Bu kez sizi gizemli uzak doğunun derin denizlerine yaslanarak, laleler, kanola ve kiraz çiçekleri arasında kaybolmuş uzak bir adasına götürmek istiyorum: Güney Kore’nin Jeju Ada’sına.
Rengârenk laleler, parlak sarı kanola ve pembe-beyaz kiraz çiçekleri ile baharı yaşarken Nisanın ilk günlerinde, bir yandan da rüzgârla savrulan bembeyaz minik kiraz çiçeklerinin, kelebek kanatları zarafetiyle toprağa serilip, karlı diyarlara dönüştürdüğü Jeju’ya. Uçağımız Jeju üzerinde alçalmaya başladığında evlerin rengârenk damları ve toprağa serilmiş kapitone bir örtü gibi görünen çok sayıda sera selamladı bizi ilk önce. Biz tam da 1 Nisan 2018 Günü ulaştık Jeju adasına. Anlayacağınız kiraz çiçeklerine bürünmüş bir “1 Nisan Şakası” ile karşılandık en görkemlisinden. Unutulmaz bir pembe beyazlık zarif dalları ile yerleşti anılarımızın en nadide köşesine. Çok yaşlı ağaçlar gördük çiçekler içinde yorgun, desteklere dayanmış. Öğrendik ki Sakura adlı kiraz çiçeği ağaçları kutsalmış, kesilmezmiş buralarda. Özenle, sevgiyle bakılırmış ölümüne dek.
“Denizin ötesindeki büyük yerleşim” anlamına gelen ismi ile geçmişten günümüze uzanan, “Balayı Adası” unvanı ile de mutlu anılara bağlanan Jeju ile işte böyle tanıştık.
Öyle bir kara parçası ki Jeju, Amazon Ormanları, Güney Amerika’daki Iguazu Şelaleleri, Vietnam’ın Halong Körfezi, Endonezya’da Komodo Adası, Filipinler’de Puerto Princesa Yeraltı Nehri ve Güney Afrika’nın Masa Dağı ile birlikte, Dünyamızın 7 yeni doğal harikasından biri ilan edilmiş.
Yetmemiş, Unesco tarafından, Man & Biosfer, Jeopark Alanları ve Unesco Dünya Doğal Miras Alanları olmak üzere üç kategoride listeye ve koruma altına alınmış.

71×31 kilometrelik eni-boyu ile 1848 kilometrekarelik alan kaplıyor şu fani dünyada ama pek çok gönüle girmiş, çok gönül fethetmiş bugüne kadar. Batı sahillerini Sarı Deniz şenlendiriyor, güney kıyıları Çin Denizi’nin köpüklü dalgaları ile kucaklaşırken, doğu ve kuzeyi engin Pasifik Okyanusu’nun ve Japon Denizi’nin sefasını sürüyor.
Yaklaşık olarak iki buçuk milyon yıl önce olduğu sanılan bir gün, deniz dibi volkanlarının celallendiği bir anda oluşmaya başlamış. Derin denizin çok derinlerdeki dibi, önce alev alev püsküren sonra soğuk suların koynunda soğuyan lavların, üst üste yığılması ile su yüzüne ulaşmış. Tam da o günler, doğanın sanat yapma arzusuna kapıldığı günlermiş. Adanın, kuzeydoğusunda bulunan yarım küre şeklindeki harika krateri o günlerde oluşmuş. Yaklaşık 100-150 bin yıl önce de Dünyamızın en uzun ve mükemmel lava tünellerinden biri bu kraterin yakınlarında yaratılıvermiş. Bu harikulade iki oluşum ile birlikte “Jeju volkanik oluşumu ve lava tünelleri” 2007 yılında Unesco listesine girmiş.
Adaya ayak basar basmaz bizi saran Sakura güzelliğinden biraz kendimize geldiğimizde, hemen kraterin bulunduğu Seongsan Ilchulbong’a gidiyoruz. Adındaki “san”ın saygı ifadesi olduğunu öğreniyoruz. Bu krater, volkanik püskürmenin ve ardından krater çöküntüsünün en kusursuz örneklerinden biri imiş. Kratere çıkan dar yolun başında çok eski zamanlardan günümüze yadigâr, siyah lav taşından yapılmış iki Haruban karşılıyor bizi. Harubanlar asık yüzlü, adanın geçmişinden gelen yaşlı ama güçlü koruyucular. Şimdilerde pek de düşman yüzü görmediklerinden biz turistlere hoşgörülüler. Bol bol çekilen fotoğraflarda neredeyse rakipsiz başroldeler. Ama kötü niyetli yabancılara karşı acımasız olacakları bakışlarından belli. Kore dilinde Haruban, aynı zamanda dede demekmiş. Yol boyunca turistik eşya dükkanlarında her boydan neredeyse yüzlerce Haruban satılıyor. Bu güzel adayı ziyaret edip, bir de Haruban Dede satın aldınız mı düşmandan yana korkunuz olmasın.
Kratere tırmanma işi pek bize göre değil. Yaklaşık dörtte birine kadar tırmandığımız krater yamaçlarından görülen manzara, her adımda biraz daha büyüleyici oluyor. Kusursuz bir yarım dairenin bu yamaçtan görülen kenarı, donup kalmış sivri çıkıntıları ile antik çağlardan kalma bir ejderhanın ürkütücü dişleri ile bize gülümsüyor parlak ilkbahar güneşi altında. 600 metre çapındaki krateri çevreleyen lav çıkıntılarının sayısı 99 adet imiş ve yukarıdan bakıldığında bir kral tacını andırıyormuş. Bu görüntüyü broşürlerdeki fotoğraflarda da yakalıyoruz. Yamaçları kaplayan lav taşlarının yekpare simsiyahlığı, yemyeşiller ve ara ara rengârenk lale grupları ile bölünüyor. Uzaklara uzandığında bakışlarımız, adanın pirinç yetişmeyen ama tüf topraklarını çok seven kanola bitkisinin, tam da bugünlerde parlak sarı çiçeklerle bezenmiş tarlalarına takılıyor. Rehberimiz arpanın da bu toprakları seven bir bitki olduğu bilgisini veriyor bu arada. Renk cümbüşüne kapılmış kraterin eteklerinde dolaşıyoruz. Önümüzde uzanan kraterin doğu yamacı, bıçakla kesilmiş bir peynir kalıbı keskinliğinde denize dimdik iniyor. Tam da denizle buluştuğu yerde minik bir koy, simsiyah kumlardan oluşan şirin bir plaj var. Işıltılı turkuaz renkli suların kıyısında ise birkaç alçak gönüllü kulübe. Her sahilde geçimini deniz nimeti balıktan sağlayan balıkçılar vardır ya, bize de son derece alışılmış gelen bu manzara, rehberimizin anlattıklarından sonra çok daha farklı göründü gözlerimize.

Anaerkil bir toplum olan ada halkının geleneklerine göre anne evin yiyeceğinden de sorumlu imiş. İşte bu nedenle efsanevi kadın dalgıçlar adası imiş bu topraklar aynı zamanda. Kadın dalgıçların her gün 13.30-15.00 saatleri arasındaki avlanmalarının izlenebileceğini gösteren bir tabela var bu noktada. Av esnasında kadın dalgıçlar nefes ile 12 metreye dalıp, su altında geçirdikleri iki dakika boyunca balık, karides, ahtapot, pavurya, deniz hıyarı, istiridye gibi deniz canlılarını avlıyorlarmış. Pek çoğu 70 yaşın üzerinde olan 500 kadın dalgıç kalmış bu biçimde avlanmayı sürdüren. UNESCO’nun Intangible Cultural Heritage (Somut Olmayan Kültürel Miras) aday listesinde bulunan bu geleneğin kaybolmaması için yerel yönetim dalgıç okulları açarak genç kadın dalgıçları yetiştirmeye devam ediyormuş.
Yamaçları yalayarak yükselen rüzgârın getirdiği taze çiçek kokuları romantizme yelken açtırırken, uzaklarda güçlü hava akımları ile dönen çok sayıda rüzgâr santrali, ada ekonomisi için de çalışmalar yapıldığını hatırlatıyor bizlere.
Yamaçlardan inip tekrar Harubanları selamladık ve ünlü Manjanggul Lava Mağarasına gitmek üzere yola koyulduk. Bu lava tüneli 7,4 km uzunluğunda fakat ilk 1 kilometrelik bölümü yürüyüşe açık. Biz yaklaşık 600 metre kadar yürüyüp geri döndük. Yapısı tünele benzemesine rağmen daha çok geniş bir mağarayı andırıyor. Taban, yan duvarlar ve tavan, akışkan lavların bıraktığı dev çizgilerle işaretlenmiş gibi. Lav sarkıt ve dikit oluşumları zaman içinde zarar görmeden korunmuş bu nedenle de özellikle akademik araştırmalar açısından son derece değerli imiş.
Ölümcül sıcaklıktaki lavın bu dev tünelden akışını hayal ederek, kömür siyahlığında, nemli bir ortamda yürüyoruz. Girişten yaklaşık 500 metre sonra kaplumbağa formunda donup kalmış koca bir lav parçasını hayretle seyredip fotoğraflarını çektik. Bir an önce güneşi görmek için, doğanın zaptedilemez gücünü bize bir kez daha hatırlatan Manjanggul lava tüneline veda ettik.
Jeju adası, oluşumu esnasında lav yığınları halinde katılaşan pek çok şirin tepeye sahip. Olağanüstü gündoğumu manzaralarının izlenebildiği 200 metre yüksekliğindeki Sunrice Peak bunların en ünlülerinden biri. Bizim tepeye varışımız gün ortasını bulduğundan ünlü gün doğuşlarından birini izleme şansımız olmadı. Tepeye vardığımızda bizi başka bir sürpriz bekliyordu. Kanola çiçekleri ile parlak sarı çiçekli bitkilerin festivali idi sanki bizi karşılayan. Çocuksu bir heyecan ile dağıldık ve fotoğraf çekmeye doyamadık dakikalarca. Çiçeklerin heyecanı biraz yatıştığında, tepede bulunan şeker, pasta ve dondurma karışımından yapılmış gibi duran tek bina dikkatimizi çekti. Dev dondurma külahları, dev şekerler, dev pasta dilimleri rengârenk bir binanın duvarlarını, kapı ve pencerelerini oluşturmuş. Sanki Pamuk Prenses ve diğer masal kahramanları da biraz sonra kapıdan çıkıp aramıza katılıverecekmiş gibiydi. Rehberimiz hikâyesini anlattığında masal uykumuzdan uyanıp Dünyamıza dönüverdik.

Hali vakti yerinde birinin yaptırdığı ilginç bir kilise imiş bu bina. İşte o an ilginç çan kulesi ve haç biçimindeki mimarisi gözümüze çarptı. Ama bu ilginç kilise çevre sakinleri tarafından bir kilise için fazla çocuksu, renkli ve neşeli bulunmuş olacak ki pek sevilmemiş. Bir deprem sırasında biraz hasar da görünce, burayı bir pastane yapmaya karar vermişler ama pastane olarak da fazla müşterisi olmamış. Kapıları, pencereleri kapatılmış ve Sunrice Peak de muhteşem gün doğuşları ile baş başa kalıvermiş.
Zaman hızla akıyordu ve daha göreceğimiz çok yer vardı. Pasta, şekerleme, dondurma binayı yine yalnızlığı ile başbaşa bıraktık ve Seongup Folk Village’e doğru yola çıktık.

Seongup köyü, taş kale duvarları ile çevrili geleneksel bir yerleşim. 15. YY’da kurulmuş. 18. YY’da Jeju’nun başşehri olmuş. Kale duvarları ve dört giriş kapısı o zaman ilave edilmiş. Geleneksel yaşamın yüzyıllarca devam ettiği Seongup’ta bulunan her evde, yapılışından günümüze aynı ailenin kuşakları yaşıyormuş. Bitki saplarından özenle işlenmiş çatıları çok ilginç. Bütün evler, sokaklar, ortak kullanım alanları elden geçirilmiş. Marketi, kafesi, restoranı var ama pek yaşayanı yok gibi. Sanırım bir kültür merkezi olarak geleneklerin yaşatılmaya çalışıldığı bir mekân. Eski zamanları çağrıştıran ve şu anda 117 tane olduğunu öğrendiğimiz evlerinden bazılarını gezdik. Gün içinde açılan ve gece kapatılan yine bitki saplarından yapılmış ilginç kepenklerini ve kullanılan el ve ev aletlerini gördük. Yaşam biçimleri, şehir sistemleri, mimarisi ile Seongup’u ardımızda bırakıp, bir zaman tünelinden geçermiş gibi kale kapısından çıkıp günümüz Jeju’suna geri döndük.
İlginç şekilleri ile lav kayaları hemen her yanımızda, ama en ilginçlerinden biri Dragon Head Rock yani Ejder Kafası Kayası. Simsiyah ve sivri çıkıntılarla dolu lav kayalıklarının yürümeyi zorlaştırdığı sahil şeridini süsleyen Ejder Kafası Kayasını yakından görmeye indiğimiz deniz kıyısında günün sürprizi olarak kadın dalgıçlar karşıladı grubumuzu. Avdan dönmüşler, yakaladıkları deniz ürünlerini, ahtapot, deniz hıyarı, karides, balık, istiridye, günün kısmeti ne ise satışa hazırlamışlar. Bu ünlü ve çok eski geleneğin, yaşını başını almış gerçek kahramanlarını görmek çok ünlü bir sanat eserinin modeli ile karşılaşmış olmanın şaşkınlığını yarattı bende.
Günü tamamlamadan önce akşam yemeğimizi deniz ürünleri, bir çeşit omlet ve balıktan oluşan bir menü ile yedikten sonra görüp öğrendiklerimiz ile kendi Dünyamızı geride bırakmış ve başka bir dünyaya göç etmiş gibi otelimize vardık ve kişiliklerimizden neredeyse soyunmuş gibi gecenin karanlığında uykularımıza çekildik.

Ertesi gün güneş bizi ‘bakalım neler göreceğiz’ merakı içinde yakaladı. Jusangjeoli kayalıkları, bir doğa harikası. Bazalt lav sütunları bir sahili boylu boyunca kaplamış. Doğanın bir sanatçı elinden çıkmışçasına mükemmel görünüme sahip altıgen lav sütunlarını nasıl yarattığına şaşarak, hayranlıkla seyrediyorduk. Benzerlerinin İrlanda, İskoçya ve İzlanda’da olduğunu bilmeme rağmen bu muhteşem oluşum karşısında doğanın yadsınamaz gücüne bir kez daha hayranlık duydum. Bazalt sütunlar parlak güneş altında muntazam altıgen kesitleri ile simsiyah ışıltılar saçarak fotoğraflarımıza fon oluşturdu. Ardından otobüs ile Mysterious Road yani Gizemli Yol adını verdikleri bir yoldan kutsal Hallasan Dağına gidiyoruz. Halla Dağının ismindeki ‘san’ eki daha önce öğrendiğimiz gibi saygı ve kutsallık belirtiyormuş. Çünkü Hallasan Dağı, 1100 metre yüksekliği ile Jeju adasında bulunan 368 dağın en yükseği. Rehberimiz gizemli yolda, yolun gizemini simgeleyen bir ses duyulduğundan söz etti ise de biz hiç bir şey duyamadık. Hallasan Dağında bizi, yabancı olduğumuz taban bitkileri ve ağaçlarla çok farklı bir doğa karşıladı. Koruma altına alınmış dağda, kendine özgü ekosistemi gözlemlemek üzere direkler üzerine kurulmuş ahşap bir yol inşa edilmiş. Toplam 10 km’lik bir yürüyüş yolu da yapılmış. Kutsal Halla Dağında 4000’den fazla hayvan ve bitki türü yaşıyormuş. Bunlar arasında 40 adet memeli türü de varmış. Tüm bitki ve ağaçlar volkan tüfü ve lav toprağına uyum sağlamış ama bizi en çok şaşırtan toprak üzerinde yatay büyüyen bir bambu türü oldu. Buna ‘Pigme Bambu’ diyorlar. Yaşama ortamı değiştiğinde hayatta kalmak için canlıların gösterdiği uyum yeteneğine hayranlık duymamak mümkün değil.

Sırada bulunan Cheonjaeyeon Şelalesi, Hallasan’daki vahşi doğayı süsleyen harika bir manzara sergiliyor. Yükseklerden derin bir vadiye akan suların güzelliğini, vadi üzerine yapılmış zarif bir köprü süslüyor. Köprünün üzerindeki yedi melek figürü, cennetten gelen yedi meleğin Halla Dağı suları ile yıkandığını temsil ediyormuş. Köprünün girişindeki dilek havuzuna ise dört yönden sular akıyor. Her bir fıskiye ayrı bir dileği temsil ediyormuş. Bunlar sağlık, zenginlik, erkek çocuk ve onur imiş. 1961 yılında tepeye inşa edilen tapınak ise, manzaraya çok renkli ve Jeju’ya özgü bir güzellik katmış.

Daha sonra görmemiz önerilen bir eğlence parkına 3D Trick-Eye Müzesi’ne gidiyoruz. Yollarda pek çok müze ve Team Park adı verilen ve eğlendiren-bilgilendiren ilginç turistik etkinliklere rastladık. Bunlardan bazıları Teddy Ayıcıkları Müzesi, aşk temalı sanat eserlerinin sergilendiği park ve Yeşil Çay Müzesi. Bütün bunlar toplam 640’000 nüfuslu Jeju Adası yerel yönetiminin, gelen turistleri adalarında daha uzun süre misafir etmeye kararlı olduğunu gösteriyor kanımca. Ayrıca her ağustos ayında yapılan Nefesli Sazlar Festivali ve ekim ayındaki Uluslararası Bisiklet Festivali etkinliklerini de unutmamak gerekir Jeju’yu anlatırken diye ilave ediyor rehberimiz.
3D Trick-Eye Müzesi’nin henüz daha kapısından girerken göz yanılmasına dayalı görüntülerle karşılaştık. Tabloların içinde imişiz gibi, hareketli maceralar yaşıyormuşuz gibi göz yanıltıcı fotoğraflar çektik. Ama en çok buz heykellerden oluşan bölümde eğlendik galiba. Buz hayvan heykelleri, igloo buz kulübeleri, buz otomobil harika idi. Hele kamyon lastikleri ile kaydığımız buz rampa, heyecanımızın zirve yaptığı yer oldu.
Bu güzel adadan ayrılmadan önce, bizi her köşede tebessümle karşılayan güler yüzlü insanların tarihlerini, yaşamlarını, başlarından geçenleri öğrenmek için dönüş yolunda rehberimize sorular sorduk. Biraz daha yakından tanımak istiyorduk Jejuluları. Sohbet esnasında ‘Su’ kelimesinin Korece’de de su anlamına geldiğini öğrenip bir kez daha şaşırdık. Tarihi geçmişleri ana kıta Kore’si ile birlikte 5000 yıla dayanıyormuş. M.Ö. 300 yıllarında toprakların üç Kore krallığı arasında paylaşıldığını ve aralarındaki güç savaşları sonunda M.S. 676’da Sila Krallığının diğerlerini yenerek ülke bütünlüğünü sağladığını anlatan rehberimizi merakla dinledik. Ancak komşu adalar ülkesi Japonya’nın, hem verimli topraklara sahip olmak hem de kıta Asya’sında güç sahibi olmak için 1592, 1894, 1910 yıllarında Kore ve Jeju’yu işgal ettiğini, bunlardan sonuncusunun İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar sürdüğünü öğrendik. Tarifsiz acılar çekmiş ve yaralar almış Kore halkı, bu nedenle “Japonları” sevmiyorlarmış. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda ise Kore’yi başka bir felaket bekliyormuş. Ülkenin kuzeyinde Rusya, güneyinde Amerika Birleşik Devletleri’nin hakimiyetine dayanan gerginlik, 25 Haziran 1950’de son haddine vararak, Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye saldırması ile savaşa dönüşmüş. Birleşmiş Milletler’in kararı ile oluşturulan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin de katıldığı ortak ordu çok şiddetli savaşlara katılmış. Türk askerlerinin bu savaşlarda gösterdiği kahramanlık bugün bile Korelilerin hafızasında saklanmakta. Nerede bir Türk görseler yüzleri gülüyor. Türkler, büyük sevgi ve saygı ile karşılanıyor ülkenin her yerinde olduğu gibi Jeju Adasında da. Busan Şehrinde bulunan Birleşmiş Milletler Şehitliği ve oradaki şehitliğimiz mutlaka görülmesi gereken bir kahramanlık abidesi.
Üç yıl süren savaşın sonunda, ekonomik ve siyasi sıkıntıların yaşandığı Kore, 1980 yılındaki büyük protesto olaylarından sonra çalkantılara son verilip, ara ara problemler yaşansa bile, serbest ve adil seçimler, planlı kalkınma programı ile günümüzün başarılı gelişmiş ülkeler kulübüne girivermiş. Sonrası ise tam bir başarı öyküsü. Otele dönüş yolumuzda rehberimizin aktardığı bilgiler ve yavaş yavaş aydınlıktan loşluğa kayan gökyüzü renkleri eşliğinde otelimize ulaştık. Yarın Jeju’dan ayrılıyoruz. Ne yazık Cennetteki rüya pek kısa sürdü ya da bize çok kısa geldi. Ne dersek diyelim güzel Jeju’ya veda etme zamanı geldi. Ertesi sabah Jeju’ya özgü muza benzer bir ağacın yapraklarından yapılmış şapkalarımızı ve güzel anılarımızı yüklenip, gönlümüzü ise burada bırakıp ayrılacağız.


