DÜNYANIN EN BÜYÜK AYNASI UYUNİ TUZLAKLARI

Uyuni-harita
Uyuni-harita

Dünyamız, sonlu mu yoksa sonsuz mu olduğuna henüz karar veremediğimiz, ucuna bucağına eremediğimiz Evrendeki evimiz. Öylesine güzel, öylesine inanılmaz mucizelerle dolu ki, böyle bir yerin adını duymuş olsanız, varlığına dair bilginiz olsa bile, gidip gördüğünüzde bir kez daha muhteşemliğine şaşırıp, bir kez daha hayran kalıyorsunuz. Gezip, görmeyi heyecanlı ve benzersiz kılan da işte bu duygular bence.

Neden mi söze böyle başladım? Çünkü ‘’o‘’ yerin ilk kez bir fotoğrafını gördüğümde hayran kalmıştım. Göz alabildiğine bir beyazlık, masmavi gökyüzünün altında uzanıyordu ve üzerinde göz okşayan bir düzen içinde kocaman tuzdan bal petekleri vardı. Gözlerime inanamamıştım. Daha sonra başka fotoğraflarını da gördüm ilk gördüklerime hiç benzemeyen. Uçsuz bucaksız bir ayna ile kaplanmıştı yeryüzü ve bu dev aynada beyaz gri bulutlarıyla gökyüzünün muhteşem bir simetri ile yansıması.

Evet yanılmadınız. Size bir doğa mucizesi anlatmak istiyorum. Suyun, tuzun, tuzlu suyun hikâyesinden, Salar De Uyuni adı verilen Uyuni Tuzlaklarından söz edeceğim. 

Salar De Uyuni öylesine harikulade ki onu görebilmek hemen her gezginin rüyalarını süslüyor. Ben de bunu hayal edenlerden biri idim yıllarca. Doğanın yarattığı bu inanılmaz eser, ne yazık ki ülkemizden çok uzaklarda, Güney Amerika’da bir ülke olan Bolivya topraklarında bulunmakta idi. Gezip görmenin en önemli ilk iki parametresi zaman ve para bilindiği gibi. İklim, ulaşım, konaklama, program, rehber vs. uç uca eklenmesi gereken diğerleri. Yıllar içinde hepsinin birbirine denk geldiği bir anda yolumuz Bolivya’ya doğru çevrildiğinde, benim de hayatımın hayallerimle kesiştiği an gelmişti.

Dünyanın aynası Salar de Uyuni
Dünyanın aynası Salar de Uyuni

Güney Amerika kıtasında, Peru, Şili, Brezilya, Arjantin ve Paraguay ile komşu bir kara ülkesi olan Bolivya, sadece Salar De Uyuni ile değil, gerek ülkenin coğrafi güzellikleri, gerek toplumsal yapısı ve gerekse de tarihi ile çok ilgi çekici bir ülke idi benim için. Ülkede yaşayan halk arasında, eski bir İspanyol sömürgesi olduğu için bu ülkede doğan ve Mestizo adı verilen İspanyol kanı da taşıyan melezler çoğunluğu oluşturmakta. Ülkenin gerçek sahipleri olan yerli gruplarının en büyükleri ise, Quechua, Aymara, Cholo ve Guarani kabileleri. Bunlar İspanyol kökenlilerin yaklaşık yarısı kadar bir nüfusa sahip. Ülkenin doğu yaylalarında bir kaç düzine kadar Amazon kökenli etnik topluluğun yaşamakta olduğu tespit edilmiş. Nüfusun karmaşık yapısını anlamak için resmi dillerin sayısına bakmak yeterli. 2009 yılında kabul edilen anayasa ile, İspanyolca ile birlikte 36 yerli dili resmi dil olarak kabul edilmiş. Ne yazık ki son yıllarda bunlardan bir kaçını konuşan kalmamış artık. Yüzde 80’e yakın nüfusu Katolik olan bu güzel ülke, yoksulluk, düşük eğitim düzeyi, yetersiz beslenme, ölüm yaşının erkenliği ve doğurganlık oranının yüksekliğinde, Güney Amerika ülkeleri arasında en olumsuz koşullara sahip olanlar arasında bulunmakta.

Seyahat öncesi Bolivya hakkında araştırma yaptıkça, gerek iç gerekse uluslararası kaynaklarca yayınlanan, ülke hakkındaki bilgilere ulaştıkça, içimi kaplayan sıkıntı ve hüzün artıyordu. Nüfusunun yaklaşık %15 kadarı iş bulmak amacıyla Amerika Birleşik Devletleri, İspanya ve komşusu Arjantin’de kaçak yaşayan bu ülkede, bulaşıcı hastalık riski çok yüksek ve 1000 kişiye 1.6 hekim düşüyor.

Dertleri bu kadarla bitmiyor Bolivya’nın. Ormanlık alanların tarım amaçlı temizlenmesi, plansız ve aşırı otlatma, toprak erozyonu, ekim yöntemlerinin ilkelliği, çölleşme, su kaynaklarının endüstriyel kirliliği belli başlı problemler. Endüstriyel kirlilik olması bana garip gelmişti okuduğumda. Bu kadar yoksul bir ülkede hangi endüstriyel faaliyetler kirlilik yaratıyor diye düşünmüştüm. Ancak Bolivya’nın kalay, kurşun, altın, gümüş, doğal gaz, petrol, çinko, tungsten, antimuan, demir madenleri açısından çok zengin bir ülke olduğunu öğrendiğimde nedenini anladım.

1500’lü yıllardan beri özellikle altın ve gümüş madenleri sömürülen bu topraklar, o günlerde fazla bilinmeyen, bazıları bilinse bile henüz verimli elde etme teknikleri keşfedilmemiş olan pek çok yeraltı zenginliğine daha sahipmiş. Gelişmiş ülkelerin iştahını kabartan maden yatakları, bu ülkelerin şirketlerince işletilmekte. Bu sebeple yeraltı zenginliklerinin Bolivya’ya pek de faydası olmuyor günümüzde bile. Yani sonunda anladım ki, sömürenler değişmiş, sömürme biçimi değişmiş, ama sömürülen yine aynı. Yorumcuların birleştiği nokta bu düzenin temellerinin, dikta yönetimleri ve generaller döneminde daha da sağlamlaştırıldığı. Bu ağır tabloda, halkın %75’i, Lapaz, Sucre, Santa Cruz ve Cochabamba gibi büyük şehirlerde, geri kalan kısmın çoğunluğu ise Altoplano adı verilen ve And dağlarının doğusunda uzanan denizden ortalama 4000-4500 metre yükseklikteki ovalarda yaşamakta. 

Incahuasi adasından Uyuni tuzlaklarına bakış
Incahuasi Adasından Uyuni Tuzlaklarına bakış

Yeri gelmişken Bolivya iki başkente sahip ender ülkelerden biri. La Paz yönetimsel başkent, Sucre ise anayasal ve adli başkent olarak işlev görmekte.

Politik yaşam derseniz, 1532 yılında İspanyol işgalciler, Fransisco Pizarro komutasında bu topraklara ayak bastığından beri çok karmaşık. Güney Kolombiya’dan kuzey Şili ve Arjantin’e kadar uzanan efsanevi İnka İmparatorluğunun mirası, bu topraklarda hala göz kamaştırmasana rağmen sahip oldukları altın ve gümüşler için öldürülen yerli halk, kolonyal düzen yerleştikçe, madenlerde ve tarlalarda ölesiye çalıştırılarak yok edilmiş. Özellikle erkeklerin maruz kaldığı bu kıyım sonunda İspanyol erkeklerin yerli kadınlardan olan çocukları Mestizoları oluşturmuş. Tarihin bu topraklarda yaşayanlar için hızla yön değiştirdiği bu zamandan itibaren yaklaşık 300 yıllık sömürge yönetimi döneminde, acımasızca çalıştırılan yerel insanların tükendiği noktada İspanyollar, Afrika kıtasından getirilen köleleri çalıştırmaya başlamışlar. O günlerde uzak doğu ile yapılan ipek, baharat, porselen ve pek çok değerli ürünün ticaretinde ödeme aracı olarak kullanılan gümüşün, insan hayatları bahasına elde edildiği ve 500 yıl boyunca Dünyanın en büyük ve en verimli bir kaç gümüş madeninden biri olan Potosi’de üretim hızlı bir yükseliş göstermiş. Sadece bu toprakları etkilemekle kalmamış Dünyadaki güç dengelerini de alt üst ederek Potosi, Güney Amerika kıtasındaki ünlü tarihi Gümüş Yolu’nun başlangıcı olmuş. Katolik Hristiyan mezheplerinin yerli halk arasında yayılma çalışmaları ve bazen de güç mücadeleleri devam ederken, yerli halk ve Afrikalı kölelerin ızdırapla dolu yüzyılları geçmiş. Ta ki sadece Bolivya’nın değil, Güney Amerika kıtasının bağımsızlık kahramanı ve Bolivya’ya adını veren Simon Bolivar’ın, yakın arkadaşı general Sucre ile birlikte, 16 yıl devam eden bağımsızlık savaşını, 1825 yılında kazanmasına kadar. Bu başarı, Bolivya’nın İspanya’dan kopması sonucunu getirmiş.

uyuni tuzlaklarında Incahuasi adası
Uyuni tuzlaklarında Incahuasi Adası

Bağımsızlık sancısız gelmemiş elbette. İç karmaşa, komşularla olan sorunlar hatta savaş olmuş bağımsızlık için. Komşuları Peru ve Şili ile yaşanan ve Pasifik Savaşı adı ile tarihte yer alan (1879-1884) bu savaştan Bolivya, Pasifik sahillerindeki madence zengin sahil şeridi de dahil olmak üzere önemli miktarda toprak kaybederek çıkmış. Böylece Pasifik Okyanusunda sahilleri olan Simon Bolivar Bolivya’sı, savaşın sona erdiği 1884 yılından itibaren bir kara ülkesi haline gelmiş.

Tüm Orta Amerika ve Güney Amerika ülkelerinde olduğu gibi Bolivya’da da, Kuzey Amerika’da kurulan ve giderek güçlenen Amerika Birleşik Devletlerinin güç gösterileri politik karmaşayı arttırarak devam ettirmiş. Yirminci yüzyılın ortaları, askeri darbelerin art arda hırpaladığı Bolivya generaller dönemini yaşamış bir süre. 1978 yılındaki son askeri darbeyi takiben, 1982 yılında ilk sivil yönetim kurulan ülkede, politik yaşam da normalleşme yolunda mesafe kat etmeye başlamış.

Bolivya’ya ilişkin araştırma yaparken de ülkeyi gezerken de, İspanyol işgali ile başlayan ve Hispanik olarak adlandırılan bir tarih çizgisinin üstünden atlıyormuşum duygusuna kapılmıştım. Araştırmacıların, tarihçilerin incelerken hayranlığa kapıldıkları bir eski medeniyet olan İnka İmparatorluğu o çizginin bir yanında kalıyor ki, yönetim sistemleri, tarım yöntemleri, anıt eserleri hala dikkatleri çekiyor. Çizginin diğer tarafında ise yönetim, kavramlar, yaşam biçimleri, özetle hayat adına ne varsa her şeyin bir anda yok olup tamamen farklı, yenilerinin konulduğu başka bir dönem başlıyor bu toprakların insanları için. Ta ki 1800’lerin başlarına kadar. Ancak o tarihten sonra yaşananlar da görüldüğü kadarıyla özlenen bir yaşam biçimi getirmemiş henüz.

Uçsuz bucaksız Uyuni ve hafiften beliren tuz petekleri
Uçsuz bucaksız Uyuni ve hafiften beliren tuz petekleri.

Salar De Uyuni’nin büyüleyici güzelliğini görmeyi hayal ederken ve gideceğimiz ülke hakkında seyahat koşullarına ilişkin bilgi toplarken, eşim ve ben kendimizi ansızın harikulade güzel ve ilgi çekici doğasında bulduk. Ayrıca, Dünya tarihinde kilometre taşı sayılan pek çok olaya sıkı sıkıya bağlı tarihi ve zorlu yaşam koşulları içindeki yoksul halkı olan bir ülke ile baş başa buluverdik kendimizi.

Yakın bir kaç arkadaşımızla düştük yollara. Bolivya bir derya. Tarihin akışına göre şekillenen, zaman zaman da kıta tarihini şekillendiren bir ülke. Her köşesinde ayrı güzellikler buluyor her yanında ayrı ilginç bilgiler alıyoruz. Ama bir taraftan da ben, Salar De Uyuni’ye bir an önce varabilmek için sabırsızlanıyorum. Aldığım notları okuyor, uzun otobüs yolculuklarımızda sizlerle olduğu gibi seyahat arkadaşlarımla da paylaşıyorum.

Bolivya’nın güney batısında, deniz yüzeyinden 3’653 metre yükseklikte bulunan ve 10’582 metre kare yüzeyi ile yaklaşık Marmara Denizimiz kadar alanı kaplıyor Solar De Uyuni. Dünyamızın sahip olduğu en büyük tuz rezervlerinden birisi. Yapılan hesaplara göre 10 milyon ton tuz bulundurmakta imiş. Yer yer 25 metre derinliğe kadar tuz tabakası ile kaplı olabilen Salar De Uyuni hem doğa güzellikleri hem de bulundurduğu ekonomik değer taşıyan maddelerle gezginlerin, iş dünyasının ve bilim insanlarının ilgi odağı olmaya devam ediyor.

Luna Salada Hotel Reception
Luna Salada Hotel Reception

Lityum, bilindiği gibi uzun ömürlü pillerin ana maddesi. Salar De Uyuni çok zengin bir Lityum kaynağı. Ayrıca önemli miktarda gümüş bulundurmakta. Bir diğer değerli ürün olan tuz ise yılda 25 bin ton civarında üretilmekte imiş.

Sonunda Uyuni’ye vardık. Uyuni aynı zamanda gölün çevresindeki çok sayıdaki etnik yerleşim yerinden birisinin de adı. Uyuni’ye kadar gördüklerimiz ve deneyimlerimiz, o köyler tek tek dolaşılmalı diye fısıldıyor kulaklarımıza. Çünkü, insanları, yerel giysileri, gelenekleri, el sanatları, yiyecekleri, müzikleri, dansları, etrafta dolaşan Lamaları ile kısaca her şeyi ile farklı bir dünyadayız.

İspanyolların bu topraklarda üç yüz yılı aşkın bir süre içinde yoğurdukları kültür hamuru, içindeki unsurların hiç birine tam olarak benzemeyen çok ilginç ve çok özel bir toplum yapısı ortaya çıkartmış. Meraklarımız ve ayaklarımız bizi o yöne doğru çekse de, gezginlerin sıkıntısını çektiği en değerli şey olan zaman kaygısı, bizi kendine çağıran bu macera kıvamındaki sesi bizden uzaklaştırıyor.

Bizi başka bir heyecan bekliyor şimdi. Bir gecemizi Uyuni tuz gölü üzerinde geçireceğiz. Arazi araçları ile sabah erken saatlerde vardığımız göl kenarından, göle bakıyoruz önce. İlk heyecanlar, ilk fotoğraflar çekiliyor. Aynı, fotoğrafların hayalime çizdiği gibi bembeyaz uzun bir gelin duvağı gibi uzanıyor gözlerimizin önünde. Pürüzsüz beyaz bir düzlükteyiz. Sağı solu, yönü bize göre belli olmayan bir beyazlığa giriyoruz arabalarımızla. Ayaklarımızın altındaki, sağlam bastığımızı düşündüğümüz topraktan hızla uzaklaşıp bu beyazlık içinde kayboluyoruz. Rehberimiz düşüncelerimizi yüzümüzden okuyor sanki. ‘’Merak etmeyin” diyor: ‘’yolumuz ve hedefimiz belli, kaybolmamız söz konusu değil’’. 

Incahuasi adasında kaktüsler
Incahuasi adasında kaktüsler

Bal peteklerini arıyor gözlerim ama o sırada fark ettiğim başka bir şey, tuz yüzey üzerinde belli belirsiz tekerlek izleri ve eksoz gazlarının gri çizgileri var. Doğru yoldayız, en azından bizden önce başka araçlar geçmiş bu yoldan. Bal petekleri ise henüz görünürde yok. Ama parlak eylül güneşi altında yüzeyden yansıyan gün ışığı gözümüzü kamaştıran kristal ışıltıları ile parlıyor. Ayna görüntüsü ne yazık ki bu aylarda oluşmuyormuş. Mayıs ve Kasım ayları arasındaki kurak mevsimdeyiz.

Yağmur mevsiminde ise buraya Dünyanın Aynası deniyor ve göçmen kuşlarla ve pelikan üreme alanları ile şenleniyor. Yolumuz gölün içinde tamamen tuz kalıplarından yapılmış Dünyaca ünlü Luna Salada Hotel. Otelimize, gölün ortalarında bir yerde olmasına rağmen, ancak akşamüstü varabildik. Çünkü yol boyunca yer yer durduk. İlk durağımız tuz elde edilen bir üretim yeri idi. Toplanan tuzlar koniler halinde kümelenmiş ve kamyonlara yüklenmeyi bekliyordu. Kümelendikleri yerin tabanındaki su gölcükler yapmıştı. Tuz yığınlarının taban suyunda yansıması harika görünüyordu. Bu kadarcığı bile “Dünyanın En Büyük Aynası” adını almasını anlaşılır kılıyordu.

Uyuni de tuzun gözü
Uyuni de tuzun gözü

Gölün başka bir köşesinde durduğumuzda rehberimiz ile biraz yürüdük ve tuz deryasının ortasında kaynayan suları gördük. Buralarda minik gözeler oluşmuştu. Pırıl pırıl suyun çeperleri, büyüklü küçüklü tuz kristalleri ile şekillenmişti. Hatta bazılarında tuz kristalleri kahverengiden turuncuya uzanan bir renk skalası ile şekillenmişti. Rehberimiz bunun Uyuni’nin aynı zamanda zengin bir mineral deposu olmasından kaynaklandığını belirtti. Su kaynakları sık sık yer değiştirir ve yeni noktalardan kaynamaya başlarmış sular. Genç kaynaklar oluştuğunda suyun tuz yüzeyine ulaştığı yerde oluşan tuz kabartısının göz şeklinde olmasından dolayı yerli halkın bunlara Tuzun Gözü adını verdiğini söyleyen rehberimiz bunlardan bir kaç tanesini tuz yüzeyinden ayırarak ellerimize verdi. “Doğa ne kadar şaşırtıcı oluşumlarla karşımıza çıkıyor!” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Yolumuza devam ederken gölün içerilerine doğru gittikçe benim hayalini kurduğum tuzun üzerinde uzanan kocaman bal petekleri görüntüleri yavaş yavaş yoğunlaşmaya başladı. Bu kez heyecanla arabayı durdurup fotoğraf almaya çalışan ben oldum. Sanki küçük tuz kristallerinin, muntazam dev altıgenlere dönüşüp dev bir platforma döşenmiş hali idi gözlerimin önünde uzanan. Işık oyunları kocaman altıgenlerin dev altıgen prizmalar halinde gölün derinliklerine doğru devam ettiği duygusunu uyandırıyordu. Kısa mola sırasında rehberimiz yine bir göz yanılgısına dayanan bir fotoğraf çektirdi bize. Tuz deryasının ortasında eşimin beni avucunda tuttuğu bir fotoğraftı bu. Hem eğlenceli hem de değerli bir anı oldu bizim için. 

Molaların birinde seyahat acentesinin bizim için hazırlattığı lezzetli ve pratik, paket öğle yemeklerimizi neşe ile atıştırdık. Otele varışımız biraz yorgun ama gördüklerimizden heyecanlı mutlu ve doygun bir ruh hali ile oldu. Gezgin bir ruh böyle tamamlanan bir günden başka ne ister? Diyordum ki, otelimiz günün son sürprizi oldu. Tamamı tuzdan yapılmış, yani duvarları, odaları, merdivenleri, yatakları, ortak alanlardaki oturma grupları, lobisi kısaca aklınıza gelen her şey tuzdan yapılmış. Tuz kalıpları kalın tuğlalar şeklinde kesilerek inşa edilmiş iki katlı bir bina düşünün. Dolaştığımız koridorların, salonların ve odamızın tabanına, ayaklarınızın altında çıtırdayan toz halinde bembeyaz tuz serilmiş. Ortamın uyandırdığı ilk şaşkınlık ve heyecan hafifledikten sonra: “Sağlıklı bir uyku çekeceğiz bu gece!” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Neden derseniz, tuz yataklarında açılan tuz madenleri, tuz bulunduran mağaralar, yüzlerce yıl, özellikle nefes darlığı ve astım hastaları için şifa kaynağı olarak kullanılmış. Bunlardan biri, benim de daha önce ziyaret ettiğim aynı zamanda UNESCO Dünya Kültür Mirası olan Polonya’daki Wieliczka Tuz Madeni. Yerin yüzlerce metre altına kadar devam eden tuz koridorlarında, çalışan tuz işçilerince yapılan sanat harikası heykelleri ile ünlü olduğu kadar, tuz kütlesi içine oyulan odacıklarda bir süre bekletilen astım ve nefes darlığı çeken hastalara şifa olması ile de ünlü. Günümüzde artık tuz üretimi yapılmayan ve koruma altında olan Wieliczka Tuz Madeni içinde yine işçilerce yapılan tuzdan bir katedral bile var ve zaman zaman evlilik törenleri için kullanılıyormuş.

Luna Salada Hotelde her şey tuzdan yapılmış
Luna Salada Hotelde her şey tuzdan yapılmış

Tuz otele ve odalarımıza bayılmıştık. Tuz bloklarından yapılmış yataklarımıza tertemiz beyaz çarşaf takımları serilmiş, tuzdan duvarlarımız ve yatak başlıklarımız otantik kabartmalarla süslenmişti. Otelimizin salonu ise tuz heykellerle donatılmış. Oturma grupları tamamen tuz bloklarından oyularak şekillendirilmişti. Fotoğraf makinalarımız ve cep telefonlarımız ile otelin içinde dolanıp duruyor ve gördüğümüz hemen her nesnenin fotoğrafını çekiyorduk. Akşam yemeği için ikinci kattaki yemek salonuna çıktığımızda masa ve sandalyelerin ahşaptan yapılmış olduğunu görüp alıştığımız Dünya ile yeniden bağlantı kurdum sanki. Lezzetli sebzeli yahni bizi kendimize getirdi ve yorgun, mutlu odalarımıza çekildik.

Ertesi gün yine güneşli, parlak bir güne uyandık. Yemek salonunda kahvaltımızı yapıp kahvelerimizi içerken Uyuni’nin güzelliğini biraz da yukarıdan seyretme fırsatı bulduk. Kahvaltı sonrası yine 4×4 jeeplerimize binip yola çıktık. Parlak beyazlığa biraz daha alışmış gözlerim güzelliklerin tadına varıyordu. Sonsuz gibi görünen bembeyaz yüzeyde çok uzaklardan geçen bir, bazen bir kaç jeep daha görüyorduk. Tek sıra halinde sıralanmış beş motosikletli bir konvoy geçerken, bir bilim-kurgu film platosunda mıyız acaba diye düşündüm. Gerçekte burası, Dünyanın hayranlık duyduğu dev bir Yaşam Platosu idi.

Öğleye doğru uzaklarda gittikçe büyüyen koyu bir leke görünmeye başladı. Yaklaştıkça büyüdü ve bir adaya dönüştü. Uyuni’de çoğunda yaşam olmayan büyüklü küçüklü birkaç ada olduğunu okumuştum ve hatta bunlardan birini ziyaret edeceğimizi biliyordum ama bu görüntü bildiğim ada kavramını yanıltıyordu. Adalar sularla çevrili olur. Bizimki beyaz bir kara ile çevrili idi. Adadan beyaz karaya inip yürüyüp gidebiliyordunuz. Ada’nın çevresinde dolaşan lamalar bunu kanıtlıyordu. Ayrıca kelime olarak düşünürsek bu beyaz kara tabiri de bir garipti. Hoş bir terslik vardı bu işte. Adamız ise başka bir alemdi. Adanın adı Etnik Quechua dilinde ‘’İnkalar’ın Evi’’ anlamına geliyor. Küçük bir yerli grubunun yaşadığı ada, dev kaktüslere kaplı küçük bir kara parçası idi. Kaktüslerden başka hiç bir bitki görünmüyordu etrafta. Bu adada biraz dolaşıp öğle yemeğimizi yiyecek ve tuz gölünün diğer kıyısına doğru yolumuza devam edecektik. Bu ada ziyareti turistler için çok ilginç olmakla birlikte burada yaşamını sürdüren yerli kabile için de çok önemli bir gelir kaynağı olmalı idi.

Küçük adamızda yaya bir tura çıkıyoruz. Minicik bir müze yapmışlar. Yerel giysiler, otantik takılar, kullanılan aletler, totemler. Etnik törenlerin mankenlerle sergilendiği mini müzede çok ilgimi çeken bir diğer konu yine kaktüslerle ilgili idi. Ada’nın dev dikenli kaktüslerinin neredeyse bir ağaç gövdesi gibi kalınlaşan iskeleti ve ondan yapılan eşyalar. Ağaç kurtları oyup delik deşik etmiş gibi bir görünüşe sahip olan kalın kaktüs gövdeleri, amaca uygun kesilerek kerestenin kullanıldığı hemen her işte kullanılabiliyormuş. İlginç görünüşlü bu kereste benzeri gövdelerin, daha sonra köyü dolaşırken yerli kulübelerinin kapı ve pencerelerinin yapımında kullanıldığını, masa ve sandalyelerin hatta merdivenlerin yapımında çok işe yaradığını görüp bir kez daha şaşırdık. 

Doğa her ortamda ve her koşulda çözümleri içeriyor, insanoğlu da onu bulup kullanmayı beceriyor galiba. Hayran olunacak ortama uyum yeteceğimiz bu olsa gerek. Ada, aslında göl ortasında yükselen küçük bir tepeden ibaret idi. Kaktüsler arasında kıvrılarak uzanan yokuş yolları tırmanarak tepeye doğru çıkarken, kaktüslerin üzerinde kimi açmış kimisi henüz tomurcuk haldeki kocaman beyaz çiçeklerin fotoğraflarını çekmeye doyamadık. Tepeye vardığımızda gözlerimizin önüne serilen manzara heyecan verici idi. 360 derecelik bir açı ile Uyuni tuz alanını görebiliyorduk. Beyaz bir gezegenin ortasına yerleşmiş bir tepede duruyorduk ve çepeçevre beyaz çiçeklerle bezeli dev kaktüslerle kuşatılmıştık. Kulaklarımıza yabancı gelen bu derin sessizlikte, uzaktan uzağa birbirine seslenen insanların sesleri yankılanıyordu. Uzaklardan geçen ip gibi dizilmiş bir kaç jeep, adanın çevresindeki tuz denizinde yürüyen bir kaç lama bu sahneye hareket katıyordu. 

Biz harika manzaranın tadına varırken bazılarımız da tepenin en üst noktasında taşlarla çevrili kutsal alanı incelemekle meşguldü. Bir tür şaman tören alanına benziyordu ve pek çok küçük obje dikkati çekiyordu. Düğmeler, bozuk paralar, küçük deniz kabukları, kumaş parçaları gibi şeyler düzensizce bırakılmıştı. Birer bozuk para, saç tokası, çantadan çıkan tek bir düğme gibi elimize geçen bir kaç şeyi de ortadaki minik yığına biz ekledik. Yerin kutsal olduğunu düşünen bir kaç arkadaşımız dua edip dilek dilediler. Tepeden aşağı adanın tuz sahillerine indik. Tuz sahilleri, söylenmesi bile tuhaf geliyor kulağa. Ada yerlilerinin, tur acentemizin bizim için gönderdiği malzemelerle hazırladıkları lezzetli öğle yemeğini tuz üzerine kurulan portatif masalarda yedik. Bu az rastlanır manzarayı seyretmenin keyfine vararak kahvelerimizi yudumladık ve tuz ülkesinin sınırına doğru tekrar yola koyulduk.

Saatler sonra tekerleklerimiz tekrar toprakla buluşup, Salar De Uyuni tuz alanından çıkarken, suyun, tuzun, tuzlu suyun uzak bir ülkedeki hikayesinden de çıkıyorduk. Ama o benim hayatıma girmişti bir kere. Aklımda ve anılarımda hep olacaktı ben yaşadıkça.