İnsanların yaşam öyküleri gibi ülkelerin de yaşam öyküleri vardır bilirsiniz. Kimi ülkelerin başından geçenler, tarih denilen kadim kitabın satırlarına mal olmuştur. Okuyana masal gibi gelir, hayal etmekte zorlanırız. Kimi, zamanın çarkında şekilden şekle girmiş, değişmiş, yaşlanmış. Bazıları yeniden gençliğin sırrına ermiş, tekrar yaşlanmanın yoluna girmiştir. Kimi de zamana inat, her daim genç kalmanın yolunu bulmuştur.
Kişilerin yaşam öykülerine, tanışarak, bir tanışmış aracılığı ile erişebiliriz. Ya ülkelerin yaşam öykülerine nasıl ulaşılabilir?
Zamanda biraz gerilere uzanıp o sıralar dünyamızın nerelerinde neler oluyor, neden oluyor, nasıl oluyoru merak edersek ucundan kıyısından ulaşabiliriz kanımca.
Elbette ülkeler de insanlarla yola çıkıyor, yol ayrımlarında kaderlerini belirleyen seçimlere, adanmışlıklarla ulaşıyorlar. Aslında beni heyecanlandıran işte tam da bu. Ülkesinin öyküsüne yön veren insanların yaşam öyküleri üzerinden uzanıp, zaman içinde yol alışına bakmak o ülkelerin.

Bu kez Filipinlere düştü yolumuz. Değişik rakamlara rastlanmakla birlikte kaynakların çoğunda belirtilen rakamlara göre 7641 adadan oluşan ve yerküre üzerinde yaklaşık 300’000 kilometrekare kadar bir alana yayılmış, 2020 yılı rakamları ile yaklaşık 109.6 milyon insana yuva olan topraklara. Günümüzde turizm olgusu, bizlere zevklerimize ve tercihlerimize uygun geziler yapma ayrıcalığını sağlarken, galiba biraz da sınırlarımızı belirliyor. Gezi programı denilen sınırın dikenli tellerini aştığımızda ise geçmiş zamanların macera tadında güzelliklerini yakalamak mümkün. Bilinmeyenin çekiciliğine kapılırken, kendimizi koruma temel sorumluluğumuzu da unutmamamız gerek elbette.
Filipinler, işte böyle yüzlerce adasının her bir köşesinde, kimi ehlileştirilmiş turistik, kimi ise henüz doğanın koynundan çıkmamış güzelliklerle dolu bir ülke. Asya’nın güneydoğusunda, Pasifik okyanusuna serpilmiş küçüklü büyüklü adaları, batısından Güney Çin Denizi, güneyinden Celebes Denizi, güneybatısından Sulu Denizi, doğusundan Filipin Denizi, kuzeyinden Luzon Denizi kucaklar. Denizlerin karşı kıyılarında ise, Palau Ada Ülkesi güneydoğudan, Borneo Adası güneybatıdan, bir diğer ada ülkesi Endonezya güneyden komşudur. Biraz daha uzak komşular ise kuzeyde Tayvan ve Çin, batısında ise Vietnam’dır.
Filipin adalarının öyküsünü ilk başlatanlar ile ilgili farklı teoriler ileri sürülmektedir. Kesin olan ise MS 10. ile 16. yüzyıllar arasında Araplar, Çinliler, Malaylar ve Hintlilerin bu güzel adalara yerleşmiş olduğudur.

1521’de Ferdinand Macellan adalara ulaştığında, Racaların, Sultanların hüküm sürüp zaman zaman da birbirleri ile savaştıkları adaların öyküsüne katılmış. Macellan’ın öyküdeki rolü çok önemli olmasına rağmen süresi çok kısa olmuş. Çünkü yiyecek ve su almak ve de her gördüğü insanı Katolik Hıristiyan yapmak sevdası ile çıktığı Mactan Adası’nda, yerli şef Lapu Lapu ile karşılaşmış. Filipinlilerin İspanyollar tarafından yazılmaya başlanan yeni öyküsünün ilk yerel kahramanı Lapu Lapu, bu davetsiz gelen yabancılarla kıyasıya savaşmış ve Macellan’ı öldürmüş. Hatta cesedini de vermemiş ve savaş ganimeti olarak alıkoymuş. İşte bu nedenle Dünyamızın çevresini ilk kez dolaşan ünlü Macellan’ın gerçek bir mezarı yoktur. Lapu Lapu’nun gösterişli bir heykeli ise Mactan Adası’nda ve kaderin dönemecinde ziyaretçilerini karşılamaktadır.
Zaman içinde bir olay gerçekleşmiş, bu noktada her şey değişmiş ve hiçbir şey artık eskisi gibi devam edemez. Periler dokunmuştur bir kez ve değişim kaçınılmaz olmuştur. İşte Filipinler için de aynen böyle olmuş. 1543 yılında Ruy Lopez de Villalobos adlı İspanyol kaptanın daha çok sayıda savaşçı ve gemici ile adalara ulaşması, adını da o tarihlerde İspanya veliahtı olan II. Filip’e armağan olmak üzere Las Islas Filipinas koyması ile Filipinlerde İspanyol işgali başlamış. O tarihlerde İspanya’ya ait olan Meksika’dan yolculuğa çıkarak, 1565 yılında Filipinler’e ulaşan Miguel Lopez De Legazpi ile de İspanyol göçmenler adalara yerleşerek şehirler kurmaya başlamışlar. Bu başlangıç, Filipin adalarının yaşam öyküsüne 333 yıl boyunca kan, acı ve toplu ölümlerin yanı sıra İspanya ve İspanyollara özgü bazı geleneklerin ve güzel Koloniyal şehirlerin katılmasının da başlangıcı olmuş bir anlamda. Zengin doğal kaynakları, erkekleri ölesiye çalıştırılarak sömürülürken, doğan çok sayıda melez çocuk da bir yandan İspanyolca öğrenip batıdan gelen bilgiler ve Hıristiyan öğretilerle donanıyor, diğer taraftan yerli ırkların bozulma sürecinin canlı kanıtları olarak hızla çoğalıyorlarmış.
Adını Cristoph Colomb’dan alan kolonizasyon, İspanyol stili şehirlerin kurulmaları ile adaları kaplıyor ki, bunlardan günümüze kalan Unesco Dünya Mirası Vigan, en güzel ve en zenginlerinden biri olmuş. Ayrıca Hint, Malay, Çin, Arap etkilerinde kalarak farklı dini, siyasi ve kültürel yapılanmalar kazanan kabile ve boyların tek bir sosyal, siyasi ve dini yapı altında toplanmaya başlaması da aynı zaman diliminde ve İspanyol sömürge yönetiminin politikaları ile gerçekleşmiş. Bu yapılanma, geçen yüzyıllar içinde, ada halklarının bir ulus bilinci ile başlattığı bağımsızlık hareketinin de temellerini atmış. İspanyollar, kendi sömürge yönetimlerini oluştururken farkında olmadan günümüzün Demokratik Filipinler Cumhuriyeti’nin de harcını karmışlar. Bu arada Roman Katolik Misyonerler de adalarda halkı hızla Hıristiyanlığa yöneltmişler. Ülkeye gelen Hıristiyan vakıfları, okul ve hastaneler inşa ederek bu olguyu hızlandırmışlar. Bu dönemde çok sayıda kilise yapılmış. Saint Agustin mezhebinin yaygın olduğu bu zaman diliminde yapılan ve yerel simgelerin de mimarilerine katıldığı bu kiliselerden dördü günümüzde UNESCO Dünya Mirası olarak koruma altında.

Doğal afetlere gelince, deprem kuşağında bulunduğu için zaman zaman yıkıcı deprem afetleri yaşayan Filipinler, ekvator kuşağına yakın ve Pasifik sularında bulunması nedeniyle de Haziran-Temmuz-Ağustos aylarında sık sık tayfun yıkımları yaşamaktadır.
Doğal afetler yanında Filipinler halkı, yaklaşık 3 buçuk yüzyıl boyunca yerel ata dinlerini terk ederek Hıristiyan ve Katolik olmaları için yapılan ağır baskılar, aşırı iş yükü ve yerel isyanların bastırılması esnasındaki kıyımlar nedeni ile de çok fazla acı çekmiş. Katolik inancının yerleştirilmesi sonucu hala doğum kontrolünün uygulanamaması aşırı nüfus artışını desteklemekte, bu ise bir grup Filipinlinin zaten had safhada olan yoksulluğunu körüklemekte. Günümüzde Filipinlerin adı ne yazık ki seks turizmi olarak bilinen sektörle birlikte de anılmakta. Yoksul Filipinli kadın ve hatta erkekler, Dünya erkeklerinin seks ihtiyaçlarını karşılayarak para kazanır hale gelmişler. Öyle ki yalnız seyahat eden erkek turistlerin hemen tamamı seyahati süresince yanına bir partner almakta. Bunların bazıları evli ve çocuklu kadınlar. Onlar çalışırken çocuklara ya yaşlılar ya da varsa babaları bakmakta. Özellikle büyük şehirlerde, pek çok çocuk da gündüz ve gece sokaklarda yalnız başına dolaşırken görülmekte.

Filipinlerin geçmiş yaşam öyküsünde, İspanyol sömürge yönetimi sırasında kısa sürede bastırılan bazı başkaldırılar olmuşsa da sömürge yönetimine son vermeyi amaçlayan ilk ciddi başkaldırı Mariano Gomez, Jose Burgos ve Jocinto Zamora adlı üç rahiple başlamış. Ne yazık ki bu alev çok kısa sürmüş ve 1872 yılında vatansever rahiplerin, halkı isyana kışkırtma suçu ile idam edilmeleri ile son bulmuş. Ancak bağımsızlık ateşi sönmemiş, tam adı Jose Protacio Rizal Mercado Alonso Realond olan ve 19 Haziran 1861 tarihinde doğan Jose Rizal, Filipin bağımsızlık hareketinin milli kahramanı olarak adını Filipinler tarihine yazdırmış. Doktor olan Jose Rizal, aynı zamanda yazdığı şiir ve yazılarla Filipinlerde ulusal kimliğin oluşmasına destek vermiş. Arkadaşları Marcelo Del Pilar ve Mariano Ponce ile lobi çalışmalarını sürdüren Jose Rizal, yazdığı Noli Me Tangere ve El Filibusterismo adlı romanları ile İspanyol işgali altındaki Filipinlerde yaşayan insanların zorlu yaşamlarını anlatır. Yaptığı konuşmalarla da halkının bağımsızlık yolunun kilometre taşlarını koyan bu ulusal kahraman, günümüzde ülkesinin her köşesinde saygı ve sevgi ile anılmakta, heykelleri hemen her büyük meydanı süslemekte. Beni heyecanlandıran bir diğer güzellik ise, günümüz genç Filipinliler kuşağı da, Jose Rizal’i tanımakta ve heykellerinin önünde fotoğraf çektirmek için adeta kuyruk olmakta.

Özgürlüğe susuz, bağımsızlık amaçlı tüm hareketlerin, İspanyol sömürge yönetimi tarafından çok sert bir biçimde bastırıldığı gibi Jose Rizal’in devrimci, yenilikçi, özgürlükçü harekete önderlik eden davranışları da hoş görülmemiş tabii. Önce tutuklanmış, Manila Intramuros’ta kaleye hapsedilmiş. Yargılanmış ve isyan çıkarmaya kışkırtma suçu ile ölüme mahkûm edilmiş. Jose Rizal kısa yaşamının sonunda ailesi ile vedalaşır, son gece hücresinde bir veda mektubu yazar. 30 Aralık 1896 günü sabah gün doğarken rahipler ve askerler eşliğinde hücresinden alınır ve kurşuna dizilir. Oysa 35 yaşında ülkesinin bağımsızlığına adanmış bir yaşam olarak halen yaşıyor Jose Rizal. Filipinler’de ayak bastığınız her adada bunu görmek mümkün. Her şehirde, her köyde mutlaka bir Jose Rizal heykeli, her meydanda bir Jose Rizal anıtı karşılar sizi.
Manila’da, hücresinden alındığı yerden kale kapısına kadar yürüdüğü yolda ayak izleri madeni plakalarla ölümsüzleştirilmiştir. Kurşuna dizildiği alanda bir müze kurularak, yaşamının ve bağımsızlık mücadelesinin aşamaları görselleştirilmiş, veda mektubu ulusuna sesleniş olarak ölümsüzleştirilmiş.
Filipinler bağımsızlık hareketi, Jose Rizal’in öldürülmesi ile bitirilmek bir yana yeniden ülkenin her yanında dev özgürlük ateşlerine dönüşmüş. Aynı yıl, bayrağı eline alan Andres Bonifacio, Katipunan adlı örgüt çevresinde topladığı vatanseverlerle birlikte İspanyol yönetiminden bağımsızlık talebinde bulunarak Filipinler Devrimi’ni başlatmış. Emilio Aquinaldo ile devam eden ve Filipin havası, suyu, toprağı ile bütünleşen kahramanlık öyküleri, 12 Haziran 1898’de Filipinlerin İspanya’dan bağımsızlığını getirmiş. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri ile İspanya, Küba’da başlayıp tüm İspanyol sömürgelerine yayılan bir savaşı başlatmışlar o tarihte. İspanya Dünyanın pek çok köşesinde bu dev sorun ile uğraşırken Filipinler’deki iç sorunlara fazla odaklanamamış.

Ama bu tarih Filipinler için yeni başlangıçlar anlamına geliyormuş aynı zamanda.
Amerika İspanya’yı yener ve 1898 Paris Antlaşması ile Filipinler’i 20 milyon dolara İspanyollardan satın alır. Yani işgal edilen topraklar, insanları ile birlikte başka bir işgalciye satılır. Yeni sahip, başarıya ulaştığı sanılan ve artık can almayacağı düşünülen bağımsızlık rüyasını ta en başına kadar geriletir. Bağımsızlık ilanını, Amerika Birleşik Devletlerine başkaldırı sayıp, liderlerini yargılayarak cezalandırır. 42 yıl, tarih ve talih başa sarılır Filipinliler için ne yazık ki. 1939’da başlayan II. Dünya Savaşı, Japonların Filipinleri işgali ile, bu cennet adalar ülkesini Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya’nın savaş meydanına çevirir. Bataan Ölüm Yürüyüşü, Manila Katliamı diye tarihe geçen acı olaylar, tam sayısı bilinememekle birlikte yaklaşık 1 milyondan fazla ülke insanının canına mal olur.
1945’te sona eren II. Dünya Savaşı, Filipinler’de Japon barbarlığına son veren Amerika Birleşik Devletleri askeri gücüne katılan Filipin askerleri arasında bir subay olarak bulunan ve iyi eğitimli, köklü bir aileden gelen Ferdinand Marcos’un yıldızının parlamasına neden olur. 1946, Amerika Birleşik Devletlerinin bazı üslerini Filipin topraklarında bulundurmak üzere bağımsızlık verdiği yıl olur aynı zamanda. Bir başka açıdan 1940’lı yıllardan, son Amerika Birleşik Devletleri üssünün de Filipin topraklarından çekildiği 1992 yılına kadar, bu adaların narin esmer minik kadınları, bu bölgede görev yapan Amerikan askerleri için önemli olmuş. Sosyal yapıya pek çok babasız çocuk katılmış. Bu da günümüz Filipin yönetimlerinin üzerinde düşünmesi gereken pek çok yeni toplumsal soruna yol açmış.
Sonraki yıllar Marcos’un politikada halk desteğini de alarak hızlı yükselişi ile geçmiş. Filipinlerin öyküsünün, bir başka yaşam öyküsüne karışmaya başladığı yıllarmış bu yıllar. Luzon adasının Kuzey Ilocos Senatörü Ferdinand Marcos 1965 yılında başkan seçilmiş. Parlak bir savaş kahramanı ve vatansever olarak tanınan Ferdinand Marcos ile Filipinler için çok başarılı sosyal kalkınma projeleri ile başlayan öykü, yolsuzluklar, baskılar, adaletsizlikler ve hatta ölümlerle kirlenerek 1986’da Marcos ve ailesinin Hawai’ye kaçmasına yol açan halk hareketi ile son bulmuş.
Günümüze gelene kadar bu adalar ülkesinin yoksulluktan kaynaklanan sıkıntıları, sosyal problemleri, komşularla olan toprak sorunları ve çalkantılı politik yaşamı Filipinleri etkilerken diğer yandan, konumu, tarihi bağları ve ticari gelenekleri ise Güney Doğu Asya’da önemli bir yere yükselmesine sebep olur.
Bu arada Filipinlerin öyküsünde fazlaca payı bulunan muhteşem doğası da, hatırlanacağı gibi, 1991 Pinotuba Yanardağ Patlaması, 2013’te Haiyan Tayfunu ve yine 2013 deki korkunç bir deprem ile çok büyük acılara, çok büyük kayıplara yol açar.
Birleşmiş Milletler üyesi olan Filipinler günümüzde, zaman zaman bölgesel çalkantılardan da etkilenerek demokratik çizgide ilerlerken, uluslararası platformda SEATO (Güneydoğu Asya Paktı Antlaşması), ASPAC (Asya ve Pasifik Konseyi) ve ASEAN (Güneydoğu Asya Ülkeleri Cemiyeti) üyesi olarak aktif bir rol oynamakta.
Filipinlerin yaşam öyküsü böyle sürüp gidiyorken ve bundan böyle de kim bilir nasıl sürüp gidecekken, bu güzel ülkenin doğal güzellikleri, yeryüzü ve sualtı yaşamı da kendi serüvenini yaşamakta ve ziyaretçilerine olağanüstü maceralar yaşatmaya devam etmekte.

