Her insanın bir hikâyesi vardır. Sadece kendisine ait olan tek bir hikâye. Bu hikâye o kişinin yaşamıdır, duygularıdır, yaptıkları ve yapamadıklarıdır. Ailesidir, dostlarıdır, düşmanlarıdır, aşklarıdır, nefretleridir. İnsanın hamuruna katılan ilkler, genetik özellikler, anne karnında başlayan aileye özel etkilenmeler ve doğduğu ortamın sesleri- renkleridir. Sonra, aile içi ilişkilerin bize kattıkları, eğitim-öğrenimde kazandıklarımız, yaşadığımız dünya parçasından içimize sızanlar ve seçimlerimizin getirdikleridir hamurumuza eklenenler. Duygularımız, ilişkilerimiz, yaşadıklarımızın tortuları şekillendirir hikâyelerimizi. Her insanın hikâyesi, dilimizdeki sıfatların yetmeyeceği kadar sayıda kendine özel tatlar, kokular, dokunuşlar taşır. Ama bazı hikâyeler var ki, dinleyen, okuyan, hisseden her insanın içinde bir yerleri titretir. Her insana bir şeyler söyler ve söyletir. Yaşamda önüme çıkan böyle hikâyelerden biri işte sizlerle paylaşmak istediğim. Keşke böyle hikâyelerin hepsi ile tanışabilsek. Yaşama bakışımıza yön verebilecek, yolumuzu aydınlatabilecek hikâyelerin çoğunu bilebilsek keşke. İşte bunlardan biri Seub Nakhasathien’in hikâyesi.

Seub Nakhasathien ile Tayland’ın Thungyai-Huai KhaKhaeng, Yaban Yaşamı Parkında tanıştık.
Sevgili eşim Atila Ege ile çıktığımız UNESCO Dünya Miraslarını görme, fotoğraflama ve bilgi toplama gezilerinden birinde, seçimimiz Tayland’daki Dünya Mirasları idi. Tayland’daki beş adet UNESCO Dünya Mirasından biri olan adını bile zor söylediğimiz Thungyai-Huai KhaKhaeng Yaban Yaşamı Parkına zorlu ve uzun bir yolculuk sonunda vardık. Pek çok Dünya Miras Alanında olduğu gibi burada da Visitor Center adı verilen ve alanı ziyaret edenlere bilgi vermeyi amaçlayan ziyaretçi merkezi ve müze ilk durağımız oldu. Kendimizi tanıttık, bizi bilgilendirdikleri sohbetten sonra, görevlendirilen rehberimiz eşliğinde müzeyi gezdik.
Müzecilik bilimi, ilgilenenlerin gözlemlediği gibi bilgisayar-yazılım teknolojilerinin görsel medyada yarattığı şaşırtıcı gelişmeye paralel olarak son on yılda çok büyük değişim gösterdi. Gördüğümüz hemen her müzede bu gelişmenin başka bir yönüne tanık oluyoruz. Ancak dikkatimizi çeken diğer bir özellik de, her müze, görsel teknolojileri kendi konseptine uygun biçimde kullanıyor. Ama Thungyai-Huai Kha Khaeng Müzesi, müzelerin saklama, koruma, sunma görevlerinin çok ötesinde öğrenim konusunda geldiği yer olarak bizi şaşırttı.
Alanın, Unesco Dünya Mirası bir değer olma hikâyesinden başlayan görsellerin sıralaması içinde, bir kaç dakikada kendimizi dış dünyadan soyutlanmış olarak bulduk. Alanın coğrafi, biyolojik tanıtımı, hayvan ve bitki dünyasındaki yeri, endemik yani dünyada sadece burada bulunan hayvan ve bitki zenginliğinin görsel sunumu mükemmeldi. Sanki kapalı bir hacimde yaban yaşamı izliyorduk. Müzenin diğer salonlarına geçtiğimizde, yaban yaşamın nasıl sürdüğü, hayvanların, bitkilerin ve diğer ortam koşullarının nasıl birbirlerinden etkilendikleri, birbirlerini destekledikleri, hangi etkenlerin bu dengeleri neden, nasıl bozduğunu gördük. Görsellerin akış sırası- biçimi bizi şaşırtmıştı. Gördüklerimiz çok etkili ve özellikle gençler için çok eğitici idi. Sonrasında tüm ağırlık korumanın gerekliliği ve nasılına verilmişti. Müze turumuzu etkilenmiş, hayran olmuş ve heyecanlanmış olarak tamamladık. Müzede gördüklerimiz yanında, sunum biçimini de pek çok fotoğraf ile belgelemeye çalıştık. Çünkü bu müze, çocuklarımızın, gençlerimizin eğitimine destek vermek üzere ülkemizin her köşesinde benzerlerinin kurulmasını arzuladığımız, hayal ettiğimiz gibi bir müze idi. Müze gezimiz sona erdi. Şimdi sıra alanı dolaşmaya gelmişti.
Thungyai-Huai Kha Khaeng Dünya Miras Alanı, doğal yaban yaşamı konusunda inanılmaz zenginlikte bir dünya parçası. Bu zenginlik uzun bir süredir bazı insanların para kazanmak için iştahını kabarmış. Özellikle bazı yaban hayvanlarının organlarının çok değerli olup iyi para ettiği Çin, Japonya gibi ülkelerden gelen istekler, geçmiş yıllarda bu hayvanların çok fazla miktarda avlanmalarına neden olmuş. Tayland’ın Myanmar sınırındaki 6000 kilometre karelik bu alan, kıta Asya’sının güney doğusunda bulunan bütün orman çeşitlerini, ayrıca yırtıcılar, kuşlar, böcekler dünyasından endemik pek çok türü bulunduran, bilim dünyası için de benzersiz bir yaban yaşam alanı.
Durum böyle iken, Seub Nakhasathien adında sanata olan ilgisi nedeniyle mimar olmayı düşleyen idealist bir genç, Kasetsart Üniversitesi Ormancılık Fakültesinde 35. sırada öğrenimine başlamakta imiş. Güzel, adil, canlıların mutlu yaşadığı bir dünya hayali varmış. Üstelik çok genç ve güçlüymüş de. “Hayallerimin peşinden gidebilirim, dünyayı değiştirebilirim!” diye düşünüyormuş. Açık alnı, dürüst bakışları, sevecen davranışları çevresindekilerin nazarında kişiliğini ve hedeflerini doğruluyormuş. 1967-1971 arasında eğitim ve öğrenimini giderek berraklaşan hayat görüşü ile tamamladıktan sonra, Seub bu kez hayallerini gerçekleştirebilmek isteği ile dopdolu olarak 1975 yılında Orman Bakanlığında yaban yaşamı koruma bölümünde göreve başlamış. 1979 yılında ise Londra Üniversitesinde Kaynaklar ve Çevre Koruma konusunda Master programına katılmak üzere burs kazanmış. Heyecanla geçen birkaç yıl sonunda yerel alanlarda bilimsel çalışmalara gelmiş sıra. 1981 yılında Bangpra Rezervuarı’nda kuşların yuva yapma ve yavrulamalarına ilişkin çalışmayı başlatmış. 1985 yılında, İtalya Parma Üniversitesinden Dr. Sandro Lovari ile birlikte yürüttükleri bir proje esnasında çok ciddi bir orman yangını yaşamışlar. Bu yangında çalışma grubundan bir ranger’i kaybetmişler. Seub için çok üzücü bir olay olmuş. 1986 yılında ise Seub ve ekibi, Surathani Eyaletindeki Baraj Projesine atanmışlar. Ekip bu çalışma sırasında baraj yapımı ile yok olacak binlerce yaban yaşamın kurtarılmasına katkıda bulunmuş. Ancak Seub daha binlercesinin de ölüp yok olacağının bilincinde imiş. Ayrıca bu çalışma esnasında ilk kez Ciconia Stormi denilen bir leylek cinsinin de sadece Tayland da yuva yaptığını keşfetmiş. Yaptığı çalışmalar ve yaşadıkları Seub’un yaban yaşamın korunması konusunda o güne kadar bulunduğu konumun yanlış olduğuna karar vermesine neden olmuş. Sonuç olarak Kanchanaburi Eyaletinde Namjone Barajının yapımına karşı çıkmış. Bu alanda yaptığı çalışmalarda her konuşmasına: “Yaban yaşamı adına dile getirmek isterim ki…” diye başlarmış sözlerine.

1989’da İngiltere’de PhD bursu kazanmış olmasına rağmen Huai Kha Khaeng Yaban Alanında koruma görevini üstlenmiş. O andan itibaren pek çok ciddi sorun hayatını zorlaştırmış. Çünkü çevre yerleşim birimlerinden insanların, kaçak ağaç kesmesi ve kaçak avlanmaları, görevli Ranger’leri vurmaları önlenemez bir biçimde sürüp gidiyormuş. En kötüsü ise sorumlu devlet mekanizmaları bu konuda tamamen ilgisizmiş. Bunun üzerine, milli park alanı içinde küçük bir evde yaşamını sürdürmeye başlamış.
Seub çareyi Tungyai, Huai Kha Kheang ‘in Unesco Dünya Mirası Listesine alınması için başvurmakta bulmuş. Bu arada toplumun ve devlet kademelerinin bu ciddi doğal kaynak problemi karşısındaki ilgisizlikleri sürmekte imiş. Bu süreçte cevapsız başvurular, uzayıp giden idari prosedürler onu bezdirmiş.
Huai Kha Kheang Milli Parkının içinde bulunan küçük evinde Unesco’nun ve diğer tüm kuruluşların dikkatini çekmek üzere ayrıntılı bir mektup yazmış. Onu bu günlere getiren olayları anlatan idealist bilim adamı kişiliğinin kuvvetle hissedildiği sade bir mektup. Mektubunu imzalamış. 1990 Yılı Eylül ayının birinci günü imiş. Emektar tabancasını çekmeceden çıkartmış, şakağına dayamış ve… Kısa ama anlamlı yaşamını intihar ederek sonlandırmış. Sadece ve sadece 41 yaşında iken..
Rehberimizin yol boyunca anlattığı Seub’un yaşam hikayesini, yaban yaşamın bu çok önemli alanının, UNESCO Dünya Mirası listesine girmesi için çaba harcamış bir bilim adamının hikayesi diye dinlerken bizi hazırlıksız yakalayan son ile ansızın sarsıldık. Bu arada ormanın içinde bir anıt mezar ve bir heykelin bulunduğu alana gelmiştik. Seub’un 26 Nisan 1993 de Prenses Sirindhorn tarafından açılışı yapılan anıt mezarı ve heykeli. Çok üzgündük ve bu üzüntü ile ziyaret ettik Seub’un mezarını, heykelini. Yaşamını ve çalışmalarını anlatan panoları inceledik hüzünle. Sonra 40-50 adım uzaklıktaki küçük evine yöneldik. Evin çevresinde dolaşan, bizi izleyen ve kaçmayan bir ceylan dikkatimi çekti. Ard arda bir kaç fotoğrafını çektim. Biraz yaklaşıp tekrar çektim. Kaçmayışı ve bizi izleyişi beni etkiledi. Sanki Seub’un ruhu bu ceylanda bizi izliyor diye mırıldandım. Küçük ev iyiyi doğruyu güzeli korumak için yaşama adanmış bir anıttı sanki. Her yerinde Seub’un güler yüzlü görüntüsü, yaşamı, çalışmaları vardı. Çalışma masası, yatağı, tabağı- çatal bıçağı… Son derece bilinçli olarak Dünyaya seslenen son mektubu. Ve soylu bir amaç için, yaban yaşamları korumak için, yaşamına son veren silahı.

Gözlerimiz Seub’un gülümseyen fotoğrafındaki, ne yaptığını bilen gözlerine takılı kaldı bir süre. Gözyaşı döktüm kendimi tutamayarak. Sanki karşımızda oturuyordu. Son mektubu önünde, çaresizliğin çaresini bulmuş gibi bakıyordu gözleri. Bu nasıl bir kararlılıktı ve ne zor bir karardı dostlar? Yaşamını bir toprak parçasının geleceğine adamak. Adamanın da ötesinde yaşamını vermek. Seub’un heykeli, hikâyesini anlatan panolar, evi, canlandı ve bize katıldı sanki bir bir. Anlamakta zorlandığımız bir vazgeçişin inanılmaz dakikalarını yaşadık sanki yeniden. Bu güne kadar tanık olmadığımız bambaşka bir feda edişin şaşkın, hüzünlü ağırlığı çöktü omuzlarımıza.
Evinin önündeki verandaya bir anı defteri konmuştu. Masaya oturup anı defterine İngilizce ve Türkçe olarak birkaç cümle yazdık. Cümlelerimiz, bizi, duygularımızı anlatmaktan çok uzaktı inanın. Biraz daha dolaştık evin etrafında. Ayrılmak istemedik bu yüreğimizi yakan hikâyenin mekânından. Sonra gitme vakti geldi. Arazi aracımıza bindik ve milli parkın tozlu yollarında ağır ağır ilerledik. Seub’un evinin bulunduğu tepenin yamacındaki köprüden nehri geçerken, dayanamayıp aracımızı bir kez daha durdurduk. Artık biraz bizim de karıştığımız, hatta birazdan daha fazla, bizim hayatımıza karışmış olan Seub’un yaşam alanına bir kez daha bakmak istedik. Bu bakışta son gördüğüm, nehir kıyısında durmuş bize bakan ceylan oldu. Aynı ceylan mı yoksa farklı mı idi bilemiyorum? Ama bana göre aynı ceylan idi ve Seub’un ruhu ile bizi uğurlamaya gelmişti. Kim bilebilirdi ki?
Seub çok haklıymış seçimlerinde. Çünkü UNESCO’nun, bilim dünyasının hatta konu ile yakından uzaktan ilgili tüm kuruluşların ilgisini çekmeyi başarmış. Ertesi yıl yani 1991’da yapılan UNESCO Dünya Miras Alanları toplantısında, Tungyai, Huai KhaKheang Yaban Yaşam Alanı Milli Parkı, UNESCO Dünya Mirası listesine ve koruma altına alınmış.
Tungyai, Huai Kha Kheang, 2020 yılı itibari ile 1121 adet olan UNESCO Dünya Mirasından, benim bildiğim korunması için en büyük bedel ödeneni. Dilerim hiçbir zaman Dünyamızın değerlerini koruma altına alma süreçleri, böyle bedeller ödemeyi gerektirmesin. İnsanlar, devletler, ilgili kurum ve kuruluşlar giderek yükselen bilgi çağının ışığıyla aydınlanan bir bilinç düzeyi ile, Dünya değerlerini koruma fikrine odaklansınlar.


