Görmeden önce anlatılanlarla anılarıma yerleşmeyi başaran, Avustralya ziyaretiyle gidip gördükten sonra da içime sızan ve artık gizemleri ile benim olan bir öyküyü paylaşmak istiyorum sizlerle.
1969 yılının yazında günlerden bir gün, aile dostları sevgili Ruhi Su’nun yanında iki turist genç kız, Akçay’daki baba evine çıkageldiğini anlatmıştı eşim. Eşim İngilizce bildiği için: “Bak sana iki Alman turist getirdim!” demiş Ruhi Su usta. Sonradan işin aslı anlaşılınca, turist misafirlerin iki Avustralyalı oldukları ortaya çıkmış. Üç gün kalan misafirler, üç gün boyunca ağırlanmışlar ve ülkelerini bilmeyen bu delikanlıya, Avustralya demişler, Red Center demişler, Ayers Rock demişler. Aborijinler, kutsallık, kanguru demişler, anlatmışlar da anlatmışlar. Heyecan, merak, coşku kaynaşan genç yüreğine minik tohumlar serpmişler. Serpmesine serpmişler ya, seyahat olanakları, döviz bulmak, bilinmeyene seyahat pek bir hayalmiş o günlerde. Ama tohumlar da sağ salim saklanmış bir köşede, bozulmadan kalmış yıllarca. Evliliğimiz ile benim de hayatıma katılan bu anılar, özlem-hayal rafında paslanmadan, küflenmeden beklemeye devam ettiler. Ta ki başka bir öyküye konu olabilecek bir rastlantı sonucu Avustralya’ya gidinceye kadar. Geçen zaman içinde aklımıza düştükçe konuştuk Ayers Rock diye anılan kızıl kayayı. Elimize geçtikçe okuduk Avustralya kıta ülkesinin sonu gelmez ilginç öykülerini. 2005 yılının 1 Aralık Pazartesi günü Melbourn’e inişimiz ile başlayan 70 günlük Avustralya maceramızda beni derinden etkileyen pek çok anı biriktirmiş olmama rağmen, merak tellerimi titreten Ayers Rock çevresinde kümelenenler, en gizemli olanlar bence.
Yaklaşık 42.000-48.000 yıl önce başladığı düşünülen Avustralya’nın insan yaşamında, Aborijin ataları çıkıyor karşımıza. Ya eski zamanların kara bağlantılarını ya da zorlu su yollarını aşarak bu topraklara geldikleri sanılıyor. Sözel kültür ve ruhsal inanç sistemleri ile yalnız doğa içinde değil aynı zamanda doğa ile bir bütün olarak yaşadıkları anlatılıyor.

Zaman içinde tarih örülürken, Avustralya kıtasının kayıtlara geçen ilk kâşifi olmak, 1606 yılında Hollandalı Willem Janszoon’a nasip olmuş. Yaklaşık bir yüzyıl boyunca Hollandalı denizciler Avustralya kıyılarına gelip gitmişler. Kuzey ve Batı sahillerinin haritasını çıkartmışlar. 1770 yılında James Cook bu kez doğu sahillerinin haritasını çıkartmış ve New South Wales adını verdiği bölgeyi Britanya topraklarına ilave ettiğini ilan etmiş. Dönem, uzak toprakların keşfedilip asıl sahiplerine aldırılmadan sömürgeleştirildiği zamanlarmış.
İngiliz yönetimi kıtanın kolonileştirilmesi için mahkumların işçi olarak çalıştırıldığı yerleşim birimleri kurulmasına karar vermiş ve 1788 yılından itibaren mahkum ve tutukluları Avustralya’ya göndermeye başlamış. Bu tarihlerde yerli Aborijin nüfusunun 350’000 civarında olduğu tahmin ediliyor. Sonraki yıllarda bu sayı hızla azalmış. Aborijinlerin yazılı bir tarihi olmadığından beyaz kaynaklar bunun nedeni olarak salgın hastalıkları, göçe zorlanmalarını ve kültürel parçalanmayı göstermekle beraber, dolaştığım her yerde yazıya hatta söze dökülmemiş pek çok acı hikâye, ayaklanmış ortalıkta dolaşıyordu adeta. Yerli çocukların ailelerinden zorla alınmaları, devşirilmeleri, kısırlaştırılmaları, soykırım iddialarını kızıştırırken, Avustralya Yüksek Mahkemesi, Avrupalıların istilası sırasında adanın kimseye ait olmadığı iddiasında uzun süre ısrar etmiş. Çünkü bu doğa insanları küçüklü büyüklü gruplar halinde binlerce yıldır bu topraklarda yaşıyorlardı ama Batı dünyasının tanıyıp bildiği gibi bir yönetim sistemleri, temsilcileri, merkezleri yoktu. Bir başkanları, bir bayrakları yoktu. Bu nedenle yasal olarak kolaylıkla yok sayılabilirlerdi. Ancak 1967 yılındaki Mabo ve Queensland Davasından sonra Aborijinlerin mülkiyet hakları, onlara bir bölge tahsis edilerek kısmen kabul edilmiş oldu. Diğer taraftan büyüyüp güçlenen Avustralya’nın, İngiltere ile olan özerk hükümet olma mücadelesi, 1901 yılında kabul edilen 10 yıllık bir geçiş sürecinden sonra 1911 yılında Canberra’nın başkent yapılışı ile başarılı şekilde sonuçlanmış.

En büyük maceralarımdan biri saydığım Avustralya seyahatimde tanıyıp bildiğimden çok farklı bambaşka bir dünyaya geçmiş gibi hissediyordum kendimi.
Aborijinler, kıtanın bu günlere ulaşma hikâyesi, endemik hayvan ve bitkileri, bu izole kıtaya dışarıdan getirilen hayvan ve bitkilerin yol açtığı doğa felaketleri. Her biri bir macera romanının bölümleri gibi. Mesela burada sadece kangurular değil hemen hemen bütün kara hayvanları keseli imiş. Hatta fareler bile. Tespit edilebilen hayvan türü sayısı yaklaşık 200’000. Sonra genel adı ornitorenk olan ve yumurtlayan ama yavrusunu emziren türlerden ikisi bu kıtada yaşıyormuş. Biri, dış görünüşü ile kirpiye benzeyen Ekidna, diğeri suda yaşayan ve gagası ördeğe benzeyen, ayakları perdeli Pladipus. Devekuşu benzeri kıtaya özgü Emu kuşları, boynu lacivert yumurtaları koyu mavi Cassouvery kuşları. Rengârenk 800 kadar kuş türü ki bunlardan 350 kadarı endemik. Avustralya’yı çevreleyen sularda yaklaşık %90 endemik olmak üzere 4’400 kadar farklı balık türü saptanmış.
Anavatanı Avustralya olan okaliptüsün yaklaşık 600 türünün olduğunu biliyor muydunuz? Hem de kırmızı, koyu pembe, açık pembe, sarı, beyaz, krem rengi çiçekleri ile harika görüntüler sergilediklerini. Avustralya’nın heyecan verici çeşitlilikteki ayrıntılarında kaybolmadan Red Center ve Ayers Rock maceramızı anlatmaya başlamalıyım artık.
Seyahatimizin ortalarında Red Center denilen ve kıpkırmızı kumlarla kaplı orta Avustralya’da bir tur almak üzere eşimle Alice Spring’e uçtuk. Aborijin halkınca kutsal sayılan ünlü kızıl kayayı ve çevresindeki diğer yerleri görmek istiyorduk. Alice Springs küçük bir yerleşim yeri. Otelimizi bulup yerleştik.
Akşamüstü, siyah saçlı, uzun boylu genç bir adam otelde ziyaretimize geldi. Adı Khan imiş. Ertesi sabah gün doğarken başlayacak altı günlük turumuz için bizi bilgilendirmeye gelmiş. Önce elindeki listeden isimlerimizi buldu ve işaretledi. Ama eşimin adını okuduğunda gözleri hayretle açılarak. “Atila, hımmm ilginç.” gibi kelimeler mırıldandı. Eşim, adı anıldığında Hun İmparatoru Atila ile ilişkilendirilmesine alışkın olduğundan “Hunlar” falan dedi ama Khan biliyormuş gibi görünmüyordu. Bir iki deneme daha yaptık. Hayır, bağlantı Hun İmparatoru Atila ile ilgili değildi. Khan işi bitince başını sallayarak gitti. Pek bir anlam veremedik ama üzerinde de durmadık doğrusu. Ertesi sabah Khan bizi almaya geldiğinde heyecan içinde idik ve Red Center maceramıza hazırdık.

On kilometre kadar ilerideki toplanma yerinde bizi dördü Avusturyalı, ikisi Alman, ikisi İtalyan ve bir İsrailli olmak üzere dokuz kişi daha bekliyordu. Toplam on bir kişilik bir grup olarak turumuza başlıyorduk. Bu arada Khan, Atila’yı elinden tutarak diğer Rangerlerin birlikte kahve içtikleri yere doğru götürmüş ve “İşte Atila.” diye tanıştırmıştı bile. Hepsi biraz şaşkınlık içinde ve gülümseyerek “Olamaz, gerçekten mi, hayret!” vb. kelimelerle karşıladılar bu tanıştırmayı. Nedenini sorduğumuzda, “Yakında anlarsınız.” diye cevapladı Khan.
Aracımız, orta bölümü on iki kişinin oturacağı şekilde düzenlenmiş, askeri araç benzeri yüksek bir kamyon. Arkadaki özel kapalı bölümdeki soğutucuda, konserveler, donmuş yiyecekler vb. bir haftalık yiyecek, yastık, uyku tulumu, kamp malzemeleri, acil yardım kitleri ve aklınıza gelebilecek ve açık arazide gereksinim duyulabilecek malzeme vardı. Biz biraz şaşkın, hazırlıkları izliyoruz. Tur almasına aldık ama başımıza nelerin gelebileceğini pek bildiğimiz de sayılamazdı. Bizimle birlikte farklı güzergâhlardan Red Center turunu yapacak 4 grup daha vardı. Hepimiz hazır olduğumuzda kamyonlarımıza bindik ve farklı yönlere doğru hareket ettik. O zaman fark ettim, Khan şoförümüzdü ve yardımcısı falan yoktu. Sonraki günlerde bu ince uzun genç adamın tek başına yaptıklarına hayran kalacaktık grupça. Ona “One Man Show” adını taktık.
Altı günlük programımızda Ayers Rock, Olga Dağı, Kings Kanyon dahil olmak üzere Watarrka Milli Parkı sınırları içinde bir parkur izleyecektik.
Ayers Rock’a doğru ilerlerken, Khan da bize bu toprakların yapısını anlatıyordu. Milli Park sınırları içinde Aborijin halklarından Anangu, Pitjantjatjar ve Yankunytjatjara gruplarına ait çok sayıda kutsal alan bulunduğundan söz ediyordu. Avustralya kıtasının ortasında kiremit renkli bir tepsi gibi dümdüz uzanan kızıl toprakların ortasında üç büyük kaya kitlesi dev anıtlar gibi yükseliyor diyordu. Bunlardan ilki yabancıların ilk bakışta Ayers Rock’a benzettikleri ve buraya ilk ulaşan İngilizler tarafından Mount Conner adı verilen, üstü masa gibi düz olan bir dağ imiş. 200-300 milyon yıl önce oluştuğu düşünülen bu dağı görebileceğimiz uygun bir yerde kamyonumuzu durdurdu. Hepimiz indik ve uzaklarda üstü bıçakla kesilmiş 300 metre yüksekliğinde kocaman bir peynir kalıbı gibi duran dağa baktık. Aborijin sözel kültüründe bu dağ, buz adamın tahtı imiş çok eskilerde. O zaman her yerin buzlarla kaplı olduğu zamanmış. Ama daha sonra buzlar yok olmuş ve buz adamın tahtı kalmış. Buz adamın adı ise “Atila” imiş. Eşime dönüp “İsminin Atila olduğunu duyunca neden çok şaşırdığımı şimdi anladın mı?” dedi. Aborijin dilinde Buz Adamın adı nasıl olur da Atila olur? Bu isim Hunlara ve bize kadar hangi yolları, binyılları ve dilleri aşarak ulaşmıştır soruları ile uğraşırken zihnimiz, bir taraftan da yaklaşık 18’000 yıl önce maksimum etkinliğini yaşayarak 10’000 yıl önce sona eren buzul çağını, Buz Adamın öyküsü ile günümüze kadar kuşaktan kuşağa taşıyan Aborijin sözel kültürüne hayranlık duyuyorduk. Çöl ikliminde yaşayan, değil etrafı kaplayan buzları, karın nasıl yağdığını bile görmemiş bir toplumun buzul çağını, gelecek kuşaklarına nasıl taşıyabildiklerini kendimize soruyorduk. Şaşkınlığımızın en güzel yerinde, sorularımızı kucaklayıp tekrar kamyonumuza bindik ve Ayers Rock’a doğru yola çıktık. Khan yine anlatıyor biz merakla dinliyorduk.
Ayers Rock, 348 metre yüksekliğinde, üçte biri toprak üstünde üçte ikisi toprak altında kum taşı, alüvyon ve sıkışmış kayalardan oluşmuş tek parça halinde bir tepe imiş. Ama her görenin kalbini hoplatan bu kızıl kaya, Avustralya kıtasının ortasında gün doğumu ve gün batımlarına değişen renk tonları ile damgasını vuran, anlamı hacminden çok daha büyük bir kaya. İçinde bulunduğu milli park, 1987 yılında Unesco tarafından Doğal Dünya Mirası kabul edilmiş, 1994 yılında tekrar sınıflandırılarak Aborijin halkları için çok kutsal olan ve ruhsal olarak çok önem taşıyan bu alan Kültürel Dünya Miras listesine de alınmış ve İkili Dünya Mirası olarak tescillenmiş.

Aborijin halkları için bu kaya, Dünya’nın ve her şeyin yaratıldığı Dream Time yani Rüya Zamanından beri var olan ve ataların ruhları ile bağı sürdüren kutsal yer imiş. Üzerinde binlerce yıldır oluşan her çizginin, her yağmur oluğunun, her bitkinin bir anlamı varmış. Aborijin halkı, içlerinde kendi atalarından bir kıvılcım taşırlarmış ve bu Rüya Zamanındaki yaratılış ile aralarındaki bağı oluştururmuş. Dünya, Ay, Güneş, zaman, yıldızlar, hayvanlar, bitkiler, sular hatta karanlık boşluğun, bir ve tek olduğuna, atalarının ve kendilerinin yaratılışın bir parçası olduklarına inanırlarmış. Hatta geçmiş ve bugün bile, tek ve bütünmüş tüm yaratılan ve olanlarla birlikte. Bu derin anlamlar taşıyan felsefi yaklaşımı zihinlerimizi zorlayarak anlamaya çalışırken Khan’ın son cümlesi eşimi ve beni bir kez daha ama ciddi şekilde sarstı.
Ayers Rock buraya ilk ulaşanların verdiği isim imiş. 1985 yılından itibaren Milli Park sınırları içinde kalan topraklar Anangu halkına iade edilmiş ancak 99 yıl boyunca bu alanın Doğal Parklar ve Vahşi Yaşam Ajansı’na kiralanmasına ve ortak bir yönetimce idare edilmesine karar verilmiş. Bu karar kapsamında yöredeki tüm unsurlar da Aborijin dilindeki gerçek isimleri ile anılıyormuş. Aborijin dilinde kızıl kayanın ismi de Uluru imiş. Uluru’nun anlamı Ulu Ruh demekmiş. “Nasıl yani?” dediğimi anımsıyorum. Tekrar tekrar sorduk ve anladık ki Aborijin halkı için bu kayanın ismi Ulu Ruh anlamında bir kelime yani Uluru (Uluruh) imiş. Khan artık Uluru isminin daha yaygın olarak kullanıldığını söyledi. Doğal olarak İngilizce’ye geçerken duydukları gibi yazmışlar. Biz hayretimizi gizleyemedik ve bunun Türkçe bir kelime olduğunu ve dilimizde de aynı anlamı taşıdığını söyledik. Khan ve diğer grup üyelerinde idi şimdi şaşırma sırası. Khan bize hemen yanında duran resmi rehber kılavuzunu uzattı. Hem Atila hem de Uluru adını orada bir kez daha gördük. Bu arada Uluru kayasına varmıştık. Kamyonumuzdan indik. Yağmur yağdığında üzerinde oluşan şelalelerin izleri ile dev bir ressamın dev tuvalini andıran Uluru’yu seyretmeye koyulduk. 1800’lü yılların sonlarından beri kayanın yakınlarına binalar, oteller yapılmış. Meraklı ziyaretçiler kayanın üzerine tırmanmaya başlamışlar. Hatta gün gelmiş sırf kayaya tırmanmak için buralara gelmeye başlamış her ulustan insanlar. Kazalar, can kayıpları olunca bir de zincir takmışlar kayanın üzerine boylu boyunca. Her bir oyuğun her bir kıvrımın, 9,4 kilometrelik çevresindeki her bir tümseğin bir hikâyesi varmış oysa bu kayada. Aborijin insanlarının yüreklerine basılıyormuş sanki. En kutsallarına hakaret, küfür gibi imiş bütün bu yapılanlar. 1985’ten itibaren kayaya yakın bütün binalar, oteller yıkılmış. Ziyaretçilerden kayaya çıkmamalarını, kutsal yerlere yaraşır şekilde hareket etmelerini rica eden yazılar asılmış her yere. Hatta uğurdur diye taş almamalarını rica eden afişler.
Henüz eski kutsallık günlerine dönememiş Uluru kayası ama epey ilerlemiş bu yolda. Hala gün batımına zaman varken Olga Dağı’na doğru yola çıkıyoruz. Aborijin dilindeki ismi ile Kata Tjuta. 36 adet farklı yükseklikte, yuvarlak tepeli kaya oluşumundan meydana gelmiş. İlk gören askerlerden bir subayın eşinin adı verilmiş Olga Dağı olarak. Ama şimdi Aborijin adı ile anılıyor. Atila ve Uluru’dan sonra başladık acaba mı diye düşünmeye. Eşim, “Kata kelimesi Türkçe’de var mı?” diye sordu. Ben düşünürken yine kendi cevap verdi: “Evet var. Katafalk, katakulli.” Kata, Tjuta da acaba “Çok kafa’nın biraz değişmiş bir söylenişi olabilir mi?” diye akıl yürüttük. Çünkü Kata Tjuta’nın Aborijin dilinde anlamı ‘çok kafa’ imiş. Kata Tjuta’nın sanki kızıl topraktan bir sanat eserini andıran görkemli görüntüsü yavaş yavaş günbatımına yönelen ışıklar altında ruhumuzu okşadı. Khan, usta rehberliği ile mükemmel zamanlamaya sahipti. Tam zamanında bizi tekrar Uluru’ya yetiştirdi. Gün batımının an be an değişen ışıkları altında pembe-kızıl-kırmızı-mor renklerle aydınlanan Uluru kayasını hüzünle, hayranlıkla izledik. Ta ki hava kararıp üzerindeki gölgeler koyulaşana kadar. Hava karardı ama Aborijinlerin Uluruh’u binlerce yıldır olduğu gibi oradaydı ve sanırım orada olmaya devam edecekti. Her şeyin bir olduğu, zamansız ve mekânsız bir bütünde, nerede, hangi zamanda ve kim olmanın ne önemi olabilirdi ki?

O gece Uluru yakınında bir kampta uyuduk. Aldığımız turda ‘One Man Show Khan’ yemekleri hazırlıyor, çadırları kuruyor, bulaşıkları yıkıyor, biz de sıra ile bu işlere yardım ediyorduk. Yıldızların altındaki kamp çadırlarımızda sabaha kadar doğanın sesleri bize eşlik etti. Avusturalya’ya özgü ünlü vahşi köpekler olan Dingolar mıydı, yoksa başka bilemediğimiz hayvanlar mıydı?
Ertesi gün, gün doğumu bizi Uluru kayasının yakınında yakaladı. Sabah serinliği, günün aydınlanan renkleri ve Aborijinlerin Uluruh’u. Öylece durup Uluru’yu yani Uluruh’u hissetmeye çalıştım. Sonra yola çıkıp turumuza devam ettik.
Burada sadece kaybolmamaya, aç ve susuz kalmamaya ve barınmaya ihtiyacımız vardı. Doğanın içinde bir grup insandık. Tek tutunduğumuz Khan adında hiç tanımadığımız ince, uzun genç adamdı. Bu turun herhangi bir yerinde onu kaybetmek demek ölüme doğru koşuyor olmak demekti bir anlamda. Bu noktada hiçbirimiz için ne paranın, ne hatırlı dostların, ne de modern dünyada bizi popüler kılan yeteneklerimizin önemi vardı. Bu turu Avustralya’nın ünlü kızıl kayasını görmek için almıştık ama ben Aborijin evreninin Uluruhu’nu uzaktan da olsa gördüğümüzü düşünüyorum. Doğa insanlarının, doğa içindeki, doğa ile birlikte yaşamlarına birkaç adım yaklaşıp hayatlarının camına burnumuzu dayayıp bakmıştık.
Altı günlük Red Center turumuzda pek çok güzellik paylaştık, ilk kez bir araya geldiğimiz insanlarla. Dağ başı akşamlarında ateş başında kendi dillerimizden aşk şarkıları söyledik. İlk kez gördüğümüz hayvanlara ürküntü içinde baktık. Kızgın öğleden sonralarında kanyonların toprak rengi sularına korka korka girip serinledik. Karnımızı doyurmak için yedik, çeşit aramadan hatta lezzetine aldırmadan.
Tur bitti. Avustralyalı dostlarımızla gönül bağlarımız pekişti. Şimdi birkaçı hayatta olmayan dostlar kalbimizde silinmez yerler etti. Biz Khan’ı da hiç unutmadık. Yolumuz boyunca karşılaştığımız, Khan ile selamlaşan simsiyah kıvırcık saçlı, simsiyah ışıltılı gözlü, hiç gülümsemeyen, siyaha yakın koyu derili Aborijin insanlarını hiç unutmadık. İçini böceklerin yediği uzun bir okaliptus dalından yapılan Didgeridoo adındaki müzik aletini ve bir ağaç dalında doğanın tüm seslerini dalgalandıran o melez delikanlıyı unutmadık. Khan hayat ne demek biliyordu. Onun gibi diğer Ranger arkadaşları da biliyordu eminim. Gözleri, bakışları, duruşları biliyoruz diyordu sanki.
İşte böyle sevgili dostlar. 2019’da tekrar gitmeyi planlıyoruz. Dostlarımızı tekrar görmeyi, Uluruh’u biraz daha derinden hissedebilmeyi umuyoruz.
Not: 2019’da planladığımız geziyi yaptık. Uluru, artık hak ettiği saygınlığı kazanmış olmanın huzuru içinde idi sanki. Uluru’ya tırmanmak kesin olarak yasaklanmıştı.

