Her ne kadar adı Doğunun Lordu anlamına geliyorsa da bana göre keşfedilmemiş zenginlikleri avuçlama hırsı ile yanıp tutuşan bir savaşçı o. Disiplinli bedeni her an kapışmaya hazır zımba gibi bir asker. Soğuk kuzey gecelerinde, kaynayan çaydanlığın buharında üşümüş ellerini ısıtırken ise zorluklarla karşılaşmaya hazır, hedefi belli, yolunda kararlı bir kâşif. Büyük Rusya’nın Pasifik hayallerine açılan görkemli kapısı aynı zamanda.
Vladivostok, sıradan bir şehir olamayacak kadar büyük hayallerin gerçeğe dönüşmesi adına kurulan bir şehir. Sibirya gezimizde 19 Ağustos 2018 sabahı vardık Vladivostok’a. Rusya’da Çarlık Sibiryası’nın doğuya doğru sürgünler ve kâşifler için son durağı olan Habarovsk’tan bindiğimiz gece treni, güneşle bir, bizi Vladivostok’a ulaştırmıştı. Riskli, politik, askeri, ticari vb. gibi pek çok durum belirleyici kelime ile birlikte anılıyor bu güzel şehir. Rusya’nın Pasifik sahillerine ulaştığında, gelecek başarılarına gülümseyen umudu gibi pırıl pırıl bir günü yakaladık sabah iner inmez. Pek çok Rus şehrinde karşılaşabileceğimiz soğuk görünüşlü, heybetli, taş bir yapı olan otelimiz şehir merkezinde. İçi ahşap doğramalar ve mobilyalarla dışından çok daha sevimli görünüyor. Hele mis kokulu sıcak ekmek eşliğindeki kahvaltı, neşemizi yerine getirdi doğrusu.
Rusya’nın 1854’de, Osmanlı İmparatorluğu ile olan Kırım savaşından yenik çıkması, İstanbul Boğazı yolu ile Akdeniz ve güney denizlerine bağlanma hevesini ertelemesine neden olmuş. Bu nedenle uzun vadeli politikalarını revize ederek Sibirya’nın doğusuna doğru ilerleyip Pasifik sahillerine ulaşma stratejisini uygulamış.

Çarlık Rusyası’nın, Çar Büyük Pedro’dan başlayan Dünya imparatorluğu olma ve okyanuslara açılma hayali, Çariçe Büyük Katerina ile devam etmiş. Bir Prusya Prensesi olarak doğan Katerina, 1745’de Rus Veliahtı Carl Peter Ulrich ile evlendirilmiş. Çok akıllı bir genç kadınmış. Hemen Rus Ortodoks Kilisesi’ne kaydolmuş, çok iyi Rusça öğrenmiş ve pek çok kitap okuyarak kendini geliştirmiş. III. Peter olarak tahta geçen kocasını 1762’de bir darbe ile tahttan indirip daha sonra da kaza gibi göstererek öldürtmüş. Rusya’nın başına geçerek, 1796’da ölümüne kadar Rusya’yı Avrupa’nın en güçlü devleti haline getirmiş. Döneminde Osmanlı İmparatorluğu ile kuzeydoğu sınırımızdaki topraklarda ve Balkanlarda pek çok önemli olay yaşanmış. Bu güçlü kadının Rusya’yı okyanuslara özellikle sıcak denizlere ulaştırma hayalleri varmış. Deli Petro diye de anılan Çar Büyük Petro’nun planlarını tamamlamak ve Rusya’yı bir Dünya İmparatorluğuna dönüştürmekmiş amacı. Hatta bu özlemini perçinlemek için torunlarından birine Constantin adını vermiş. Büyük Petro’dan devraldığı meşale ölümünden sonra da yanmaya devam etmiş. Ancak bu hedefe uzanan yolda tarihin kırılma noktalarından biri, İstanbul’u ve boğazları ele geçirme amacı ile başlatılan ve Rus ordularının Tuna boylarına ulaştığı Kırım Savaşı olmuş. Rusların bu avantajı yakalamasını istemeyen, benzer büyük hayallerin sahibi İngiltere, Fransa ve onlara katılan henüz İtalya birliğini kurma aşamasındaki Piemonte – Sardinya Krallığı, Osmanlı İmparatorluğu’na yardım teklif ederek Rusya’ya savaş açarlar. Bunu göze alamayan Rusya geri çekilmeyi kabul eder ve savaşı sonlandıran Paris Antlaşması imzalanır. Rusya’nın İstanbul ve boğazlar üzerinden sıcak denizlere ulaşma hayalleri işte bu noktada suya düşer ve Rusya, ufuklarını uzak Asya’da genişletmeye yönelir. Ancak Osmanlı İmparatorluğu adına o tarihlerde savuşturulan bu tehdit rafta beklemeye devam edecek ve tarihimizde 93 Harbi olarak da bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın gerçek nedeni olacaktır.
Öğrenciliğim sırasında Rusya’nın İstanbul ve Çanakkale boğazları üzerindeki emellerinin de işlendiği tarih derslerimizi çok dikkatle izlerdim. Şimdi ise tarih ile birlikte ulusların kaderlerinin ve sınır haritalarının nasıl değiştiğini yerinde görme fırsatını buluyorum.
Bugün Vladivostok şehir turumuz var. Bize şehrin önemli cadde ve binaları yanında Bosphorus ve Golden Horn’u da gösterecekler. Evet, şaşırmayınız. Aynen İstanbul’umuzdaki gibi.
Vladivostok, Pasifik Okyanusu sahilinde çok iyi korunmuş bir liman oluşturan şirin bir yarımada üzerine kurulmuş. Yarımadanın, güneyinde bulunan ada ile arasında çok güzel bir boğaz bulunuyor. Yarımada ile adayı bağlayan Barkhatnaya Köprüsü de günümüz İstanbul Boğazı imajını tamamlıyor. Ama daha da hayret verici olan şehrin güneyinde, İstanbul Boğazı’na benzetilen deniz geçidine bağlanan ince uzun deniz girintisinin de aynen bizim güzel Haliç’imize benziyor olması. Hatta Galata Köprümüzün bile benzeri yapılmış sanki. Dünyamızda birbirine benzeyen kara parçaları, su kıyıları vardır elbette ama ideallerin yerine konulan daha güçlü bir benzerlik var mıdır acaba?
Güzel coğrafyalardan birine yerleşmiş Vladivostok şehrinin, Bosphorus ve Golden Horn’u ile İstanbul üzerindeki ideali sembolize ettiği çok aşikâr bana göre.

Vladivostok’un kuruluş öyküsü ise adeta roman tadında. O zamanlarda Çin ile Rusya’nın sınırı, Sibirya’nın çok kuzeyinde bulunan Stanovoy Dağları imiş. Vladivostok’un kurulduğu bölge ise Kuzey Mançurya olmakla birlikte, o tarihte Çin işgalinde imiş. Ancak Çin’in başı, İngilizlerle süren Afyon savaşları ile dertte olduğundan Çin’den toprak almak Rusya için zor olmamış. 1858 Aigun Antlaşması ve 1868 Manza Savaşı sonunda Kuzey Mançurya tamamen Rus hâkimiyetine geçmiş. Vladivostok, 1870’den itibaren bir Rus şehri ve savunma amaçlı olarak kurulmaya başlamış. Pasifik sahillerine ulaşarak tutunmayı başaran ve Vladivostok Şehrini kuran Rusya, 1877’de Anadolu’da yaşayan Ortodoks azınlıkların haklarını bahane ederek 93 Harbi’ni başlatmış. Sınırlarının doğu ucunda askeri, ticari ve politik hedeflerini yakalayınca gerçek amacının peşinde tekrar batıya dönüp Osmanlı İmparatorluğu’na savaş açmış. Her ne kadar Fransa ve İngiltere’nin yardımı ile Yeşilköy önlerine kadar gelen Rus orduları durdurulmuş ve Rusya’nın hayalleri gerçekleşmemiş olsa da, 93 Harbi, sonuçları bakımından Osmanlı İmparatorluğu’na çok pahalıya mal olmuş.
Bunlar olurken Vladivostok’un hikâyesinde ise, 1880’de askeri üs olma özelliği devam ederken ticari bir liman olarak da büyümesi sürmüş. 1883’de şehre ‘Town’ statüsü verilerek günümüzde yok olmakta olan türler arasında bulunan Sibirya Kaplanı sembollü arması kabul edilmiş.

Bu yıllarda İmparator Meiji’nin gerçekleştirdiği devrimlerle çok güçlenen Japonya, 1894’de Rusya’ya saldırmış ve Rus askeri kuvvetlerini perişan etmiş. Bu tarihten itibaren eski Mançurya topraklarında Rusya, Çin ve Japonya güç savaşını sürdürmüşler. Karışıklıklar Japonya’nın kayıtsız şartsız teslim olması ile sonuçlanan İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar devam etmiş. Japonya’ya karşı savunma amacı ile bir adaya monte edilen dev topçu bataryaları yer altından tünellerle birbirine bağlanarak güçlü savunma hatları oluşturulmuş. Ziyaret ettiğimizde, bir müze olarak bile ürkütücü göründü gözüme. 1991’e kadar yabancıların girişi yasak olan güzel Vladivostok, savaşın kol gezdiği zor yıllarda Japonya’ya karşı savunma hattı görevini başarı ile sürdürmüş. Günümüzde Vladivostok’un askeri gücünü simgeleyen bir denizaltı, liman bölgesinde karaya çıkartılarak müze haline getirilmiş.
1916’da dünyaca tanınan, biraz da macera tadındaki ünlü Trans Sibirya demiryolu ile Moskova’ya bağlanmış. Moskova ile 6 saat dilimi farkı olan Vladivostok, günümüzde Tokyo’ya iki buçuk saat, Moskova’ya ise tam on iki saat uçuş mesafesinde bulunmakta.

Günümüze kadar köprülerin altından çok sular geçmiş ve Vladivostok, Rusya’nın uzak doğu komşuları Japonya, Kuzey Kore ve Çin ile yapılan ticaretin en önemli kavşağı olmuş.
Pırıl pırıl bir güneş altında, 25 derece sıcaklıkta ve eskilerin deyimi ile şerbet gibi bir havada dolaşıyoruz Vladivostok’u. Yoruldukça da kafelerinde, kahve ve küçük lezzetli pastalar eşliğinde bu güzel şehrin tadını çıkartıyoruz. Sanki açıklarından dev balinaların, dev yük gemilerinin geçtiği vahşi Kuzey Pasifik sahillerinde değil de Akdeniz kıyılarının keyfini sürüyormuş gibiyiz. Hatta turistlerin özellikle ziyaret ettiği şirin deniz fenerinin çevresinde bulunan küçük plajlarda Vladivostoklular çoluk çocuk güneşlenip denize giriyorlar. Biz de elimizi ayağımızı okyanus sularına sokup acaba bu sularda da yüzdük diye dostlara hava atabilir miyiz? Denedik ama bizim uysal sularımıza benzemiyor bu yaban ellerin denizleri, ayrıca su buz gibi.

Vladivostok, kuruluşunun hemen ardından ailelerin oluşturduğu bir vakıf ile çocukların eğitimine verilen önemi kanıtlamış bir şehir. İlk lise 1889 yılında açılmış. Günümüzde üniversiteleri ile uzak doğunun eğitimde söz sahibi bir şehri. Programımızda Russky adasında bulunan The Far Eastern Federal University’nin kampüsünü ziyaret de var. Hilal şeklinde büyük bir koyun çevresine yerleşmiş modern bir üniversite kompleksi. Öğrenci yurtları, sosyal tesisleri, laboratuvarları, bilimin hemen her dalında eğitimin sürdürüldüğü dev eğitim binaları, geniş ve bakımlı bahçeleri, spor tesisleri, restoran ve kafeleri ile her öğrencinin rüyalarını süsleyebilecek güzellikte modern bir kampüs. Rehberimizin aktardığına göre hemen her ülkeden öğrenci, pek çok uluslararası dilde eğitim görebiliyormuş burada. Hayran kaldım. Hatta, “Keşke genç olsaydım ve bu üniversitede lisansüstü eğitim alsaydım, ne harika olurdu” diye düşünmeden edemedim.
Rüya gibi geçen Vladivostok gezimizin son gününde bir de müze ziyaretimiz var. Geçmişi çok da eskilere dayanmayan Vladivostok Müzesi’nde, yerel kabilelerin giysileri ve kullandıkları aletler, ilk Rus yerleşimcilerden bu yana yaşam biçimi, yerel kabilelere ve Ruslara ait eski müzik aletleri, koruma altında bulunan ve kanat açıklığı iki metreyi bulan dev Sibirya Kartalı ile Sibirya Kaplanının doldurulmuş örnekleri, Pasifik mercan türleri ve diğer deniz canlılarından örnekler sergileniyordu. Ayrıca Vladivostok şehri kurulduğunda burada yaşayan çok uluslu insan topluluğu hakkında da bilgiler edindik. Meğer bu bölge Birleşmiş Milletler Toplantı Salonu gibi imiş. Japonlar, Çinli tüccarlar, Avustralyalılar, Ukraynalılar, Moldovyalılar ve daha pek çok farklı gruptan insan, zaman içinde buralara gelip yaşama katılmışlar. Sanırım bir bölümü de Çarlık Rusya’sının Sibirya’ya sürerek idaresi altındaki etnik grupları sindirme ve cezalandırma politikası ile ilgili olarak buralara gelmek zorunda kalan topluluklardan oluşmakta.

Vladivostok’un bize son sürprizi Rus asıllı ünlü Amerikalı aktör Yul Brynner’in doğduğu evi ziyaret. 11 Temmuz 1920 günü iki katlı çok güzel bir evde doğmuş tanınmış aktör. Tayland’ın ünlü kralı V. Rama’yı canlandırdığı “Kral ve Ben” filmindeki rolü ile 1956’de Oscar ödülü kazanan Yul Brynner, bir süre Çin’de eğitim aldıktan sonra Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe okur. Daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşerek Broadway’in unutulmaz sanatçıları arasındaki yerini alır. 1967’de ülkemizi de ziyaret eden ünlü aktörün çok sigara içtiği biliniyormuş. Yaşamını da New York’ta akciğer kanserinden 10 Ekim 1985 tarihinde kaybetmiş.

Ayrılma vakti geldiği halde Vladivostok’a doyamamıştık.
Turistlerin çok rağbet ettiği, şık mağazalarla bar ve restoranların art arda sıralandığı limana giden yoldan denize kadar indik. Geniş yolun orta bölümüne zarif bir şekilde yerleştirilmiş olan minik havuzlar ve heykellerin fotoğraflarını çekerek nefes nefese yokuşu geri tırmandık. Rehberimizin dillendirdiği, Vladivostok balık pazarı ve kocaman Pasifik balıklarının kovalarda satılan henüz konserve yapılmamış taptaze havyarları bizi çekiyorsa da hevesimizi bir sonraki durağımız Kamçatka’ya saklamakta kararlıyız.

