KADİM BİR TOPLUMUN MODERN YÜZÜ İSRAİL

El Aksa Camii ve Kubbet ül Sahra,
israil harita

10 Kasım 2014 tarihinde İstanbul-Tel Aviv uçuşumuz ile başlayan İsrail Gezimiz, 17 Kasım 2014 tarihinde Tel Aviv-İstanbul uçuşumuz ile sonlandı. On bir UNESCO Dünya Mirası ve dokuz adayın görüldüğü gezimiz çok keyifli geçti. Gezi anılarımı paylaşmaya başlamadan önce tarih öncesi çağlardan başlayarak zaman ekseninde değişik kavimlerin harmanlandığı bu toprakların bende bıraktığı izlenimi paylaşmak isterim.

Bu topraklar, azmin, sadece yaşamlarını sürdürebilmek için binlerce yıl Dünyanın dört bir yanında çalkalanmanın, bir vatan ideali için yılmadan çalışmanın, onlarca kez kıyıma uğrayıp can vermelerin, yeniden toparlanıp yola koyulmaların, ter, kan ve gözyaşı ile yoğrulmuş öyküsünü barındırıyor.

Hayfa şehrinde Bahai inancının kutsal bahçeleri olan Bab Terasları
Hayfa şehrinde Bahai inancının kutsal bahçeleri olan Bab Terasları

Eski kıtalara yayılan bu öyküde öyle çok acı var ki, suya susuz bu topraklara vatan olarak sarılmanın ne anlama geldiğini anlatıyor bize. Günümüz İsrail ve halkı hakkında ne düşünüyor olursanız olun, vatan bilinen topraklara, bir halkın dişleri ve tırnakları ile şekil verişine saygı duymadan edemezsiniz. Kök salmak için verilen çılgınca bir uğraşın sonrasında, amacına ulaşmış olmanın çok haklı gururu her köşede karşınıza çıkıyor.

Tehlikenin yakında olduğu duygusu ne kadar rahatsız edici olursa olsun, duyuları ayakta ve dinamizmi diri tutar. Sürekli tehlikeyi hissetmek, çıkış yollarına doğru ivme kazandıran itici güç olarak yaşamına yerleşmiş İsrail’in. Topraklarına dönme tutkusu şekillenerek yaratıcılığa dönüşmüş adeta. Suyun damlasının altın değeri taşıdığı bu dünya parçası, toprak renginden yeşile dönüşmüş hızla. Tarım ve sanayi işletmeleri kum tepelerinin ardından çıkıp gezimiz boyunca sık sık şaşırttı ve heyecanlandırdı bizi. Disiplin her köşede ve her konuda seziliyordu. 

Genç kızlar ve delikanlılar asker giysileri içinde ve ağır silahları ile savaşı çağrıştırırken, genç yüzleri, şakalaşmaları ve gülüşleri bir kafede oturan sivil yaşıtlarından farklı değildi. Bu yaman çelişki de sızlattı yüreğimi. Gözünün içine baktığımız çocuklarımız, torunlarımız geldi aklıma.

İsrail halkının yaklaşık üç bin beş yüz yıl kadar önce bu topraklarda yarattığı uygarlıkların ayak izlerini takip ederken zamanın içinde yürüdük, başka çağların kapılarından geçtik.

El Aksa Camii ve Kubbet ül Sahra,
El Aksa Camii ve Kubbet ül Sahra,

Acı öykülerin sanki sonu gelmeyecek gibi geldi bana Kudüse yaklaşırken. Ama Kudüs, ününe yakışır güzellikte çıkıverdi karşımıza. Ağlama Duvarı, El Aksa Camii, Emevi yapısı Kubbet Ül Sahra, Kutsal Mezar Kilisesi. Kudüs anlatmakla bitmez. Bu güzel şehir tüm haşmeti ile 3500 yılın yaşanmışlığını yansıtıyor. Ağır başlı, oturaklı, bilgece. Her kıvrımı, her duvarı, her nişi “Ben neler gördüm neler, bu da geçer “der gibi idi. İçinde dolaşan, kımıl kımıl kalabalıktan etkilenmemiş bir görkemle öylece duruyor yerli yerinde.

Müslümanlar için, Hıristiyanlar için, hele hele İsrailliler için onca kutsallık koskoca Dünyamızın aynı noktasında buluşmuş. Bir şehir ve barındırdıkları için çok fazla anı, çok fazla acı var burada. 

Kubbet Ül Sahra, İsraillilerin “Başlangıç Taşı”, Müslümanların “Muallak Taşı” olarak adlandırdıkları kutsal kaya. İsrailliler, birinci mabetlerinin kutsallar kutsalının bu kaya üzerinde olduğuna, Hristiyanlar Hz. İsa’nın bu kayadan göğe yükseldiğine, Müslümanlar Hz. Muhammed’in bu kayadan Miraca çıktığına inanmaktalar. İsrailoğullarının yıkılan mabetleri ve bu kutsal kayanın üstüne önce Hıristiyanlar bir kilise inşa etmişler. Emeviler zamanında bu kilise yıkılarak yine aynı kaya üzerine Kubbet Ül Sahra yapılmış. Sonra  gelenin önce olanı uzak tutup sokmadığı bir mekan. Mescid-i Aksa, bu topraklarda kısa-uzun hüküm sürmüş uygarlıkların mabet izlerini köşelerinde sütunlarında görebileceğiniz kutsal mekan. İsrailoğulları’nın kutsal mabedinin yıkıntıları üzerinde bir Roma mabedi yükselmiş önce. Sonra Doğu Romanın Hıristiyan inancı aynı sütunlar üzerine bir kilise konduruvermiş. En son Müslümanlar aynı sütunlar ve ayakta kalan kolonlar üzerinde El Aksa camiini yükseltmişler. Hemen yan tarafında İsrail Kavminin ilk mabet duvarı var ki Dünya onu Ağlama Duvarı olarak tanıyor. İki bin yıllık hasretin ardından topraklarına kavuşan İsrailliler için bu duvar artık Ağlama Duvarı değil, Batı Duvarı olarak isimlendiriyorlar. 

İsrail kavmi ile iç içe, aynı mekânda farklı dünyaları yaşayan Arap kavmi insanlarını gördük sokaklar, caddeler boyu. Baştan ayağa kapalı Müslüman kadınlarla, siyah uzun paltolu, siyah şapkalarının iki yanından bukleler sarkıtmış sakallı İsrailli erkekler, aynı yolları adımlıyorlardı, ağır silahlı İsrail askerleri gözetiminde. 

Aynı sokakları dolduran Hristiyan dünyası ise şaşılası bir bölünmüşlük içinde İsa’nın iki bin yıllık yasını tutmada hala. Roman Katolik, Yunan Ortodoks, Rus Ortodoks, Fransiskan, Cizvit ve daha niceleri en has Hristiyan olarak İsa’ ya en yakın olma kavgasını hala sürdürür gibi görünüyorlar.

1099 da Kudüs’ü alıp, halkını din ve millet ayırımı yapmaksızın katleden ve günlerce atları ile kan denizinde dolaştıkları yazılan Haçlıların izleri utanç anıtları gibi  duvarlarda, kapılarda, nişlerde.

Kudüse yaşamında bir kez gitmeli insan diye düşündüm gezerken. Tarihe, coğrafyaya, dünyaya meraklı iseniz mutlaka görmelisiniz. Eminim varsa ön yargılarınız sarsılacak. 

Bu cümleyi çölleri, su sarnıçları, su sistemleri, Afrika çatlağının bir bölümü olan Ölü Deniz ve Tiber gölleri, toprak bejinden yemyeşilliğe keskin geçişleri, yer altı zenginlikleri, insan yaratıcılığının ve çalışkanlığının şaşırtıcı sonuçlarını sergileyen her şey için de kullanabilirim.

10 Kasım 2014 tarihinde İsrail’e varışımız ve gümrük işlemlerinin hemen ardından, gezi programımıza uygun olarak Tel Beer Sheba Milli parkına doğru yola çıkıyoruz. İsrail halkının tarihinde yer alan 200 şehirden biri olan Tel Beer Sheba 2005 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesine ve koruma altına alınmış. Döneminin ticaret yollarına ve verimli tarım arazilerinin yakınına kurulmuş, M.Ö.3000 ile M.Ö. 1000 yılları arasında Kenanlı ve İsrail halkının tarihine damgasını vurmuş bir eski yerleşim. Tel Beer Sheba’da yapılan arkeolojik kazılarda on beş katmanda, Kaolitik Dönemde İsrail halkına ait bir yerleşim yeri yanında, Helenistik döneme ait bir tapınak, Pers imparatorluğu zamanında yapılmış bir kale kalıntısı, erken Roma ve erken Müslümanlık dönemine ait kale kalıntıları bulunmuş. Ayrıca kapılar, duvarlar, tapınaklar, saraylar, depolar, ahırlar ve su depoları ile çok planlı bir şehir kalıntısı bulunmuş. Arkeolojik alandaki İsrail şehri Demir Çağında İsrail krallarından Hizkiya zamanında inşa edilmiş ve tahminen 300 kişi barındırıyormuş. Şehrin ana meydanından geçerek giriş kapısında kesişen tüm sokakların altında drenaj kanalları bulunmakta imiş. Çatılardan ve avlulardan akan yağmur suları kapıların altından akarak bir kanala katılmakta ve depolanmakta imiş. Bu su sistemi savaşlarda şehri güçlü kılmakta imiş.

Rehberimiz eşliğinde dolaştığımız etkileyici Tel Beer Shaba yerleşim yeri tahminen M.Ö. 701’de ve Kral Hizkiyanın 64. yılında Asur kralı Sennacherib tarafından ele geçirilmiş. Kurulup yaşadığı zaman dilimi dikkate alınırsa bu kadar iyi planlanmış bir yerleşim yeri ile karşılaşmayı beklemiyordum doğrusu. Ayrıca çok iyi düzenlenmiş bir arkeolojik alan. Gezimizin çok doyurucu bir şekilde başladığı düşüncesi ile ayrıldım Tel Beer Shebadan. Yolumuz Akabe Körfezi kıyısındaki Eliat’a doğru. Yol boyunca çöl toprakları ve çöl dağlarından geçiyoruz. Yer yer kızıl toprak rengi keskin çizgilerle yeşile dönüşüyor. Bunlar tarım alanları. İçimi mutlulukla dolduran ekili topraklar. Ama yeşilin en güzeli, en koyusu hurmalıklarda. Buralarda toprak rengi ile koyu yeşilin yarattığı kontrast çok çarpıcı. 

Eliatda ünlü Deniz Altı Gözetleme Merkezi.
Eliat’da ünlü Deniz Altı Gözetleme Merkezi.

Küçük bir tatil şehri olan Eliat’a varışımız akşamüstünü buldu. Denizden esen serin rüzgâr ve bol yıldızlı gece manzarası rahat otelimizle birleşince gezgin ruh haline geçişimiz çok daha kısa sürede oldu. Bu civarda da gezilecek yerler var programımızda. Bunlardan birincisi deniz altına inilen ünlü Deniz Altı Gözetleme Merkezi. Rahatlıkla nefes almaya devam ederken Akabe Körfezinin sıcak denizine  inmek ve rengarenk, heyecan verici canlıları ile tanışmak çok ilginç bir deneyim oldu. Şehir turumuzun ardından ilginç bir doğa yapısına Timna Milli Parkına gidiyoruz.

Timna Vadisi eski bir jeolojik yapı. Renkli kumtaşının üzerine, deniz dibinde çökelen kireçtaşı, dolomit ve en üstteki kil tabakası, yükselen yerkabuğu ile birlikte su yüzüne çıkmış. Erezyon ve su akıntıları ile süpürülen alttaki kumtaşının yerinde oluşan boşluğa üst katmandaki kireçtaşı ve dolomit katmanlarının çökmesi sonucu Timna Vadisi meydana gelmiş. Vadinin oluşumunda etken olan katmanları kayalık yamaçlarda açıkça görmek mümkün. Vadiyi yamacından seyredip fotoğraflamakla yetindik. Ancak bu muhteşem jeolojik yapıyı, vadi boyunca yürüyerek görmek isterdim. Çok zorlu olacağını tahmin etsem de bu benzersiz doğa parçasını tanımak çok heyecan verici olurdu.

Negev Çölünde mantar biçimli Jeolojik kaya oluşumları
Negev Çölünde mantar biçimli jeolojik kaya oluşumları

Sırada UNESCO Dünya Mirası Makthesh Ramon Krateri var. Volkanik bir oluşum. Harikalar diyarı sanki. Çevresinde yükselen kumtaşı dağlarla daha da derinleşen ve toprak altında soğuyup sertleşen bazalt kütlesi renkli kumtaşlarından oluşan doğal çevresi ile harikulade görünüyor. Altıgen ve kare prizma şeklindeki bazalt sütunların muntazamlığı, başka bir köşede salyangoz büyüklüğünden traktör tekerleği büyüklüğüne kadar ammonit fosillerinden oluşan fosil tepesi, rüzgâr ve su aşındırması ile oluşan dev mantar ve yarım mantar oluşumları. Manyetik kaya kütleleri. Yer Kürenin çılgın oyun alanı sanki burası.

Bir sonraki günümüz sabah çok erken başlıyor. Bu gün İsrail Oğullarının Roma ordularına karşı muhteşem direnişine konu olan Masada Dağı’na gidiyoruz. 

Dünya Mirası Masada dağında son kalan 960 İsrailli, çoluk çocuk yaşlı genç, hala Romalı askerlere direniyordu sanki. Sanki bir kaç gün sonra, sona varıp topluca intihar etmeyeceklermiş gibi. Bu çıkılması zor dağın tepesinde, bu kalede tükenmişti İsrail oğullarının son ümitleri. Her şey vardı, yiyecek, sarnıçlarında su, ama düşman çok kalabalık, çok silahlı, çok kararlı ve de çok hırslıydı. Dağın tepesine, şehir duvarlarına erişebilmek için dağın yamaçlarından başlayarak ikinci bir tepe inşa ettiler adeta. Yeterince yükselince de dev mancınığı tepenin üstüne yerleştirdiler. Atılan taşlar ulaşabiliyordu artık duvarlara. Koruyucu duvarlar çökmeye başladığında on keskin nişancı okçu seçtiler savaşçılar arasından. Onlar görevlendirildiler ki bu yaşamın ölümle imtihanı idi herhalde. Duvarlarda gedikler açıldığında ve Roma ordusunun kaleye girişi başlıyorken kale sakinleri için çoluk çocuk yaşlı genç, yapılacaklar tükenmişti artık. Ele geçmediler, öldüler, kendi seçtikleri son on savaşçının yaylarından fırlayan kendi yaptıkları okların ucunda.

Biz ziyaretçiler için yapılan bir merdivenden çıkarak girdik Masada’ya. Hikayesini dinledik, durduk, hayal ettik, üzüldük. Masada görebildiğim kadarı ile alınması çok zor bir yerleşim imiş aslında. Kayalara oyulmuş sarnıcı, Columbarium adı verilen güvercinlikleri, dar toprak alanda yüksek verimlilikle yaptıkları tarım yanında seçtikleri stratejik konumlu tepe ile güvenlik derecesi oldukça yüksek görünüyordu. Üç adet Columbarium kulesi, zeminde duvarlara oyulan nişlerde güvercinlerin yaşamasını sağlarken üst katlar ile gözetleme kulesi görevi görmekte imiş. Güvercinler hayati önem taşıyormuş. Çünkü hem et ihtiyacını gideriyor hem de tarım için çok değerli gübre temin edilmesini sağlıyormuş. Masada onurlu ama hüzünlü  hikayesi yanında buluntuları ile de önem taşıyor. Tevrat parşömenleri, şekel sikkeler, kumaşlar, sandaletler, cam kaplar, kemikten yapılmış aletler ve daha pek çok malzeme tarihin içinden bu günlere seslenmekte.

Tarihin bu topraklardaki önemli kilometre taşlarına birer birer dokunup geçerken, yolumuz üzerinde Dünyamızın önemli bir olgusu var. Ülkemizde Diyarbakır yakınlarından başlayıp, Suriye’de Bekaa Vadisi, İsrail’de Tiber Gölü ve Dead Sea (Ölü Deniz) ile devam eden ünlü Rift Vadisi diğer adı ile Afrika Çatlağı. Ölü Denizden güneye doğru Kızıldeniz ile devam eden Rift Vadisi, Afrika kıtasında Etyopya’yı baştan başa geçtikten sonra Malavi Gölünün iki yanından devam ederek gölün güneyinde bitiyor. Dünyamızın en büyük ve en önemli fay hatlarından biri. Bu etkileyici Afrika Çatlağının ilginç su kütlesi Dead Sea yani Ölü Deniz, doğusunda Ürdün, batısında İsrail ve Batı Şeria ile çevrili, deniz seviyesinden 430.5 metre aşağıda ve 304 metre su derinliğine sahip tuzlu bir göl. Göle akan tek akarsu Ürdün Nehri. Kuzeyindeki Tiber gölünden çıkıp Ölü Denize akıyor. Çünkü Tiber Gölü deniz seviyesinin sadece 200 metre altında ve su seviyesi Ölü Denizden daha yüksek. 50 kilometre uzunluğu bulunan ve en dar yerinde 15 kilometre olan Ölü Deniz’in tuzluluk oranı 342 gram/kg diğer bir söyleyişle %34.2. Bu çarpıcı rakamlarla Ölü deniz, Dünyamızın en tuzlu göllerinden biri. Öyle ki, hiçbir hayvan ve bitki yetişemiyor. Öyle ki insan kütlesi Ölü Denizde suya batamıyor. Bunu yerinde yaşamak heyecan verici bir deney inanın. Mayolarımızı giyip Ölü Denizin sularına dal… Yok öyle dalmak gibi bir hareket bu sularda. Kolunuzu atsanız suya girip kulaç atamıyor, kendinizi bıraksanız batamıyorsunuz. Su sizi yukarı, dışarı itip duruyor. Öğrendikleriniz, bildikleriniz yanlış olup şaşkın yüzünüze aksediyor. Ama kısa bir süre sonra bu yepyeni bilmediklerinize alışıp başlıyorsunuz şakacı sularla oynaşmaya. Suya sandalyede oturur gibi oturup gazete okumaya çalışan mı arasınız. Tepine tepine batmaya çalışan mı. Bir komiklik, bir eğlence. Büyükler de çocuklar kadar ve çocuklar gibi eğleniyor. Ölü Denizin sularını tanımlayan özellikler, mineral açısından olağanüstü bir zenginlik demek aynı zamanda. Pek çok sanayi koluna hammadde sağlıyor. Kısa süren ve doyamadığımız harika deneyimden uzaklaşıp tekrar yollara düşüyoruz.

7000 kişilik 1. YY. Roma tiyatrosu, 2. YY. sütunlu caddesi ve yerleşimi ile Beth Shean, Ürdün nehrine su sağlayan üç kaynaktan biri olan Dan Deresi, zengin bitki örtüsü ile Teldan Doğa Rezervi, İsrailoğulları’nın 200 eski yerleşiminden biri olarak tarihine damga vuran, M.Ö. 10. YY.’dan yok edildiği M.Ö.732 yılına kadar yaşayıp gelişen  Tel Hazor Ulusal Parkı, İsa Peygamberin dua ettiği eski sinagogun harabelerinin de bulunduğu ve sahilde yer alan önemli bir Hristiyan kenti olan Capernium ziyaretlerimiz geçmiş zaman tünelinde yapılan etkileyici bir macera tadında geçti.

Fenikelilerden beri var olan liman kenti Akra
Fenikelilerden beri var olan liman kenti Akra

Akra, M.Ö. 1500 yıllarında olduğu belirlenen Fenikelilerin kuruluşundan beri sürekli yerleşim yeri olarak kullanılan surlarla çevrili bir liman kenti.1104-1291 arasında yaşadığı Haçlı Orduları döneminin kalıntılarını, günümüz Akra’sının sokaklarının hem üst hem de zeminin alt katmanlarında barındırmakta. Ortaçağ Haçlı Kudüs Krallığının olağanüstü bir belgesi olarak 1972’de UNESCO Dünya Kültür Mirası olarak belgelenmiş.  Ayrıca 18. Ve 19. YY.’lardan kalan kale tadilatları, camiler, hanlar, hamamlar ile de müstahkem bir Osmanlı yerleşimi karakteristiği taşımakta. Osmanlı Valisi Cezar Ahmet Paşa yönetiminde, yardımcısı ve aynı zamanda Yahudi toplumunun başı olan Haim Farhi’nin de önerileri ile Akranın su bentlerinin yapılması, Napolyon’un Akra kuşatmasının başarı ile bertaraf edilmesini sağlamış. Akra limanı ve kalesi aynı zamanda çok otantik ve çok şirin turistik bir yerleşim. Her köşesi tarihi anlatırken, yüzyılların oluşturduğu lezzetleri, ya da harika Akdeniz mahsullerini tadabileceğiniz restoranları da barındırıyor.

Sıra Bahai dininin kutsal tapınağı ile birlikte İran Bahçesini de göreceğimiz Hayfa şehrinde. UNESCO Dünya Mirası olan  bu bahçeye içinde bulunan tapınak ile birlikte Bab Terasları da deniyor. İran’da şehit olan Bab Bahai inancının kurucusu Bahrapullah’a adanmış kutsal tapınak, 18 kademeden oluşan bahçelerin içinde bulunmakta. Bahçeler çok özenli bir peyzaj çalışması ile ağaçlandırılıp  çiçeklendirilerek süslenmiş. Bir tepeden yamaca kadar kademelendirilmiş olan bahçenin her kademesinden Hayfa Limanı tüm güzelliği ile görülebilmekte.

Ağlama Duvarı, El Aksa Camii, Emevi yapısı Kubbet ül Sahra,
Ağlama Duvarı, El Aksa Camii, Emevi yapısı Kubbet ül Sahra,

UNESCO Dünya Mirası Kudüs, yazımın başında anlattığım kalabalık ve kozmopolit insan, dini inanışlar ve dini yapılar bütünü ile bizi karşılayıp şaşırtmadan önce, Skopus Dağından genel bir manzarasını seyrettik. Tam karşımızda altın pırıltıları saçan Mescid-i Aksa, ve diğer yapıları ile uzaktan çok güzel, çok ihtişamlı ve gizemli göründü bana. Sanki çok eski masal zamanlarının ünlü bir şehrinin kale kapıları önünde imişim gibi. Müslüman, Hristiyan, Yahudi mahalleleri, İsrail Müzesi, dar sokaklar ve kalabalık turist grupları, hac için burada bulunan inananlar. Doğrusunu söylemek gerekirse çok da odaklanamadan rüya gibi dolaştık rehberimizi gözden kaybetmemeye çalışarak. Sadece Müslümanların alındığı bir kapıdan çıktığımız geniş meydanda bulunan Mescid-i Aksa’yı ziyaret ettik. Yine aynı meydanda kutsal taşın bulunduğu Kubbet Ül Sahrayı ziyaret ettik. Ağlama Duvarı hala dua edilen, ağlanan, dilek dilenen kutsal mekan. Kutsal Kabir Kilisesi ziyaretimizden sonra Kudüs yakınlarında Filistin Battir bölgesinde bulunan Unesco Dünya Mirası Zeytin Bahçeleri ve Üzüm Bağları Bölgesini gezdik. Burası 2014 yılında listeye girişinin hemen ardından Tehlike İçindeki Dünya Mirasları listesine alınmış.

Filistin bölgesinde bulunan ikinci Unesco Kültür Mirası ve İsa Peygamberin doğum yeri olan Bethelem’deki  Doğuş Kilisesini ziyaretimizden sonra İsrail’deki  son durağımız, bir diğer Unesco Dünya Mirası olan Belt Guvrin Maresha Milli Parkı. İsrail’in orta kesiminde bulunan Kiryat Gat’a 13 kilometre uzaklıkta, birinci tapınak zamanında İsrail’in önemli kasabalarından biri olan Maresha’nın kalıntılarını da kapsayan bir milli park ve Eleutheropolis olarak bilindiği Roma döneminde önemli bir kasaba olan Beit Guvrin.  

Alanda ortaya çıkarılan arkeolojik eserler arasında büyük bir Yahudi mezarlığı, Roma-Bizans amfi tiyatrosu, Bizans kilisesi, hamamlar, mozaikler ve mezar mağaraları bulunmakta. Jeolojik yapısı kalker olan alanda 40-50 mağaralık gruplar halinde birbirine bağlı şekilde oyulmuş, 800 civarında mağara bulunmakta. Bunlar su sarnıcı, zeytin ve zeytinyağı depoları, zeytinyağı presleme yerleri ve güvercinlik olarak kullanılmaları yanında, daha eski uygarlıklar zamanında başlamak üzere mezar gömü mağaraları olarak da kullanılmışlar. 

Gördüklerimizin, öğrendiklerimizin hatta hislerimizin yoğunluğundan yorgunuz. Bir yanımız, bu süre bu toprakların zaman içindeki inanılmaz macerası için yetersizdi derken, öbür yanımız evimize, vatanımıza ve sevdiklerimize dönmek istiyor. Bu duygu karmaşası içinde Tel Aviv’in Ben Gurion Havalimanına doğru yola çıkıyoruz.