Basamak kelimesi neleri çağrıştırır dersiniz. Bir düşünelim. Merdiveni çağrıştırır öncelikle. İnişleri, çıkışları, ahşap tırabzanları, mermer oymalı, pirinç döküm tırabzan başlıklarını düşündürür. Basamaklar, kimi zaman zorlu tırmanışları, kimi zaman güçlü yükselişleri getirebilir aklımıza, ya da ani düşüşleri. Kutsal mekânlara ulaşmanın yoludur basamaklar aynı zamanda. Biraz zihnimizi zorlasak bu çağrışımların sayısını arttırabiliriz. Ama eminim su, bu sıralamada en sonlarda yer alır
Su, pek çok canlının yaşamında olduğu gibi insan yaşamında da olmazsa olmazlar sıralamasında havadan sonra ikinci gelmektedir. İnsan toplulukları ilk yerleşimlerinden beri suya kolay ulaşılabilir konumları önemsemiş, ya suya yakın yerleşmiş ya da suyu yerleşimlerin yakınına getirmek için yöntemler geliştirmiştir. Ancak suya erişimin zor olduğu coğrafi koşullar, çok uzun süren sıcak, kurak ve yağışsız mevsimler gibi ortam ve iklim özellikleri, insan topluluklarını yeni teknikler bulmaya yönlendirmiştir.

Suya ulaşma gereksinimi, M.Ö. 5000’lerde Hindistan’da kuyu açarak yeraltı su kaynaklarına ulaşma yönteminin bulunmasına yol açmıştır. İlk kazılan kuyular silindirik formda iç duvarları pişirilmiş tuğla ile örülü kuyularmış. Bunların en ünlülerinden biri günümüzde Pakistan sınırları içindeki ve UNESCO tarafından koruma altına alınmış bulunan Mohenjo Daro’dur.
Hindistan’ın değişik bölgelerine eşim ile birlikte yaptığımız gezilerde, toprağın kazılarak derinleştirildiği ve su biriktirilerek gerçekleştirilen pek çok yapay göle rastlamıştık. Hatta bazı bölgelerde kayalar basamaklar şeklinde kazılarak yapılmış kuyular da bulunmakta ki bunların yapımına başlanması yaklaşık olarak M.S. 200’lü yıllara tarihlenmektedir.
Gezilerimizin birinde Racistan Eyaletini gezerken yol sorduğumuz bir Hintli delikanlı: “Onu bilmiyorum ama siz Chand Baori’yi gördünüz mü? Sizi oraya götürmemi ister misiniz?” diye sordu. Peşine takılıp birkaç kilometre gittik ve o güne kadar hiç görmediğimiz hatta hayal bile edemeyeceğimiz güzellikte basamaklı bir kuyu ile karşılaştık. Daha sonra M.S. 800’lü yılların sonu ve M.S. 900’lerin başlarında, King Chanda tarafından yaptırıldığını öğrendiğimiz ve şu anda UNESCO aday listesinde bulunan bu kuyuyu seyrederken, zamanın nasıl geçtiğini fark etmediğimizi ama yer değiştiren güneşin çok ilginç bir dizayna sahip basamaklarda yarattığı gölge oyunları ile bizi büyülediğini hatırlıyorum.
Hindistan’da yapılan araştırmalarda 1500 civarında kuyu tespit edilmiş. Bunların büyük çoğunluğunun Müslümanlarla ilişkilerin arttığı Mughal İmparatorluğu döneminde yapılmış olduğu bilinmekte. İngiliz hakimiyetinin önem kazandığı 19. YY. başlarında, suların hijyenik olmadığı iddiası ile terkedilip yerine pompa ve borular kullanılarak su getirilmesi sağlanmış.

Özellikle Gujurat eyaletinde fazla sayıda bulunan basamaklı su kuyuları, aynı zamanda su depolama ve sulama amaçlı birer sarnıç gibi de görev görmekte idi. Yeraltı su kaynağına veya akarsu tabanına ulaşıldığında kuyuya dolan sular, yağmur suları ile de beslenerek, kurak mevsimde nehir ve yağmur suları azaldığında bir sarnıç olarak halkın su ihtiyacını karşılamakta idi.
Basamaklı kuyuların yapım tekniğinde, toprağın derinlere doğru kazılması sırasında yan duvarlar harç kullanılmadan taşlarla örülüp basamaklar yapılıyordu. Her kuyuda basamakların farklı biçimde düzenlendiği bu mimarı tarza, Maru Gurjara mimari stili adı veriliyor.

Basamaklı kuyulara duyduğum hayranlık, sonunda bizi Kraliçe’nin Kuyusu’na ulaştırdı. Kraliçe’nin Kuyusu Rani-Ki-Vav, yerel halkın deyimi ile Kuyuların Kraliçesi. Gujarat Eyaletinin Patan Şehrinde 11. yy’da Kraliçe Uda Yamati tarafından ölen eşi Kral Bhima I anısına yaptırılmış. Saraswati Nehri kenarında yapılmış olan 64 metre uzunluğunda 20 metre genişliğinde ve 27 metre derinliğinde olan kuyunun görüntüsü heyecan verici. On katlı apartman hacminde bir kuyunun ihtişamı insanı heyecanlandırıyor. Aynı zamanda Hindu tanrılarından Vişnu’ya adanmış olan bu eserin çok katlı yapısı sütunlar üzerinde yükseliyor. Sütunlar Vişnu yanında diğer Hindu tanrılarının heykelleri, taş oyma kabartmaları ile süslenmiş. Cennetin dansçıları da denilen Apsara figürleri süslemelerde çokça kullanılmış.
Kuyunun mimari yapısında iki kısım dikkati çekiyor. Suya ulaşmak amacı ile inşa edilen dikey yapı ve halkın suya erişimini sağlamak için yatay olarak inşa edilen basamaklı bölümler. Bir sel baskını sırasında tamamen toprakla dolan kuyu zaman içinde terkedilmiş. 1980’de yeri tespit edilerek yeniden açıldığında, toprak tarafından korunduğu için hiç zarar görmemiş heykel ve kabartmalar bütün güzelliği ile ortaya çıkmış. Ayrıca kuyunun altında 30 km. uzunluğunda sulama tünelleri bulunduğu belirlenmiş ancak henüz açılamamış. Rani-Ki-Vav yani Kuyuların Kraliçesi, yaratıcı insan zekâsının benzersiz bir örneği, insanlık tarihinin imzasını taşıması ve sahip olduğu evrensel değer nedeniyle 2014 tarihinde UNESCO tarafından Dünya Miras Listesi’ne ve koruma altına alınmış.


Rani-Ki-Vav kuyusunun listeye alınmasında, mimari bir şaheser olmasının yanı sıra sosyal, geleneksel ve dini amaçları birleştiren bir yapı olması önemli rol oynamış. Kullanıldığı dönemlerde kuyuların etrafında kuyunun suları ile sulanarak yetiştirilen ayurvedik otların, mikrobik ve virütik hastalıkları iyileştirileceğine inanılırmış. Ayrıca su almaya genellikle kadınlar geldiği için burası rengarenk sarilere bürünmüş kadınların çocukları ile birlikte basamakları çiçek bahçesine çevirdiği kuyularmış. Kadınlar burada hem dinlenir hem de tanrılarına hediyeler sunarak dua ederlermiş. Kuyuların toprak yüzeyine yakın yerleri ile dibi arasında yaklaşık 6 derecelik bir ısı farkı olduğundan serinlemek amacı ile de kullanılırmış. Zaman içinde kuyular, suyun hayat veren gücü, tanrıların gizemli figürleri, şifa ve tanrısal güçlerin karışımından oluşan bir anlam kazanarak anıtsal birer yapıya dönüşmüş. Rani-Ki-Vav, günümüzde de halk için kutsallık taşımaktadır. Kuyuların Kraliçesi’ni ziyaret ederek dua etmeye gelen Hintlilerin renkli görüntülerine sahne oluyor.
Parlak renkli sariler, upuzun siyah saçlarını ortadan ayırarak sımsıkı örmüş, koyu renkli güzel yüzlü kadınlar, duvarları ve sütunları sanat eserleri ile bezeli kuyunun basamaklarından, eski zamanların tütsü kokan esintilerini günümüze taşıyorlar.


