FİLİPİNLER NEGROS’DAKİ TAÇ MAHAL

Negros`un Tac Mahal`ini yaratan aşkın kahramanı çift, Marianon ve sevgili Mariası
Filipin-Negros-harita
Filipin-Negros-harita

Filipinler’in, bazılarında yerleşim bulunmayan 7641 (ki değişik kaynaklarda farklı sayılara rastlanmakta) adasından biri Negros Adası. Plajları, çevresindeki minik mercan kumlukları, pek çok tür mercan barındıran resifleri ile meşhur. Kıyıları ve çevresinde bulunan adalar şnorkel yapmak ve dalmak için akın eden her kıtadan turistler ile dolu. 

Adını, Filipinler’i 1565-1898 arasında 333 yıl elinde tutan İspanyollar koymuş. Çünkü bu adada yaşayan insanlar, diğer Filipin adalarında yaşayanlara göre daha koyu renkli insanlarmış. Bildiğiniz gibi negro siyah demek İspanyolcada. Buraya da Negros demişler. Ada halkı çok güler yüzlü ve yabancılara karşı nazik insanlar. Güzel yüzlü, çok çocuklu ve neşeliler. Biraz da iklimin etkisinden olsa gerek, gün boyunca daha az hareketliler ama akşamüstü olup güneşin etkisi hafiflediğinde çoluk çocuk, nehir, deniz, göl yakınlarında ne varsa koşup suya giriyorlar. Sonra kalabalık aileler halinde yaşlısı genci yine çoluk çocuk hep birlikte yemek yiyorlar. Elbette büyük şehirlerdeki yaşam, kırsal alandan çok daha farklı. Ama büyük şehirlerin dışında yaşayan ailelerin günleri, şeker kamışı veya pirinç tarlalarına bitişik yaşanıyor. 

Negros’un batı sahilleri boyunca Güney’e doğru giderken göz alabildiğine şeker kamışı tarlaları uzanıyor. Negros Adasının verimli toprakları, 19. YY’ın sonlarında, giderek önemi artan bir ürün için yeni araziler arayan yatırımcıların dikkatini çekmiş. Bu, Negros Adasına, öncelikle diğer Filipin adalarından ve daha sonra da hemen her kıtadan yatırımcıların akın etmelerine neden olmuş. Yerleşik İspanyol kökenliler de hemen bu alana girmişler tabii.

Giderek çok büyük ölçekli tarlalar oluşturulmuş şeker kamışı ekimi için. Bu ise adanın sık doğal orman örtüsünün büyük ölçüde yok edilmesine yol açmış. Şeker kamışının işlenmesi için daha büyük aletler, makinalar getirilmiş, fabrikalar boy göstermiş. Bu hızlı değişim, adanın sosyal yaşamında da farklılaşmaya yol açmış. Şeker kamışının getirdiği zenginlik, daha büyük çiftliklerin kurulmasına daha ihtişamlı evlerin yapılmasına, daha gösterişli giysilerin giyilmesine, kullanılan eşyaların daha değerli olmasına neden olmuş. Çok kısa süre içinde ada halkının uzun süredir süregelen yaşamına hiç benzemeyen yaşam biçimleri gelişmiş bu topraklarda. Bambu, ahşap gibi tamamen doğal malzemeler kullanılarak yapılan doğa ile uyumlu barınakların yanında sömürge tarzı, büyük, gösterişli konaklar, köşkler türemiş adada. Volkanik kökenli adada doğanın izin verdiği yerlerden geçen dar, kıvrımlı ulaşım yolları, daha çok malzeme taşımak ve zamandan kazanmak için daha geniş ve daha doğrusal yollara dönüşmüş. Şehirler İspanyol yönetiminin izlediği şehirleşme biçimine uygun olarak, merkezde büyük bir meydan ve çevresine sıralanmış yönetim binaları, katedral ve silah depoları olmak üzere şehirlere ızgara planlı bir yapı kazandıran yol ve bloklardan oluşmaya başlamış. 

Kısaca şeker kamışı ekimi ve şeker endüstrisi hızla Negros adasında elit bir kesim yaratmış. Bu başka bir açıdan da yıllar geçtikçe daha iyi eğitim alan gençlerin sayısının artması anlamına geliyormuş. İyi eğitimli, düşünen genç insanlar, daha iyi yaşam koşulları, özgürlük, bağımsızlık, yoksullara da fırsat eşitliği gibi konularda da düşünsel emek harcayan ve devamında örgütlenen aydın insan topluluğuna doğru uzanan bir yol demekmiş aynı zamanda. Yani, Negros’un çehresi hızla değişirken, sosyal yaşamında büyük zıtlıkları da içinde barındıran bu durum, geleceğini de şekillendirmeye başlamış.

Benzer öyküsü ile Negros`un Tac Mahal`i ünvanını hak ediyor.
Benzer öyküsü ile Negros`un Tac Mahal`i ünvanını hak ediyor.

İşte biz bu değişimi yaratan ilginç bitki, şeker kamışının, tarlaları arasında yol alırken, kiminin yeni ekilmiş, kiminde bitkiler büyümekte, kiminde ise hasat zamanın gelmiş olduğunu gördük. Çünkü burada hava hep sıcak. Yağmurlu ve kurak olmak üzere iki mevsim var sadece. Ekiminden hasadına kadar geçen 8-10 aylık sürede, daha önceki bir tarihte ekilmiş olanlar olgunlaşıp hasada başlanıyor. Yani ülkemizdeki gibi ekim zamanı, hasat zamanı yok burada. Sürekli ekiliyor ve olgunlaşınca da hasat yapılıyor. Dokuz metreye kadar uzayabilen şeker kamışı sapları, hasattan sonra kasa yan kapakları özel olarak yüksek yapılmış kamyonlarla yol boyunca sık sık rastladığımız şeker fabrikalarına taşınıyor. Yollar tepeleme şeker kamışı yüklenmiş dev kamyonlarla dolu. Göz alabildiğince uzanan tarlaların hasat yapılanlarında, yola yakın bir yere yerleştirilen vinç ile şeker kamışı sapları kamyonlara yükleniyor. Bazen de yükleme işinde sadece insan gücü kullanılıyor. Şeker kamışından alkol de elde edildiğinden çokça alkol fabrikasına rastlıyoruz yollarda. 

Bu adada, halkın temel yiyeceği olan pirinç ekimi adanın güney batı bölümünde ikinci sıraya düşmüş.

Negros gezi planımızda, Bacalod şehrinde bir kaç gün geçirip çevrede şnorkel yapabileceğimiz resif ve mercan adalarını ziyaret edip tekrar şehirdeki otelimize dönmeyi düşünmüştük. Birinci gün denizin ortasında oluşmuş küçük bir mercan kumluğu olan Carbin Reef Marin Sanctuary‘a gittik. Neredeyse büyükçe bir sergi salonu yüzölçümünde olan bu minicik mercan oluşumunda yerel yönetim tarafından bambudan yaptırılmış 4-5 gölgelik ve bir gözetleme kulesinden başka hiç bir şey yok. Öyle küçük bir ada ki denizin yükseldiği zamanlar neredeyse yarısı su altında kalıyor. Yerel halk buraya yiyecek içecekleri ile piknik yapmaya ve çoluk çocuk denize girmeye geliyor. Bizim gibi meraklı turistler de şnorkel yapmaya ya da dalmaya. Bembeyaz harika bir kumsal oluşmuş. Ayrıca adanın doğuşu ile birlikte etrafında yeniden şekillenen akıntıların etkisi ile tipik hilal şeklinde başlayan lagün oluşum biçimini de gözler önüne seriyor. Adaya asılan bir panoda bu mercan resifinin koruma altında olduğu yazılı. 

On beş dakikalık tekne yolculuğunun ardından, ayak basar basmaz minik adanın bembeyaz kumlarla kaplı minik kumsalında yürüdüm ve kumlar arasına saklanmış deniz kabuklarını inceledim. Çok nadir türlere ait pek çok deniz canlısı kabuğu gördüm. Bu konuda uzman değilim ama eşim ve ben deniz kabuklarına meraklıyız ve evimizde kendimizce bir koleksiyonumuz var.

Carbin Reef çevresinde yaptığımız şnorkel turu, zengin mercan çeşitliliği yanında pek çok tropikal balık cinsi ile de gözlerimizi şenlendirdi. Güneş ufka doğru yaklaşırken bizi getiren balıkçı teknesi ile Bacalod’a ve otelimize döndük.

Flying Fox- Uçan tilki adı verilen yarasa
Flying Fox – Uçan tilki adı verilen yarasa

Bacalod Şehrinden gitmeyi planladığımız yerlerden bir diğeri, dağlık alandaki, sülfürlü su kaynakları ve Flying Fox adı verilen yarasaların yaşadığı Mambukal Resort bölgesi idi . İkinci günümüzü bu bölgeyi görmeye ayırmıştık. Doğrusu Mambukal bizi hiç hayal kırıklığına uğratmadı. Ovalardan dağlara doğru yükseldikçe değişen bitki örtüsü ve Mambukal Bölgesinde yetiştirilen rengarenk çiçekler gözlerimizi okşadı. Mambukal hem soğuk hem de şifalı sülfürlü sıcak su kaynakları ile meşhur. Sıcak su kaynaklarına ulaştığımızda çevrede yetişen bir ağaç türünün üzerinde yüzlerce yarasa gördük. Bunlar Flying Fox adı verilen ve gerçekten tilkiye benzeyen kızıl tüylü ve iri yarasalardı. Sık sık bir kaçı tünedikleri ağaçtan ayrılıp havada bir kaç tur atıyor ve yarasaların tünediği başka bir ağaçta kendilerine yer açıyorlardı. Havada uçarken açılan kanatları, güneş ışığı altında kanat uçlarına kadar uzanan kemikleri ile tipik yarasa iskeletlerini sergiliyordu. Yüksekte ve hızla hareket ettiklerinden fotoğraflarını çekmek kolay değildi ama çok net olmasa da bu nadir yarasaların bir kaç fotoğrafını çekebilmiş olmak beni çok mutlu etti. Sıcak kaplıca suyunda yol yorgunluğumuzu atmak da iyi geldi. Dönüş yolunda uyuklamadan edemedik Bacalod’a kadar.

Bacalod’un broşürlerinde gördüğümüz The Ruins denilen bir kalıntıyı da çok merak ediyorduk.

Filipinlerde trisiklo denilen ve bir motorsikletin yanına eklenen ilave kabin ile hem yolcu hem de yük taşıyabilen taşıma araçları başka bir olay. Yollar bunlarla dolu. Ulaşımın büyük bir kısmı bu araçlarla sağlanıyor hem de çok ucuza. Akşamüstü iş çıkışı şehrin yollarından nehir gibi akıyorlar. Motosiklet yerine bisiklet ile yapılmış olanları da var. Toplu taşım araçlarının tamamen Filipinler’e özgü, minibüse benzer olanlarına ise Chipney adı veriliyor. Otelimizden şehrin diğer ucundaki otobüs terminaline kadar Chipney ile gittik. Chipneyler çok ilginç dolmuşlar. Güzergâhı üzerinde neredeyse her elini kaldıranı alıyorlar. Filipinliler, minyon tipli insanlar olduklarından her yeni binenle birlikte biraz daha sıkışıyorlar. Çocuklar, sepetler, çantalar kucaklara alınıyor ve yeni gelenlere yer açılıyor. Bazen inenlerin sayısını görünce şaşırıp kalıyorsunuz, bunca insan nasıl sığmış bu arabaya diye. Trisiklolar ise her an elinizin altında, her köşede bir kaç tanesi müşteri bekliyor oluyor. Otobüs terminaline vardığımızda, bunlardan birini kiralayıp, biraz şehrin dışında kalan The Ruins’e doğru yola çıktık. 

Şehrin dış mahallelerinde şeker kamışı tarlalarının arasındaki yollardan 15-20 dakika kadar, biraz da sarsıntılı bir yolculuktan sonra The Ruins’e ulaştık. Giriş paramızı ödedik. Bu arada, Filipinler de 65 yaşın üzerindeki yerli yabancı herkes, otobüs, müze, dolmuş kısaca her yerde normalden yüzde yirmi kadar daha düşük bir ücret ödüyor. “Sinyor” demeniz yeterli.

Henüz binayı tam olarak göremiyorduk. Ağaçlı bir yoldan yürüyerek ve çok güzel düzenlenmiş, havuzlu bir bahçenin yanından geçerek, bakımlı ikinci bir bahçeye girdik ve onu gördük. Tamamı çimen ile döşeli, çok güzel çiçekler ve dekoratif küçük ağaçlarla süslü bir bahçenin ortasında, Rönesans mimarisi ile inşa edilmiş harika bir konak. Fakat  ne yazık ki iskelet halinde. Belli ki büyük bir yangın geçirmiş.

Bir aşk hikayesi ile bütünleşen The Ruins
Bir aşk hikayesi ile bütünleşen The Ruins

Bu iskeletin harika çatı kenarları yangın sonrası yeniden yapılmış. Kapı alınlıkları yerli yerinde. Yangın izleri temizlenmiş ve camsız çerçevesiz ama ihtişamlı pencerelerinden görülecek şekilde kristal avizeler asılmış. Konağın kapısız, penceresiz iskeleti ile kristal avizeler şaşırtıcı bir tezat teşkil ediyor. İki katlı konağın güvenlik nedeniyle üst katına çıkılamıyor ne yazık ki. Ama binayı çevreleyen görkemli balkonlar ve geniş verandalar hemen dikkati çekiyor. Yan kapıdan bahçeye çıkınca kaskatlı bir havuz görüntüyü süslüyor. Bir antik Yunan şehir harabesini andıracak şekilde boyanmış ek binanın üstünde görünen antik devir kadın ve erkek resimleri, konuk tuvaletlerini işaretliyor. Bu güne kadar gördüğüm en zarif tuvalet gösterimi diyebilirim. Konağın tam karşısında bahçenin kenarına ve bu güzelliği seyredecek şekilde yerleştirilmiş camdan küçük zarif bir bina, kafe-restoran olarak düzenlenmiş. Bu çok hoş görünen ama bir taraftan da çelişkilerle dolu yapının hikâyesini öğrenmek için can atıyordum. Hikayesi sıradan olamazdı. Bunu taa yüreğimde hissediyordum. 

Yerel bir rehber, bilgi panoları eşliğinde bizi Negros Taj Mahal’inin aşk dolu koridorlarında dolaştırdı. Bu ne bir roman ne bir film senaryosu ne de bir şarkı sözü. Bu gerçek bir yaşam öyküsü idi. Sergilenmek için değil yaşanmak içindi. Günlük, kesin tarih notları, belge yoktu. Başından sonuna kadar yaşamdı, sevdaydı, aşktı ve şöyle başlıyordu.

1800’lerin ikinci yarısında yakışıklı bir İspanyol genci olan, Don Mariano Ledesma Lacson’ın Filipinler’in Negros adasının Bacalod şehri civarında 4.400 dönümlük bir arazide şeker kamışı ektirmesi ile başlamış gibi görünüyor bu yaşam öyküsü. Büyük, klasik ama sade bir çiftlik evinde yaşayan, şeker kamışı tarımından çok para kazanan bu yakışıklı delikanlının bir özelliği de gezmeyi çok sevmesi imiş. Seyahat merakı onu sık sık güney Doğu Asya’da seyahate çıkmaya çağırırmış. Bu seyahatlerin birinde yolu Hong Kong’dan Maccau’ya uzanmış. Orada yaşayan Portekizli ünlü bir kaptanın güzel kızı Maria Draga ile tanışmış. Hani dillere destan olan, ilk görüşte aşk öyküleri vardır ya, işte tam da öyle bir aşk öyküsü imiş bu. Kaptan baba da bu beraberliği mutlulukla onaylayınca onlar ermiş muradına. Büyük çiftlik evinde genç güzel mutlu bir çift olarak yaşamaya başlamışlar. Doğal olarak bu güzel çifti güzel bir bebek ile ödüllendirmiş Tanrı. Çift, bolluk bereket ve mutluluk içinde yaşarlarken, beraberlikleri ikinci bir bebekle taçlandırılmış. Ardından bir tane daha, bir tane daha. Tam on tane güzel, tatlı, akıllı bebekleri olmuş. Dinleri çocuk yapmanın kutsiyetinden bahsediyor, o zamanlarda yapmamanın güvenilir bir yolu da bilinmiyor. 1911’e gelindiğinde sevgili Maria on birinci bebeğine hamile kalıyor. Günlük yaşam devam ederken, çift mutlulukla yeni bebeklerini beklemeye başlıyorlar. Ancak yaşam onlara beklediklerinden farklı bir öykü kurgulamış ki, Maria bir gün banyoda kayarak düşüyor ve büyük bir talihsizlik, kanaması başlıyor. O tarihlerde en yakın doktor, at arabası ile iki günlük mesafede. Doktora haber veriliyor ama gelinceye kadar geçen dört gün içinde ne yazık ki hem Maria hem de bebek yaşamlarını kaybediyorlar. Bu, ailenin yaşamında çok büyük bir kayıp. Mariano için acıların en büyüklerinden biri, gerçek bir yıkım. Ancak bu büyük aşkın meyveleri olan 10 çocuğu var Mariano’nun, sevgili Maria’sından yadigâr. Kendisini toparlamak, yeniden yaşama tutunmak zorunda onların hatırına.

Maria hayatta iken, Mariano ile sevgili eşinin bir hayalleri vardır. Aileleri için çocuklarını rahatça büyütebilecekleri büyük bir ev yapmak. Mariano eşi ile ortak hayallerini gerçekleştirmek ve çocuklarının evlenip kendi yuvalarını kurana kadar yaşayabilecekleri güzel ve büyük bir ev yapmak ister. Bu evi sevgili eşi, çocuklarının annesi, Maria’sının onuruna yapacaktır. Düşüncesini kayınpederine açar. O da bütün kalbiyle bu güzel düşünceyi onaylar ve sevgili kızının kaybından duyduğu acıyı biraz olsun hafifletmek için kendisinin de bu karara destek olmak üzere elinden geleni yapacağını söyler. Hatta bu konağın planını Rönesans eserlerinden esinlenerek bir İtalyan mimara çizdirir. Çin’e yaptığı seyahatlerde çini, seramik, ahşap ve en değerli inşaat malzemelerini hatta bazı Çinli inşaat ustalarını getirir. Aşka ve sevgili eşinin onuruna adanan bu muhteşem konağın inşaatı üç yılda tamamlanır. Bazı ayrıntılar çimento ve yumurta akı kullanılarak, eski zamanların dayanıklı inşaat malzemesi Horasan Harcına benzer bir malzeme ile inşa edilir. Sonunda bu güzel ve anlamlı ev bütün ihtişamı ile tamamlanır. İçi değerli ev eşyaları ile döşenir ve aile sanki anneleri hayatta imişcesine yeni evlerine yerleşerek yaşamlarına kaldıkları yerden devam ederler. Evin ve ailenin öyküsü kısa sürede duyulur. 

Bu öykü size de tanıdık gelmiştir eminim. Hindistan’ın Uttar Prades Eyaletinin Agra Şehrinde bulunan ve Babür İmparatoru Şah Cihan’ın, on altıncı çocuğunu dünyaya getirirken hayatını kaybeden en sevdiği eşi Mümtaz Mahal için yaptırdığı anıt mezar, 1983 yılından beri Dünya Mirası olarak Unesco listesinde ve koruma altında. Yapımı 1632-1648 yılları arasında süren ve mimari alanda, mermer işçiliğinde Hindistan’daki islam eserlerinin başyapıtlardan biri olan Taj Mahal’in öyküsüne benzeyen öyküsü ile aşka adanmış olan The Ruins’ e de Taj Mahal of Negros adı verilmiş. The Ruins’i kalbinde barındıran Bacalod Şehri ise City of Love diye anılır olmuş. 

Yıllar yılları kovalarken çocuklar da büyümüşler ve tam da baba Marianonun hayal ettiği gibi bu güzel konak aileye yuva olmuş. Dünyanın bu köşesini pek de sarsmayan I. Dünya savaşı yaşanmış geçmiş. Ancak II. Dünya Savaşının hışmından koruyamamış kendini. Japon işgali yıllarca sürmüş bu adalarda. Bu güzel konak Japon Askeri Karargahı olarak kullanılmış o dönemde. Savaş sürerken Amerika’nın desteklediği Filipinli gerillalar tarafından yakılmış. Yangın günlerce sürmüş. Ta ki içindeki tüm eşyalar kül olana kadar.

Geçen zaman süresinde aile genişlemiş, farklı yerlerde yaşamlarına devam etmişler ve Negros’un Taj Mahali onlarca yıl bir harabe olarak kalmış. Ta ki torunlardan biri, ki onun babaannesi ailenin üçüncü çocuğu imiş, binayı ve bahçesini elden geçirip bir müze ve düğün mekanı olarak yeniden Bacalod Şehrine kazandırana kadar. II. Dünya Savaşının sona ermesinin hemen ardından, 31 Ağustos 1946 tarihinde Mariano’nun 82. Doğum gününü ailenin tüm fertleri birlikte yine burada yuvalarında kutlamışlar. Yeniden düzenlendikten sonra ise ailenin tüm üyeleri, hatta bazıları da başka ülkelerden gelen pek çok ünlü davetli ile birlikte yuvalarının başka bir biçimde de olsa yeniden hayata dönüşünü çok büyük bir parti ile kutlamışlar.

Akşam olup avizeler yandığında, hele hele düğün akşamlarında eski zamanlarının anılarına dönüyordur bu aşka adanmış yuva ve bahçeler eminim.

Negros`un Tac Mahal`ini yaratan aşkın kahramanı çift, Marianon ve sevgili Mariası
Negros`un Tac Mahal`ini yaratan aşkın kahramanı çift, Marianon ve sevgili Mariası

Bu zarif binayı dolaşırken her köşede genç çiftler gördük. Bahçede, binada vakit geçirip fotoğraf çekiyorlardı. Genç çiftlerin kelebekler gibi süsledikleri huzur dolu, çiçekli bahçenin ortasında yükselen binayı, bir harabe olarak göremedim bir türlü. Sanki olmayan perdeler aralanacak ve gülen bir çocuk yüzü görünecekti ansızın. Ya da kanatsız ama çerçevesi zarif kabartmalarla süslü kapıdan bir anda gülüşerek bahçeye koşan üç beş çocuk çıkıverecekti sanki.

Dünyada dolaşmak, hiç bilmediğiniz bir yere gitmek, önceden ne kadar plan yaparsanız yapın işte böyle sürprizlerle dolu bir macera bence. Ansızın bambaşka bir hikâyenin kapısından giriverirsiniz. Ya da kalbinizi daha hızlı çarptıran bir doğa parçasına hayran hayran bakarken bulursunuz kendinizi.

Bacalod şehrinden ayrılıp Sipalay’a doğru yolumuza devam ettik ama Negros’un Taj Mahali, aynı Hindistan’ın muhteşem Taj Mahali gibi aklımda, kalbimde, anılarımda yer etti.

Negrosta daha gidilecek çok yerimiz vardı. Sipalay Şehri civarındaki Danjugan Marin Reserve inanılmaz güzellikte ve çeşitlilikte bir deniz altı zenginliği idi. Koruma altında olan adanın el değmemiş mercan yataklarında çok sayıda tür mercanı bir arada görmek mümkün. İçinde farklı büyüklükte pek çok tür rengarenk balığın dolaştığı mercan yatakları, kırmızı, pembe, mor, sarı, yeşil, mavi mercanlar, mavi, lacivert ve kaplana benzer desenlerle süslü deniz yıldızları ve en çok da neredeyse birer sandık büyüklüğünde rengarenk clamleri ile akıl almaz bir cennet bahçesini andırıyordu. Ertesi gün yine Sipalay’dan gittiğimiz ve ancak bir nehir ağzından geçilerek ulaşılan Sugar Beach, geniş, uzun, sakin plajı ve üç beş Avrupalının işlettiği bungalowlu resortları ile kayıp bir dünyadan kazanılmış bir köşe gibi idi. Sipalay Sahilinde kumsala konmuş tahta masalarda ve ay ışığı altında yerlilerle birlikte yediğimiz sade ama lezzetli akşam yemeklerini de unutmamam gerek tabii.

Negros’un güzellikleri saymakla bitecek gibi değil. Son şehrimiz Dumaguete. Şehir, liman, sahil koyun koyuna yaşayan bir yer. Limana yüz metre mesafede 1905’de kurulmuş Silliman Üniversitesi ve üniversitenin Filipinler tarihine ışık tutan müzesi, 1760’larda yapılmış Çan Kulesi, sahil caddesine sıralanmış şirin restoranları ile hemen içinize işliyor.

Negros adasının Dumaguete şehrinde Festival havasında bir sokak olarak dekore edilmiş ilginç ve neşe saçan bir restoran
Negros adasının Dumaguete şehrinde Festival havasında bir sokak olarak dekore edilmiş ilginç ve neşe saçan bir restoran

Sahilde, otelimize çok yakın bir restoran keşfettik. Bir binanın ikinci katında yüksek tavanlı bir salon, Koloniyal dönemde yaşanan bir sokak gibi düzenlenmiş. Festival havası esen bu sokağa yerleştirilmiş masalarda yemek yeniyor. Meydanı çevreleyen binalar ışık ve neşe ile yıkanıyor. Tam da anlatılmaz yaşanır denilen türden. Dumaguete’deki iki akşam yemeğimizi de bu ilginç mekânda yemeyi tercih ettik.

Dumaguete adının anlamını öğrendik bir şehir bilgi tabelasından. “Kaçışmak” demekmiş. Evet yanlış okumadınız. “Nasıl bir şehir ismi bu böyle?” dediğinizi duyar gibiyim. Çünkü Dumaguete sahillerine korsanlar gelirmiş sık sık, buradan yakaladıkları insanları köle olarak satmak için. Ne zaman sahillere bir gemi yaklaşsa insanlar birbirlerini uyararak kaçışırlarmış. Ama geçimleri denizden olduğu için, denize yakın yaşamak zorunda oldukları için yine de çok yakalanan olurmuş. Bu üzücü olay yüzyıllar boyu sürmüş bu sahillerde. Dumaguete’nin güzel kordon boyuna, insanların gülen yüzlerine bakıp, korkulu ve acılı uzun karanlık zamanların bir daha hiç yaşanmamasını diledim öğrendiklerinden sonra.

Bu civarda dalış ve şnorkel yapanların favorisi olan iki adayı daha görmek istiyoruz. Bunlardan birincisi bir gece kaldığımız Siquijor Adası, koruma altındaki su altı zenginliği ve tatil mekanları ile ünlü. Koruma altındaki bir bölgede şnorkel yaptık ama tüm sahili koruma altına almış olmaları gerekirmiş aslında. Deniz canlıları ve mercan yatakları açısından son derece zengin bir ada. Ne yazık ki kıyılarını, büyük oteller ve resortlar çoktan işgal etmişler bile.

Diğer ada ise hem mercan yatakları hem de birlikte yüzülebilen dev deniz kaplumbağaları ile isim yapmış olan Apo Adası. Apo Adasına günü birlik tur aldık. Küçük bir ada. Okyanus rüzgarlarına açık, sahiller epey dalgalı idi. Buna rağmen pek çok renk ve çeşitlilikteki harika dev mercanları izlememiz mümkün oldu. Ancak en heyecan verici olan kısmı kaplumbağalar ile yüzdüğümüz dakikalardı. Bize aldırmadan yüzüyorlar fazla yaklaştığımızda ise kocaman gözlerini üstümüze çevirip mesafe kontrolü yapıyorlardı. Rehberin önderliğinde onlara dokunacak kadar yaklaştık. Harika bir duygu, sanki biz de birer deniz canlısı imişiz gibi onlarla yüzmek. Bu kez fotoğraf ile uğraşmadan, sadece seyretmek ve yaşamak istiyorum diyerek su altı kameramı almamış olmam büyük talihsizlikti ama yine de dikkatim dağılmadan su altı güzelliklerini izlemek hatırı sayılır bir kazanç bence.

Artık eve dönüş zamanı gelmişti. Manila üzerinden İstanbul’a doğru yola çıkmak üzere Negros’a veda ederken, ne çok güzellik görüp ne çok şey öğrendiğimizi düşündüm. Anılarım zamana karışıp silikleşmeden sizlerle paylaşmak istedim.