SLOVENYA’NIN YILDIZLARI POSTOJNA VE SKOCJAN MAĞARALARI

Mağara içindeki traverten oluşumları
POSTOJNA VE SKOCJAN harita

Bu yazı Türk Standartları Enstitüsü Yayını Standart Dergisinde Yayımlanmıştır.
TSE web sitesinde görüntülemek için buraya tıklayabilirsiniz:

TSE.org.tr/2023/MART-NISAN

İlk kez 1983’de gitmiştim Ljubljana’ya. Ljubljana, o yıllarda Yugoslavya’nın bir bölgesi olan Slovenya’nın başkenti idi. Telekomünikasyon ve otomasyon sistemleri üretilen Iskra Fabrikasındaki bir eğitime katılmak amacı ile Ljubljana yakınlarında Kranj’da kalıyordum. Birkaç haftası Bled Gölü kıyılarında olmak üzere toplam beş hafta geçirmiştim Slovenya’da. İş ve gezinin güzel bir birleşimi olarak anılarımda yer eden bir zaman dilimi. Hafta içi çok yoğun geçen çalışmalardan sonra hafta sonları, Iskra’nın görevlendirdiği bir rehber eşliğinde çevremizi tanıyalım gezileri yapıyorduk. İşte bu gezilerden birinde ünlü Postojna Mağarasını ziyaret ettik.

Ljubljana’ya 60 kilometre kadar uzaklıkta bulunan ve pek çok mağara içi oluşumu barındıran bu mağara beni çok etkilemişti. Nasıl etkilemesin? O güne kadar gördüğüm en büyük mağara idi. İçinde bir tren hattı bile vardı. Rehberimizin söylediğine göre 21.5 kilometre uzunluğundaki mağara, çok eski zamanlardan beri bilinmekte imiş.

Mağaranın çok büyük olan girişine inşa edilmiş Predjama kalesi ise hayranlık uyandıran bir Ortaçağ kalesi idi. Mağaranın içinde ve rehber eşliğinde bir tur almıştık. Turun bir bölümünü tren ile bir bölümünü de yaya olarak yaptık. Sarkıtlar, dikitler, kayaların su tarafından şekillendirildiği büyük yer altı boşlukları, yer altı nehrinin göllendiği bölümler hayranlığımı toplamıştı. Mağaranın çok soğuk olduğunu hatırlıyorum. Küçük bir meydan büyüklüğündeki yeraltı boşluğunda mağara tavanından sarkan harika kristal avizeye şaşkınlıkla bakmıştım.

Rehberimiz, mağaranın zaman içinde, pek çok kez farklı amaçlarla kullanılmış olmakla birlikte, son olarak II. Dünya Savaşı esnasında Yugoslavya’yı işgal eden Hitler ordularınca silah ve mühimmat deposu olarak kullanıldığını anlattı. Direnişçilerin sızdığı mağarada depolanan cephanenin patlatılması ile oluşan hasar ve simsiyah mağara duvarları beni bir film gibi savaş yıllarına götürmüştü. Ayrıca bu mağaradaki yeraltı sularında yaşayan gözsüz, semender-balık arası bir canlıyı şaşkınlıkla izlemiştim.

Slovenya’ya yaptığım bu iş gezisinden anılarımda yemyeşil ormanlar, orman patikaları ile birbirine bağlanan şipşirin yerleşimler, zaman zaman yollara çıkan geyikler kaldı. Sabah  saat 6.00’da başlayıp 14.30’da sona eren çalışma saatleri, hemen her evin bahçesinde yetiştirilen sebzeler, hafta arası akşam 21.00’de sona eren günlük yaşam ve çılgınca eğlenilen cumartesi geceleri aklıma takılı kalan şeyler. Ayrıca o zaman özel sektöre izin verilmeyen Tito yönetiminde, sadece aynı aileden beş kişinin çalışabildiği ev restoranlarına izin vardı. Hemen her akşam çalışma arkadaşlarımla bunlardan birine gidip yerel yemeklerin tadına baktığımızı hatırlıyorum. Her yemek öncesi masaya getirilen ve evin annesinin vişne, erik, armut vb. meyvelerden yaptığı lezzetli içecekler geliyor aklıma. İlk geyik etini de o ev tipi restaurantların birinde tatmıştım.

Slovenya kısaca, göller, ormanlar, balkon ve pencerelerinden rengarenk çiçekler fışkıran aydınlık evler, lezzetli yemekler, çalışkan insanların yaşadığı topraklar ve Postojna Mağarası olarak özetlenmişti anılarımda.

Slovenya’ya 9 Ağustos 2004 tarihindeki ikinci gidişim ise Avrupa’da bulunan UNESCO Dünya Miraslarını görmek amacıyla eşimle yaptığımız gezi programı kapsamında oldu. 2020 yılında Slovenya’da toplam dört adet olan UNESCO Dünya Mirasları, 2004’de sadece bir adet idi. Bir mağara, ama o tarihlerde daha ünlü olan Postojna Mağarası değil, Skocjan Mağaraları.

Bu gezimizde, 9 Ağustos sabahı Hırvatistan’ın Buje yerleşimi üzerinden gelip sınırı geçerek Slovenya’ya girdik. Ljubljana’ya doğru çok güzel bir otoyol uzanıyordu. Otoyola paralel olarak tarlalar ve köylerin içinden giden eski yolu aldık. Slovenya aynı hatırladığım gibi, hiç değişmemiş. Yeşil bir fona yerleşmiş çok güzel evlerin içinden dışına doğru fışkırıyormuş gibi rengarenk çiçek her yer. Çayırlar yeni biçilmiş, kış için yemlik otlar kurutuluyor. Skocjanske’deki Skocjan Mağaralarına gidiyoruz. Burada o tarihte, yollar üzerinde, nereye gidiyoruz, kaç km. kaldı gibi bilgilendirme levhaları yok. Aradığımız mağara, Skocjan Köyü yakınlarında. İnatla devam ettiğimiz yol bizi doğruca Skocjan Mağaraları Bölge Parkına götürüyor. Skocjan Mağaraları Bölge Parkı, Skocjan Köyü ve Skocjan Mağaralarını da içine alan bir Park. Bu Park, Avrupa Kıtasında tespit edilmiş 21 adet karst oluşumundan biri olan Slovenya İç Carniola Bölgesinde bulunmakta.

Her UNESCO Dünya Mirası ziyaretimizden önce olduğu gibi bir araştırma yapmıştım. Her ne kadar karst oluşumlarına lise yıllarından biraz aşina olsam da ne kadar çok bilmediğim varmış bu konuda. Karst Oluşumu adı verilen topoğrafyalarda, su ile çözünebilen kireçtaşı, kumtaşı, dolomit gibi karbonat esaslı kayaların çözünmesi sonucu oluşan yerüstü ve yeraltı formlarının, su ve mineral yapı ile bağlantılı olarak tamamen kendine özgü biçimlerde ortaya çıktığını biliyordum. Bunlar aynı zamanda devasa drenaj sistemleri oluşturuyormuş. Ayrıca Karst Topoğrafyasının tipik özelliği yeraltı suları ile oyulmuş yeraltı mağaralar sistemleri imiş. Bu arada, bu tip oluşumlar için kullanılan karst kelimesinin de (kras ve daha sonra Almanca söylenişiyle karst olarak) Slovence Carco adı verilen ve 12. YY.’da başlayan karst konusundaki araştırmaların yapıldığı bu bölgede kullanıldığı bilgisine ulaştım. Yani eski zamanlardan beri bilinen ve incelenen bir bölgeye gelmiştik. UNESCO Dünya Mirası olmasının yanı sıra çok da ilgimi çeken bir bilim dalına konu idi.

Slovenya’da başlayıp İtalya’da sona eren, bilimsel adı ile Dinar Karst Sistemine dahil olan ve Slovenya sınırları içinde kalan 7.000’den fazla mağara varmış. Fakat içinde yeraltı kanyonu bulunan  sadece Skocjan Mağaraları imiş. Bu yeraltı Karst Sistemi, 11 bağlantılı mağaradan oluşuyormuş. Skocjan Mağaraları, 1986 yılında yapılan 10. toplantısından beri UNESCO’nun Dünya Mirası Listesinde ve koruma altında bulunuyor. Skocjan’a ulaştığımızda bizi karşılayan dev bir kaya oluşumu ve üzerine kurulmuş şipşirin bir yerleşim.  Heyecan içinde mağaranın girişine vardık. Ziyaretçiler saat başı, gruplar halinde mağaraya alınıyormuş. Acele ile biletlerimizi aldık ve 4 dakika sonraki gruba yetiştik.  Biletler o tarihte 9 Euro idi. Mağaranın iki kapısı var. Birinden giriliyor diğerinden çıkılıyor. Rehberimizin peşinde mağaraya girdik. Mağaranın birinci bölümünün adı Silence Cave yani Sessizlik Mağarası. Çok özel yeraltı mağara oluşumları ile çok büyük ve çok ilginç bir mağara. On binlerce yılda oluşmuş sarkıt ve dikitler büyüleyici. Bazıları içerdiği kristallerden dolayı ışık altında pırıl pırıl parlıyor. Yapısında bulunan minerallerden aldığı renklerle beyaz, kırmızı ve kahverengi oluşumlar var.

Mağaranın ziyaret edilen bölümünde toplam yürüyüş mesafesi 3 km. Yürüyüş parkurunun düzenlemesine uygun olarak sıralanmış ve aydınlatılmış oluşumları hayranlıkla seyrediyoruz.  Mağara içindeki bazı çöküntülerin depremler nedeniyle meydana geldiğini öğreniyoruz. Mağaralarda fotoğraf çekmek ayrı bir olay. Bazılarında fotoğraf çekilmesine izin verilmiyor. Ancak izin verilse bile çok özenle yapılan ayarlar gerekiyor başarılı fotoğraflar çekebilmek için. Fotoğraf çekme konusunu aklımdan çıkartıp, bu çok özel yer hakkında bilgi almak ve güzelliklerin keyfini çıkarmaya odaklanıyorum.

Skocjan Mağaralarının ikinci bölümü Reka Cave. Reka, Slovence nehir demek. Bu bölümde mağaranın tavan yüksekliği 100 metreye varıyor. Reka Mağarasına girdiğimizde önce kulağımıza gelen gürültüler dikkatimizi çekti. Daha sonra ise, yükselen su zerreciklerinden oluşan bulutu gördük. Burada bir çağlayan var. Yer altındaki bir mağarada akan bir nehir, bir çağlayandan dökülüyor. Mağara tabanından 45-50 metre kadar yükseklikte bulunan köprüden geçtik. Mağara içindeki dar yürüyüş yollarını kullanıyoruz rehberimizi takip ederken. Yağışın bol olduğu bazı yıllar sular çok yükseliyor ve seller oluşuyormuş. 9 Eylül 1965 tarihinde bu mağara içindeki sular 90 metreye kadar yükselmiş. Sel esnasında bazı oluşumlar da hasar görmüş.

Reka Nehri,  Avrupa’da bulunan Karst Alanları içinde en uzun Yeraltı Sulak Alanlarından biri imiş. Yeraltı Sulak Alanları o güne kadar duymadığım bir konu idi aslını isterseniz. Mağara ziyaretlerimin çoğunda mağara içinde var olan bir yeraltı nehri dikkatimi çekerdi ama Sulak Alan tanımlamasının sadece yeryüzündeki su havzaları için kullanıldığını sanırdım. Skocjan’da öğrendiğim, yer altında da Sulak Alanların varlığı oldu. Skocjan, Paleosen Devri kireç taşı tabakasından oluşan ve günümüzde keşfedilmiş 6’200 metre uzunluğunda bir Yeraltı Sulak Alanı imiş.

Bu nehir yeryüzünde akarken üzerinde Skocjan yerleşiminin bulunduğu çok büyük bir kayanın altında kayboluyor ve mağaralar kompleksindeki yolculuğuna başlıyor. Nehir bu güzelliğin hem sanatçısı hem de en vefalı seyircisi anlayacağınız. Mağaranın içindeki kanyonun dibinde, çağlayanlar oluşturarak akıyor. Yüzeyin 160 metre kadar altındaki bu çöküntü kanyonunda akan Reka Nehri, kanyonun sonlarına doğru kanyon yarığının içinde bilinmez karanlıklara karışıyor. Skocjan yerleşiminin bulunduğu kayanın altında 3 kilometre kadar süren yolculuğundan sonra yeryüzüne kavuşan nehir suları, bir süre sonra tekrar yeraltına girerek, yaklaşık 40 kilometre kadar sonra İtalya sınırları içinde tekrar yeryüzüne çıkıp Adriyatik Denizi ile buluşuyor. Yeraltındaki bu yolculuğunda Reka Nehri, dev yeraltı odalarından geçiyormuş. Bunlardan en büyüğü 78 milyon metre küp su toplayabilen Martel Odası imiş.

Mağaranın içindeki oluşumlar olağan üstü güzellikte. Pamukkale’mize benzer travertenler harikulade formlar halinde göz okşuyor.  Kalp atışlarımı hızlandıran bir hayranlık içinde idim. O güne kadar bu kadar güzel ve özel bir mağara görmemiştim. Sonra yeşilliklere gömülmüş ve güneşin parlak ışıkları ile yıkanan kocaman bir doğal kapıdan yeryüzüne kavuştuk.

Skocjan yerleşimine bir füniküler ile ulaşmak mümkün. Çok şirin bir köye çıktık. Köyde taş duvarlı bir ambar onarılarak oluşturulmuş bir müze var. Hem köy yaşamının tarih içinde gelişimini hem de Skocjan Mağarasına ilişkin bilgileri ve kronolojik bulguları görmek mümkün. Eskiden kullanılan tarım aletleri, M.Ö. 8-10. YY.’lardan günümüze kalan mızrak uçları, bıçaklar, kap- kacak kalıntıları, bronz ve demir çağı buluntuları sergileniyor. Skocjan Mağaralarının varlığı çok eski zamanlardan beri biliniyor olmasına rağmen mağaraya ilk iniş 1811’de olmuş. Silence ve Reka Mağaralarının keşfi ve ziyarete açılmaları ise 1900’lerin başlarında. Avrupa ülkelerinden bazılarının Kraliyet ailesi mensuplarının ziyaretlerine ilişkin fotoğraflar da müzede önemli yer tutmakta.

Skocjan mağaralarının varlığından, çok eski zamanlarda Reka Nehrinin yeraltına girdiği yerlere ulaşan insan grupları haberdar olmuşlar ancak, ilk yazılı kaynakların M.Ö. 2. YY’a ait olduklarını, 1561 Lazius- Ortelius Haritasında, 1637 Mercator Novus Atlasında gösterildiğini öğreniyoruz. 1689’de Johann Weikhard von Valvasor, Reka Nehrinin çöküntü yatağını araştırarak bilgiler vermiş. Trieste şehrine içme suyu sağlanması amacı ile Reka Nehrinin yeraltı akış yolundaki şaftlar ve yeraltı boşlukları araştırılmış. Silence Cave, Sessizlik Mağarası bu çalışmalar sırasında 1904’de keşfedilmiş. Tüm bu çalışmalar ile adım adım gizemlerine ulaşılan Skocjan Mağaralarında, 1990’de Sloven dalgıçlar tarafından yapılan su altı araştırmaları ile yepyeni mağara geçitlerine ulaşılmış.

Skocjan Mağaralarının zaman içinde adım adım keşfedilmesi, Slovenya’ya, Avrupa’ya ve bilim dünya’sına olağanüstü güzellik ve özelliklere sahip bir mağaralar sistemi armağan etmenin yanı sıra, Karst Sistemleri konusunda da pek çok yeni bilginin keşfine neden olmuş. 2004’den bu yana, gezi anılarıma pek çok yeni mağara eklenmiş olmasına rağmen, Skocjan Mağaraları kendisine özgülüğü ile baş köşemdeki yerini hala korumakta.