Siyamlılar tarafından işgal edilmiş, ülke harap olmuş ve Khmer İmparatorluğu sona ermiş. Ana ürün pirinç olmak üzere sebze ve tropikal meyve üreticiliği yapan Khmer halkı için zor bir dönem başlamış ve küçülen ülkelerinde Panom Pen ve Tonle Sap gölü çevresinde yaşamlarını sürdürmeye devam etmişler. Zaman zaman kralları olmuş, zaman zaman da Siyam Krallığının hâkimiyetine boyun eğmişler.
Kamboçya için zaman akarken Khmer medeniyeti, Cham medeniyeti gibi büyük ve köklü medeniyetlere ev sahipliği yapmış olan bu topraklarda 1863 yılına gelinmiş. Ülkesinin güvenliğini sağlamak isteyen o tarihteki kral, Fransız himayesine sığınmış. 1887 yılında Kamboçya, Fransızların yönetimindeki Hindi Çin’in bir parçası olmuş.
Sihanoukville ve çevresinde dolaşırken, bu güzel ülkenin güzel insanlarının sükûnetle gülümseyen yüzlerine, çocukların parlak esmer tenlerine bakıyorum ve ne savaşçı bir kabilenin insanlarını görüyorum ne de muhteşem tapınaklar inşa etmiş büyük bir uygarlığın izlerini hayal edebiliyorum. İşinde gücünde, tarlasında çalışan, meyvelerini satan, pirinç hasadı yapan güzel insanlar. Şehirlerini inşaat alanına çeviren ve çoğu Singapurlu, Japon, Çinli, Malezyalı olan yeni zaman inşaat ordularından şaşkınlar sanki. Belki de hayatlarına ve topraklarına hızla giren bu toz duman içinde çaresizler.
Bir otelin müdürü ile sohbet etme fırsatı bulduk bir ara, Malezya’dan gelmiş. Bir yıl içinde 80 otel daha tamamlanacakmış bu bölgede. “Las Vegas gölgede kalacak” diyor gözleri parlayarak. Çünkü burada doğa da çok güzelmiş ve turizm potansiyeli çok yüksekmiş.

Sihanoukville’in plaja inen ana yolunun ortasına kocaman altın renkli bir aslan heykeli dikilmiş. Yeni yapılan hemen bütün yollar bu meydana çıkıyor. Meydanın etrafında otel inşaatları ve temel açma çalışmaları devam ediyor bir yandan. Sahilde uzanan beyaz kumlu plajın yakınındaki eski bahçeli evler boşalmış. Belli ki pek yakında bunlar da, yeni otellere ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Şimdiden bir kaç şık bina otel-gazino olarak açılmış bile. Bunlardan bir Japon firmasına ait olduğunu öğrendiğimiz bir tanesi, geceleri lazer ışıkları ile Sihanoukville semalarını aydınlatıyor. Ama bembeyaz kumları gece bile ışıldayan uzun güzel kumsalında, hala Sihanoukvilleli balıkçıların geleneksel yöntemlerle tuttuğu balık, kalamar, ahtapotları seyyar mangallarında pişirip satan güler yüzlü kadınlar, ekmek parası için uğraşıyor ve kumsal akşamlarını şenlendiriyorlar. Bazıları, dilek yazılıp, altında ateş yakılarak göklere salınan kâğıt fenerleri satıyor. Kimi, turistlere masaj yapıp üç beş kuruş alma peşinde. Kumsalda art arda sıralanan restoranların sahipleri, masaların arasında dolaşan satıcılara hiç karışmıyor. Kimse kimsenin ekmeğine mani olmuyor yani. Bu yüzüyle Sihanoukville, kumsal akşamlarında kendi kimliğiyle yaşayabiliyor henüz.
İkinci günümüzü, yakınlardaki diğer koyları, plajları ve komşu Kep kasabasını ziyaret etmeye ayırdık. Plajların hemen arkasında yollar, çimli-ağaçlı güzel parklar ve şık dev oteller. Bu yapılaşma biçimi, bazı koylarda tamamlanmış, bazılarında ise yapımı sürmekte. Kep kasabasına bu çılgınlık henüz ulaşmamış gibi. Kep, yamaca yaslanmış bir kaç katlı küçük otelleri, pansiyonları, yerel balıkçı lokantaları ile sakin sevimli bir tatil kasabası. Özellikle yengeçlerin bol yakalanıp satıldığı Crab Market’i meşhur. Crab Market, deniz kenarında lokal bir pazar yeri. Deniz ürünleri, sebzeler, meyveler, öğle saatlerinde ise mangalda pişirilen deniz ürünleri satılıyor. Öğleden sonra saat 14.00-15.00 gibi de tenhalaşıp kapanıyor. Kep sahilindeki büyük ağaçların gölgeleri Keplilerce paylaşılmış. Bir kaç plaj sandalyesi koyup plaja gelenlere kiralıyorlar. Hatta bazıları ağaç gölgelerine bir örtü serip, yemeği ile gelen ailelere veya erkek gruplarına kiralıyorlar. Yemeğini yiyen, denize girip serinleyen yoluna devam ediyor. Gece ise plajlar ayrı bir alem. Yerel halk günün telaşını bitirip, güneşin yakıcı etkisi de geçince çoluk çocuk sahile koşup giysileri ile denize giriyor.
İkinci gün programımızda çevre adalara uzanmak da vardı. İskele girişindeki gişeden bilet alıp bindiğimiz tur teknesi, bize adalar turu yaptıracak ve bazı adaların plajlarında yüzme molası verecekti. Öğle yemeği de lokal deniz ürünlerinden oluşan bir menü. Bizim gibi bu tura bir gün ayırabilenler için bundan güzeli olmazdı doğrusu. Harika bir hava, masmavi bir deniz ve yemyeşil bitki örtüsü ile süslenmiş adalar. Adalara yaklaştıkça doğaya gizlenmiş tatil köyleri, ahşap bungalovlar ve palmiyelerin gölgesine serilmiş gibi duran sevimli restoranlar bizi daha bir çağırır gibi idi. Kumsallar güneş altında, mercan kumlarından dolayı inci beyazlığında pırıldarken, deniz, kumsalda şeffaftan başlayıp turkuaz, açık mavi, mavi, koyu mavi, lacivert tayfında uzanıyordu derinlere doğru. Çok güzel bir gün geçirdik. Bir adada pırıl pırıl sularda yüzdük. Bir diğerinde lezzetli bir yemeğin tadına vardık. Akşamüstü Sihanoukville’e geri dönerken pembe bulutlarla süslü bir gün batımını yakaladık. Ancak dönüş için bir sürprizi vardı doğanın bize. Rüzgâr hızlandı, deniz dalgalandı ve denize açıldığımız iskeleye yanaşamadık. Başka bir koyda bulunan Sihanoukville Port’a yanaşabildik. Hava kararmak üzere idi. “Hiç bir şey sebepsiz değildir” sözünün ne anlama geldiğini daha iyi kavradım o an. Çünkü teknik açıdan oldukça gelişmiş olan Port’un hemen yanındaki koyda yüzen köyü görme fırsatını bulmuştum. Yüzen köyün yıpranmış teknelerinin arkalarındaki mutfak bölümlerinde yıkanmış çamaşırlar sallanıyordu. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar orada burada oturmuşlar vakit geçiriyorlardı. Yoksulluk, ilk bakışta göze çarpıyordu. Hong Kong’un yüzen köylerinde yaşayan yerel halkın başına gelenler geldi aklıma. Burada da benzer bir yaşam senaryosu oynanıyor diye düşünmeden edemedim. Akşamın alacakaranlığı çökerken bir kaç araç ile bizi Sihanoukville Port’tan aldılar ve otellerimize dağıttılar. Yarın yeni bir gün bakalım neler olacak diyerek uyudum çünkü Sihanoukville’in sürprizleri bitecek gibi değildi sanki.

Ertesi sabah uyandığımda Sihanoukville’in adı aklıma takılmıştı çünkü Prens Norodom Shanuk’u hatırlamıştım. Bu şehir, adı ile bir kraliyet şehri idi. Üniversite yıllarımdan Kamboçya’nın devrik kralı Norodom Shanuk ve sürgündeki hükümetine ilişkin haberleri anımsadım birden. Sihanoukville adını 1941-1955, 1993-2004 yılları arasında iki kez tahta çıkan kral Norodom Shanuk’un hanedan adından almıştı. Kral, 2004 yılında tahtını kendi isteği ile oğlu Norodom Sihamoni’ye bırakmış ve 15 Ekim 2012 de de Çin’de Pekin şehrinde ölmüştü. Sonra Pol Pot dönemi aklıma geldi. Kamboçya için karanlık ve talihsiz zaman dilimi. Dünyamızın gördüğü en zalim kıyımlardan biri yaşanmış Kamboçya’da, Pol Pot ‘un yönetimde olduğu dönemde. Hatırlayınca biraz araştırmadan, araştırınca da paylaşmadan edemeyeceğime karar verdim. Çünkü yaşanan bazı çılgınlık dönemlerini toplumsal hafızamızda saklamalı ve asla tekrarlanmamasını sağlamalıyız diye düşünenlerdenim.
Gerçek adı Saloth Sar olan Pol Pot, 1925 yılında varlıklı bir ailenin çocuğu olarak Kamboçya’da doğmuş. Fransa’daki yüksek öğrenimi esnasında Komünist Parti’ye katılmış, 1953 yılında Kamboçya’ya dönerek öğretmenlik yapmaya başlamış. Yıllar içinde Komünist Parti içinde yükselerek yönetimde görev almış. Çin’e yaptığı seyahatte Mao’nun Kültür Devrimi’nden çok etkilenmiş. Ülkesine döndüğünde Kamboçya Komünist Partisinin silahlı kanadı olan Kızıl Khmer grubunu kurmuş. 1969’da başlayan Vietnam Savaşı, ateşini Kamboçya üzerine de taşımış. Çünkü Çin’den gelen askeri yardım, Kamboçya ormanlarının koyu yeşil gölgelerinden geçip Vietnam sınırından Kuzey Vietnam gerillalarına ulaşıyormuş. Bu yolları kesmek için savaşın acımasız kuralları işliyormuş. Amerikan bombardımanı halkın sınıra yakın köylerden kaçıp şehirlere akın etmelerine neden olmuş. 1970 yılında ABD destekli askeri darbe sonrasında Kral Norodom Shanuk Çin’e kaçmış. Askeri yönetimi tanımayan Kızıl Khmerler, yönetimi ele geçirmek için silahlı mücadeleye başlamışlar. 1970 yılında 5 bin kişi oldukları bilinen Kızıl Khmer güçleri giderek çoğalmış ve beş yıl içinde 70.000 kişilik bir askeri güce ulaşmış. İç savaş, 1975 yılında Kızıl Khmerlerin kazanması ile sona ermiş. Demokratik Kamboçya adıyla kurulan yeni devletin başına olağanüstü yetkilerle donanmış ve Pol Pot adı ile anılan Saloth Sar geçmiş. Pol Pot, ‘Burjuva Medeniyeti’ diye tanımladığı tüm çağdaş değerlere karşı çıkarak ülkeyi dışa kapatmış. Burjuva Medeniyeti’ni yok etmek adına, öncelikle okuma yazma ve yabancı dil bilenler, gözlük takanlar öldürülmüş. Kapitalizm yok olmalı diyerek para kaldırılmış, üniversiteler, okullar, postaneler, fabrikalar, gazete ve dergiler, bankalar kapatılmış. Geleneksel değerler, aile ve Budist inançlar yıkılarak çocuklar kolektiflere teslim edilmiş. Burada beyinleri yıkanarak küçük yaşta asker yapılmışlar. Yeni bir tarım toplumu yaratılmak üzere şehirler boşaltılıp insanlar köylere yönlendirilmiş. Hayatı sıfırdan başlatmak adına kendi halkının yok oluşuna uğraşan bir çılgınlık, güzelim Kamboçya’nın üzerine simsiyah bir matem tülü gibi yayılmış. Kamboçya’da yapılacak işler biraz azalınca komşu Vietnam’ı da hizaya getirmek üzere sınır ötesi katliamlar başlamış. Mekong Deltasında bulunan köyler yakılıp yıkılmış. Bunun üzerine Amerikan savaşını yeni bitirmiş ve savaşın yıkıntılarını temizlemek ile uğraşan Vietnam yönetimi, Aralık 1978’de Kamboçya’ya girerek Pol Pot yönetimine son vermiş. Kızıl Khmer birlikleri dağlara çekilmiş. Pol Pot yakalanarak Kamboçya-Tayland sınırında bir evde ölümüne kadar ev hapsine mahkûm edilmiş. Bu durumdan rahatsız olan Çin, Vietnam’a savaş ilan ederek Kuzey Vietnam’ı işgal etmesine rağmen savaş uzun sürmemiş. Kamboçya’da ise 10 yıl süren Vietnam birliklerinin işgali, ardından 13 yıl süren iç savaş sonrası, 1991 yılındaki Paris Barış Antlaşması ile ateşkes ve demokratik seçimler zorunlu tutulmasına rağmen ancak 1993 seçimleri sonunda kurulan koalisyon hükümeti ile normal yaşama dönülebilmiş.
Eski Yugoslavya’nın dağılma sürecindeki iç savaş sırasında yaşananlara benzer biçimde, Kamboçya’da da korkunç insanlık suçlarının işlendiği bu zaman diliminde, yaşanan akıl dışı duruma ne komşu ülkeler (ki bunlardan Çin zaten Pol Pot rejimini destekliyormuş) ne de batılı güçlü ülkeler müdahale etmemişler ne yazık ki. Phnom Penh’de Ölüm Tarlaları kurbanlarının kemiklerinin sergilendiği anıtı, müzeyi ve işkence binalarını, yıllar önceki bir Kamboçya gezimizde içim kan ağlayarak izlemiştim.
Sihanoukville’in çiftçi, balıkçı güler yüzlü insanları, yakın geçmişte yaşananları hafızalarından silip, güneşi, gecesi, denizi ve daha pek çok güzelliği ile eşsiz dünyamızı yaşamaya çalışıyordu kısa süre önce. Sonra birileri, kim oldukları bilinmez, şık toplantı salonlarında, belki de içkilerini yudumlarken konuşup kararlaştırdılar bu güzel tatil şehrini Güney Doğu Asya’nın Las Vegas’ı yapmayı. Sonra çelik zırhlı peri, sihirli değneği ile dokundu ve göz açıp kapayana kadar toz duman içinde hızla yükselen bina kurucularının saldırısına uğradılar. Yabancılar akın etti. Bunlar yeni alışmaya başladıkları turist yabancılar da değildi. Çalışmaya geliyorlardı. Yiyecek fiyatları arttı. Sattıklarının fiyatı yükseliyor diye sevinirken aldıklarının daha çok arttığını fark ettiler. Kimi amelelik bulurken, kimi otel hizmetlisi oldu. Çevrenin güzel kızları, güçlü delikanlıları daha kolay iş bulur oldular. Çocuklar yeni açılan şık mağazalardaki ıvır zıvırlar için babalarına ağlar oldular. Hayalinizi hiç zorlamadan bu cümleleri çoğaltabilirsiniz. Ve hızla değişen, daha doğrusu insan eliyle ve yıldırım hızıyla değiştirdiğimiz Dünyamızın, bu cennet köşesinde, bir şehrin, Sihanoukville’in değişen kaderinin hikâyesini, kendi şehirlerimize bakarak hepimiz yazabiliriz ne yazık ki.
