YENİ ZELANDA CANLI MAĞARA PIRLANTASI

Glowworm Mağarası, Yeni Zelanda, parıldayan yaşam
Glowworm-harita

Pırlanta sever misiniz? Bildiğim kadarı ile bütün kadınlar sever. Erkekler de severler.  Erkekler ederini, kadınlar pırıltısını ve üzerlerinde taşımayı sever. Bizim görüp şaşırdığımız, şaşırıp hayran kaldığımız Yeni Zelanda’nın canlı mücevherleri, gözlerimizden ruhumuza sızıp bizi bu dünyadan kopardı. Kendimizi bir uzay gemisinde, uzayın karanlık ve ıssız boşluğunda yıldızları izlerken bulduk. Sözünü  ettiğim, canlı mücevherler Glow worm’lar ve yeri de Yeni Zelanda’nın Waitomo denilen Bölgesindeki  bazı mağaralar. Glow wormlar, bu mağaraların tavanında  pırıltılı ışıklar saçarak yaşayan kurtçuklar.

“30 milyon yıl kadar önce okyanus tabanında oluşan  kireçtaşı çökeltiler, 24 milyon yıl kadar önce başlayan depremler ve volkanik etkinliklerle, deniz canlılarının fosillerini de içlerine alarak yükselirken…” diye anlatıyordu rehberimiz; “Aman Tanrım dünya değiştirmek buna benzer bir şey olmalı” diye düşünmekten kendimi alamadım. Çökelti katmanları yeraltı suları ile oyularak şekillendiğinde, bu yörede çok güzel bembeyaz kalsiyum karbonat sarkıt (stalactites) ve dikitlerle (stalagmites) süslü pek çok mağara oluşmuş. Bu harika oluşumlar kayalardan sızan su damlalarındaki kalsiyum karbonatın çökelmesi ile her 100 yılda bir santimetre hızında şekillenmiş ve şekillenmeye devam etmekte. Bu güzellikleri Doğa Ana dantel gibi işlemiş demeye de dilim varmıyor. Çünkü hiçbir sanat eserinin yaratılması bu kadar uzun sürede  olmamıştır sanırım.

N.EGE-DMİ-Glowworm Kurtçukları mağara tabanındaki nehirde ve karanlıkta yapılan bir gezide görülebiliyor-Düzenlenmiş
Glowworm Kurtçukları mağara tabanındaki nehirde ve karanlıkta yapılan bir gezide görülebiliyor-Düzenlenmiş

İşte bu mağaralardan, en önemli  iki adedi ile birlikte, bilinen toplam 30 adet mağara, Glowwormların yuvası olmuş. Endemik Glowworm kurtçuklarının bu bölgede yaşadığı çok eski tarihlerden beri ülkenin ilk sakinleri Mauriler tarafından bilinmekte imiş. Maurilerden Tainui  Kabilesi, geleneksel kanoları Kawhialar ile M.S. 1250’de çok uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra Hawaiki’den gelmişler. Hawaiki, Maurilerin kutsal anavatanlarına verdikleri isim. Kuzey adanın batı kıyılarına çıkan Tainui Kabilesi, su ve yiyecek bulduktan sonra ada içlerine doğru ilerleyip Waitangi’ye yerleşmişler.

Glow-worm kurtçuklarının yaşadıkları ve tüm güzellikleri ile ışıldadıkları mağaraların gerçek anlamda keşfedilerek ziyarete açılması, İngiliz yerleşimcilerin gelmesinden sonra olmuş. Keşif, 1887’de Mauri Şefi Tane Tinorau ile İngiliz araştırmacı Fred Mace tarafından gerçekleştirilmiş.  Gaz lambaları ile ve zor koşullarda yapılan keşif ve düzenleme çalışmaları sonunda, iki yıl sonra 1889’da mağara ziyarete açılmış. 1901’de Mauri Şefi Tane Tinorau’nun da katıldığı bir tören yapılarak bu olağanüstü keşif kutlanmış.

Gelelim bizim Mağara Pırlantalarına. Tabii bu benim onlara verdiğim isim. Bilim dünyasında adı  Arachnocampa  Luminosa olan Glow worm’lar, ışık üreten larvalar olarak adlandırılan  milimetrik kurtçuklar. Hikâyeleri uçan bir böceğin dişilerinin, mağara tavanına yapışık duran 120 kadar yumurta yumurtlamaları ile başlıyor.

glowworm tabela

20 gün sonra (karanlık mağarada 20 günü nasıl saydıkları da bilinmezlerden bir bilinmez) yavrular yumurtadan çıkıyorlarmış. Mağara tavanı evlerine yapışan mini mini larvalarımız aşağıya doğru yaklaşık 30 cm. kadar şeffaf ve yapışkan bir uzantı ile besleniyorlarmış. Hava akımlarının Glow worm’ların minik oltalarına taktıkları, onların nevaleleri. 3 mm.’lik boylarına bakmadan, böcek, sinek; Allah ne verdiyse hazmederek günlerini gün ediyorlarmış. En fazla bir kibrit çöpü boyutuna kadar büyüyebilecekleri bu güvenli ve lüks yaşam tam 9 ay sürüyormuş. İşte bu süreçte kendi ışıklarını kendileri üreterek tam bir yeşil davranış sergiliyorlarmış. Gerçekte ürettikleri ışık zavallı avlarını kendilerine çekmek için kullandıkları bir av araç gereci. Ama bir de mağara içinde onları seyreden biz insanoğluna sorun!

Waitomo Glow Worm Mağarasına girip yüz metre kadar bembeyaz sarkıt ve dikitlerin oluşturduğu büyülü dünyada yürüdükten sonra, Katedral adı verilen geniş mekanda akustik denilen ses mucizesine bir kez daha şapka çıkartılıyor.

Mağara tavanında ışık saçan Glowworm Kurtçukları
Mağara tavanında ışık saçan Glowworm Kurtçukları

Genç bir Mauri kızı olan rehberimiz ricamızı kırmadı. Bize ilginç bir aşk hikâyesini anlatan harika bir aşk şarkısı söyledi. Yumuşak sesi katedralin beyaz labirentlerinde dalgalandı, çağladı. Anlamadığımız sözler müziğin içinde yüreklerimize sızarak bizi duygulandırdı. Sonrasında öğrendik ki bu mutlu biten ama zorlu yollar kateden bir aşkın hikâyesi imiş. Eski zamanlarda sevdiği ile birlikte olmak için Waitomo gölünün karanlık sularına çıplak olarak atlayan ve adadaki sevgilisine  kavuşan genç bir Mauri kızının öyküsü imiş.

Glowwormların yaşam öyküsüne tekrar odaklanmamız bir kaç dakika aldı bu güzel nağmelerden sonra. Glow wormlar, pupa dönemi de denilen krizalit döneminde kelebeklere benzer bir evre geçirirlermiş. 13 günlük bu evre sonunda erişkin sinekler olarak yaşamlarının üçüncü bölümüne başlıyorlarmış. Bir sivrisinekten az büyük olan bu inanılmaz sinekler sadece bir kaç gün ömrü olan ağızsız ve midesiz oluşumlarmış. Tüm çabaları, neslin devamı için bir kaç gün içinde eşlerini bulup çiftleşip yumurtalarını mağara tavanına yapıştırmakmış. Sonra ölüyorlarmış.  Böylelikle yaşam döngüleri tamamlanıyor ve hayata veda ediyorlarmış.

glowworm-mavi
glowworm-mavi

Mağaranın içinde 50 metre kadar daha ilerledikten sonra yeraltı suyuna ulaştık. Bu bölüm tamamen karanlıktı. Rehberimiz karanlık yeraltı  nehrinde gezinti yapacağımız sandala bizleri bindirmeden önce sessiz olmamızı ve karanlıklar içinde mağara tavanına doğru bakmamızı işaret etti. Bir kaç saniye karanlıklara doğru hiç bir şey görmeden baktık. Sonra karanlıkta mavi ışıltılar saçarak parlayan yıldızları fark ettik. Rehberimiz bizi yeraltı nehrinin kıyısına  yanaştırılmış tekneye dikkatli bir şekilde birer birer ve sıra ile oturttu. Kendisi baş kısımda ayakta durarak ve karanlık mağarada, su yüzeyinden bir buçuk metre kadar yukarıya gerilmiş ipi tutarak teknemizi kıyıdan ayırdı.

Hepimiz başlarımızı  gökyüzüne, daha doğrusu mağara tavanına kaldırmış olarak  sessizliğin  ve karanlığın içinde usulca kaydık. Neredeyse kalplerimizin vuruşu duyulacaktı. İlk hissettiğim, sanki  karanlık uzay boşluğunda oksijen soluyarak seyahat ediyorduk ve büyülenmiş bir şekilde yıldızları seyrediyorduk. Sanki yüz metrelik bu yeraltı mağarası bir Stargate idi. İçinden geçince başka zaman, başka mekân bizleri kucaklıyordu. Birkaç dakika nefesimiz kesildi. Hayranlık ile şaşkınlık mucize kıvamında sardı yanımızı yöremizi. Rüya ortamına uymayan, hayal meyal hissettiğimiz rehberimizin hareket eden kolları ve altımızda hışırtısını duyduğumuz su idi. Yok, uzayda değildik, ama neydi bu soğuk buz mavisi ışık denizi, bu binlerce pırlanta pırıltısı? Simsiyah ipek kadife örtüyü tavana sermişlerdi. Yaradan ışıkları da kapatmıştı. Sonra bir kamyon dolusu pırlantayı boşaltıvermişti üstüne. “Aman Tanrım!” diye düşündüm: “Bunlar Mağara Pırlantası!” Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ünlü pırlantaları, Botswana’nın filmlere konu olmuş pırlantaları, Rusya’nın zengin pırlanta yatakları,  dünyanın en büyüğü Hollanda’nın De Beers firmasının efsanevi depolarında saklanan pırlantaları, Avustralya’nın çok az bulunan pembe elması, ama ille de Yeni Zelanda’nın, içinde can taşıyan  Mağara Mücevherleri Glowwormlar.

İmkan bulursanız mutlaka görmeli, hissetmeli,  bu rüyayı yaşamalısınız.