GİLİ TRAWANGAN

Üç adadan oluşan Gili adalar grubu
Gili-harita
Gili-harita

Bugün sizlerle uzak, derin ve büyüleyici bir şey paylaşmak istiyorum. Neden mi? Beni heyecanla, mutlulukla doldurdu da ondan.

Nereden mi? On bin fazla büyüklü küçüklü egzotik adadan oluşan Endonezya’dan. Neresinden derseniz, Gili Adalarından. Gili Adaları, iki ünlü ada Bali ile Lombok arasında, Lombok’a daha yakın üç adadan oluşuyor: Gili Trawangan, Gili Air, Gili Meno.

Biz bu seyahatimizde Bali Adası’nı merkez alarak Flores Adası’na uçtuk. Flores’ten deniz yolu ile UNESCO Dünya Mirası Komodo Milli Parkı içinde yer alan Komodo Adası’na  ve Linca Adası’na gittik. Tekrar Bali Adası’na döndük. Sonra da hızlı teknelerle Lombok üzerinden Gili Trawangan’a geldik. İnternetten rezervasyon yaptırdığımız otelimize yerleştik. Adayı keşfe çıktık. Her yanı, her milletten gençlerle dolu. Üstelik her yerde harika kafeler, barlar.

Üç adadan oluşan Gili adalar grubu
Üç adadan oluşan Gili adalar grubu

Küçücük bir ada, yerli nüfusu bir kaç yüz ama adanın tek yolunda bir trafik bir trafik. Trafik dediysem atlı araba ve bisiklet trafiği. Tabii bir de yaya trafiği.

Mercan kumlarından oluşan nefis bir sahil ve bambudan yapılmış masa-sandalyeleri ile şirin restoranlar. Nerede yemek yeriz, ne yeriz diye keşfetmeye çalışırken insanları buraya çeken ana neden olan dalış ve şnorkel turu yapan pek çok firma olduğunu gördük. 10 dolara 5 saat süren 4 duraklı tur. 2 dolar daha verirseniz öğle yemeğinizi de siparişinize göre hazırlıyorlar. Hemen kaydolduk, paramızı ödedikten sonra yemeğimizi yemek üzere şirin restoranlardan birine yerleştik. Keşif yürüyüşü yaptık, derken günü bitirdik.

Yöreye özgü sandallar
Yöreye özgü sandallar

Ertesi sabah heyecanla kalktık ve kahvaltıdan sonra 25-30 gencin kalkış saatini beklediği firmamıza gittik. Palet ve şnorkellerimizi aldık. Alt kısmı cam olan teknemiz gelince de binip tura başladık. Rehberlerimiz dört ayrı noktada duracağımızı ve buraya özgü dev kaplumbağaları, mercan resiflerini, rengârenk balıkları ve belki sürpriz başka deniz canlılarını görebileceğimizi söylediler.

Gili Air Adası’na yakın ilk dalış noktasında durduk. Rehberimiz tekneden atlar atlamaz bizlere seslendi. Dev bir deniz kaplumbağası görmüştü. Tekneden kendini sulara bırakan ilk kişi eşim Atila oldu. Ben telaş içinde şnorkelimi düzeltmeye çalışırken bir kaç kişinin daha atladığını gördüm ve telaşla atladım. Ve  onu gördüm. Suların derinlerindeydi. Koyu lacivert bir zeminde kontrast desenlerle süslü yüzgeçleri ve harika kabuğuyla sakin sakin yüzüyordu. Atila bana seslendi ve yan yana gelerek seyretmeye başladık. O telaşsız yüzüyordu, biz bir dolu insan onu takip ediyorduk.

Bizi fark etti ama telaşlanmadı, sakince yüzmeye devam etti. Bir kaç dakika sonra denizin yüzeyine doğru yükselmeye başladı ve biz de ona daha çok yaklaştık. O zaman tedirginliğini fark ettim. Su yüzeyine çıkıp nefes almaya ihtiyacı vardı ama ona tehlike sinyalleri verecek kadar yakındık. Bir kaç kere yüzeye çıkmaktan vazgeçer gibi oldu ama soluk alma ihtiyacı korkusuna galip geldi. O güzel desenli başını çıkartıp çabucak soluklandı ve tekrar daldı. O önümüzde biz peşinde biraz daha yüzdük.

Gili Air adası açıklarında deniz kaplumbası
Gili Air adası açıklarında deniz kaplumbası

İkinci soluklanmaya çıkışı tereddütsüz oldu. Deniz tabanından yükselmeye başlayınca Atila ile grubun önüne geçtik ve daha da yaklaştık. Yüzeyin bir kaç metre altına geldiğinde Atila dayanamadı daldı ve eli güzel kaplumbağamızın dev kabuğu ile buluştu. Onu okşadı. Biliyordum ki bu buluşma çok kısa sürecek. Saniyeler içinde o soluk alacak ve tekrar derinlere dalacak. Bu arada su yüzeyine iyice yaklaşmıştı. Ben de ona yaklaştım ve kabuğuna  yavaşça dokundum.

Beni hissettiğini hissettim. Öyle güzel bir duyguydu ki bu, anlatılamaz. Başka dünyalardan iki canlı idik ve biz ona korkmadan dokunduk. O da korkmadan dokunmamıza izin verdi. İnanın ilk kez sualtı kamerası taşımadığım için bu kadar büyük pişmanlık duydum. O an özeldi ve onu görüntülemeliydim. Ama fırsatı kaçırdım. Tur bittikten sonra bazı panolardan bir kaç fotoğraf çektim, hem sizlerle paylaşmak hem de bu geziye ilişkin fotoğraflarımız ile birlikte saklamak için. Başka kaplumbağa göremedik o gün. O, günün güzeli ve de özeli olarak anılarımızda kaldı.

Birinci noktadan ayrılmaya hazırlanıyorduk. Hepimiz tekneye çıkmıştık. En son Atila çıkmaya hazırlanırken, rehberimiz bir ahtapot gördüğünü söyledi. Rehber ve Atila tekneden uzaklaştılar. Hepimiz teknede kaldık. Kocaman ahtapot da günün sürprizi olarak Atila’ya çıktı. Bir tek o görebildi. Bugünün güzellikleri daha yeni başlıyor diye düşündüm.

Gili Trawanganda ulaşım aracı atlı arabalar
Gili Trawanganda ulaşım aracı atlı arabalar

İkinci durak bir mercan resifi idi. İçinde onlarca çeşit, irili ufaklı rengârenk balığın kaynaştığı bir yeraltı cenneti. Denizin tabanı yeşil, hardal sarısı, pembe, eflatun, beyaz ve tanımlayamayacağım pek çok ara renkte mercan ile kaplı bir halı idi sanki. Mercanlar sadece renk değil biçim olarak da inanılmaz bir şekil çeşitliliği gösteriyordu. Spiraller, büyük bir çanağa benzeyenler, huniler, koniler, çatal dallılar. İnanılmaz bir uyum içinde biri diğerinin boş bıraktığı yere doğru büyümüşlerdi sanki. Ve kıvrımlarında oynaşan rengârenk balıklar ki, her birinin nakışı ayrı bir nakış, deseni ayrı bir desen. Turkuaz minik balıklar, pembe desenli, mavi yeşil çizgili balıklar nasıl anlatsam sanki gökkuşağını deniz dibine sermişler de bizi de seyre çağırmışlar.

Tam da bu anda, bugüne kadar rastlamadığım bir balık cinsinden 6-7 tane gördüm. Atila’ya işaret ettim ve birlikte dakikalarca seyrettik bu harika canlıları. İnce uzun bir yaprak düşünün. En fazla 10 cm. kadar uzunluğunda, neredeyse şeffaf gövdelerinin orta kısmı açık kahverengi bir çizgi ile süslenmişti. Deniz tabanına dikey yüzüyorlardı. Dikkat edince yukarıya doğru incelen kuyruklarını ve aşağıdaki uçta minicik kahverengi bir nokta ile işaretlenmiş ağızlarını fark ettim. Deniz tabanı ile dik açı yapacak şekilde aşağı yukarı hareket ederek mercanları yiyorlardı. Yer değiştirirken balık gibi deniz dibine paralel değil dik durumda, sanki zıplayarak yüzüyorlardı. ‘Nefesini tutarak izlemek’ diye bir söz vardır ya işte tam bu duruma uygun idi. Daha önce hiç duymadığımız, görmediğimiz harika canlılardı bunlar. Bir ara yerli rehberimizin daldığını görüp gözlerimle takip ettim. 5-6 metre derinliğindeki deniz tabanına inip bebek parmaklarına benzeyen bir bitki benzerinin yanına gitti. Suyu elleri ile dalgalandırdığında çok sayıda bebek parmağı da dalgalandı. Bir kaç hareketten sonra turuncu kahverengi enine çizgili pijamaları ile üç küçük Nemo’nun bebek parmaklarının arasından sıyrılıp çıktığını gördüm. Bunlar son derece sevimli Palyaço balıkları idi. Animasyon filmlerini sevenler bilirler Nemo isimli sevimli karakteri. Öyle şirinlerdi ki gülümsemekten kendimizi alamadık suyun içinde.

Mercanların peşine takılıp biraz daha ileri biraz daha sağa gidelim derken teknemizden biraz uzaklaşmıştık ki, deniz tabanında patika gibi uzanan bir yarık gördük. Mercan resifi sanki ikiye yarılmış idi bu patika boyunca. 30-40 metre kadar patikamızı takip ettik. Patika giderek derinleşti, derinleşti ve dibi görünmeyen bir çatlağa dönüştü. O zaman anladık ki bu bir fay hattı. Bir anda deniz tabanının görüntüsü değişti. Mercanların o aralıksız homojen görüntüsü kayboldu yerini kırılmış dağılmış sanki hallaç pamuğu gibi atılmış mercan görüntüleri aldı. Savrulmuş, bölünmüş perişan mercan kayalıkları etrafa saçılmıştı. Biraz şaşkın biraz ürkmüş birbirimize baktık. O kocaman çatlak kapkaranlık bir yar gibi aşağımızda uzanıyordu. Belli ki yakın tarihli bir deprem deniz dibini vurmuş ve bu harika mercanlarla kaplı kayalıkları darmadağın etmişti. Hemen dönüp tekneye doğru yüzmeye başladık. Biz korumalı yerleşim yerleri ve sığınak evlerimizde, doğanın müthiş öfkesinden pek de haberdar olmadan yaşarken, gerçek bir yıkımın ne olduğunu pek de bilmiyoruz diye düşünmekten kendimi alamadım. Her ikimiz de son gördüklerimizden biraz sarsılmış olarak tekneye çıktık.

Gili adalarında Cenneti çağrıştıran kumsallar
Gili adalarında Cenneti çağrıştıran kumsallar

Üçüncü durağımız Gili Air Adası’nın sahiline çok yakın olan yine bir mercan resifi idi.
Snorkellerimizi, paletlerimizi kuşanıp sınırlı zamanı yeterince değerlendirebilmek için telaşla denize atlarken teknedeki görevliler ellerimize birer parça ekmek tutuşturdular. Bunlar rengarenk harika balıkların ellerimizden beslenerek bize yaklaşmaları içinmiş. 20-25 kişi aynı anda denize atlayınca balıkçıklar da şaşırdılar herhalde, önce hiç biri yaklaşmadı ekmeklere. Daha sonra yavaş yavaş, birer ikişer ekmekleri didiklemeye başladılar. Gelenlerden cesaret alanlar da geldi. Öyle ki ellerimizin etrafında onlarca balık. Ekmekleri, bazen de parmaklarımızı ısırarak yemeye başladılar. Çok ürkek olduklarından hiç kıpırdamadan ellerimiz önde, suyun içinde hareketsiz öylece durup bu cümbüşü seyrettik. Bu arada hem keyiften başım dönerek inanılmaz renklerin etrafımda dolanışını izliyordum, bir taraftan da bu ekmeklerin içlerindeki katkı maddeleri nedeni ile biz insanlara bile zarar verirken küçücük harika balıklara ne denli zararlı olabileceğini düşünmekten kendimi alamıyordum. Ama görüntü öylesine güzeldi ki. Gökkuşağı etrafımda dönüyordu ve ben onun merkezinde idim. Bir bahar akşamüstü, asma filizi tadında bir kadeh soğutulmuş beyaz şarap içmişim de başım dönüyormuş gibi hissediyordum. Hani yaşanılmasına doyulamayan anlar vardır ya, hani hiç bitmesin istenen zaman dilimleri. İşte onlardan biriydi yakaladığımız. 

Bu turun bitişi, Bali’ye dönüşümüz, zamanın doluşu, ülkemize, Türkiyemize dönüşümüz. Hepsi bu güzel gezinin sadece satırbaşları idi. Rüya ise su altında, başka bir dünyada ve ancak dakikalarla ifade edilebilen bir zaman diliminde yaşanmış ve bitmişti. Ve daha bittiği anda özlenir olmuştu inanın.