Yine yollarımız uzak diyarlara düştü. Bu kez 27 Haziran – 4 Temmuz 2019 tarihleri arasında, uzak Asya’nın en Kuzey-Doğusunda bulunan ve Kuzey Buz denizine sınır bir ülkede, Yakutistan’da idik. Yakutia yada bizim deyişimiz ile Yakutistan.
Yakutia ismini oralara ilk kez askeri kuvvetler eşliğinde ulaşan Ruslar vermiş. Oysa, ora halkı kendilerine Saha diyor. Yabancılar genellikle Yakut – Sakha isimlerini kullanıyorlar. Ben bu topraklara ulaşıncaya kadar Saka Türkleri diye biliyordum. Saha Halkı hakkındaki bilgilere, bu topraklara göç ederken kullandıkları su yolu olan Lena Nehri kıyılarında bulunan ve günümüzde sınırlı sayıda rastlanan taş kitabeleri dışında Rus yazılı kaynaklarından ulaşılabiliyormuş.
Başkenti Yakutsk olan Yakutistan, 3’062’100 km. kare yüz ölçümü ve nüfusu kaynaklara göre değişen ama 2011 Yılı tahminlerine göre 950’000 kişi civarında olan, Rusya’nın yüz ölçümü en geniş cumhuriyeti. Kuzey Doğu Sibirya’da hemen tamamı Kuzey Buz Denizine akan nehirlerin su havzalarını içine alan toprakların adı Yakutia. Lena, Yana, Indıgirka, Kolyma, Laptev gibi belli başlı nehir havzaları ile Kuzey Buz Denizinde bulunan Yeni Sibirya Adalarını da içine almakta.
Yakutistan, genelini geniş yaylalar, bol sulu nehirler ve kıyı ovalarının oluşturduğu bir ülke. Batısında Orta Sibirya Platosu, Doğusunda Kalyma Ovası, kuzeyinde Arktik kıyıları, Güney’inde Stanovoy Dağları bulunuyor. Issızlığın ortasındaki Saha ülkesinin belki de en büyük şansı, -60 C derecelere varabilen uzun, karanlık kışlarda, havanın kuru, sakin ve rüzgarsız olması imiş. Karanlık, çünkü topraklarının büyük bir bölümü, Kuzey Kutup Dairesinin içinde kalıyor. Yani ünlü beyaz geceler yaşanıyor bu ülkede.
1922 yılında Sovyetler Birliğinin özerk bir Cumhuriyeti olarak yeniden doğmuş. Yakutistan, aynı zamanda merkezi Ankara’da bulunan ve 6 asıl, 8 gözlemci üyeden oluşan, Dünyamız üzerinde kendilerine ait bir yönetim altında toplanmış Türk Halklarının Birliği olan TÜRKSOY’a bağlı gözlemci üyelerden biri. Yeri gelmişken, TÜRKSOY’un 6 asıl üyesi, Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, 8 gözlemci üyesi ise Moldova’da Gagavuz Türklerinin yaşadığı bölge ve KKTC ile birlikte Rusya’ya bağlı Cumhuriyetler olan Altay Cumhuriyeti, Başkurdistan Cumhuriyeti, Hakas Cumhuriyeti, Saha (Yakut) Cumhuriyeti, Tataristan Cumhuriyeti ve Tuva Cumhuriyeti.
Bir Türk yurdu olmanın ötesinde, geçmişin efsanevi dev hayvanları mamutların da ülkesi Yakutistan. Ayrıca Ren geyiklerinin ve daha çok Kuzey Amerika kıtasında Kanada, Alaska ve Amerika birleşik Devletlerinin kuzey eyaletlerinde yaşadıkları bilinen bizonların da coğrafyası aynı zamanda.
27 Haziran saat 20.25’de SU1750 uçuş numaralı Rus Hava Yollarına bağlı uçağımız İstanbul Hava Limanından hareket ederken, heyecanımın yanında aklımda bin bir soru vardı. Moskova aktarmalı toplam 7.5-8 saatlik bir uçuş sonunda 6 saatlik zaman farkını da sayarsak 28 Haziran sabahını yakaladık başkent Yakutsk’ta.
Yolculuk bizi epey hırpalamışken, Yakutsk Hava Alanına indiğimizde, valizlerin neredeyse tamamının Moskova’da Yakutsk uçağına yetişememiş olması sürpriz oldu bizim için. Ama grup üyeleri, seyahati seven deneyimli gezginler olduğundan ilaçları ve 1-2 günlük acil gereksinimleri el çantalarında idi. Konuşmalar bir kaç dakika sonra: “Yanında fazla ceketi olan var mı? Ben ihtiyacı olana tişört verebilirim?” seslerine, hatta yarım saat sonra eski gezilerde kaybolan valizlere ilişkin anıların paylaşılmasına dönüşmüştü. Konaklayacağımız Polar Star Hotel, başkent Yakutsk’un tarihi merkezinde, güzel, Azimut Zincirine bağlı rahat bir otel.
İlk gün programımızda, tarihi şehir merkezi gezimiz ve Treasury of Yakutia müzesi ziyaretimiz var. Tarihi merkezde eski ahşap binalar, Ortadoks katedrali, yenilenmiş binaları ile çarşılar, 1918-1923 yılları arasında Çar yanlıları ile Kızıl Ordu arasında yaşanan savaşta verilen şehitler adına yapılan anıt ve şehrin kurucusu Mikail Nikoleyeviç adına dikilen anıt var. Ana meydandan geçerken rastladığımız, orta yere konmuş kocaman bir fıçıdan, sıraya girmiş insanların ellerindeki şişelere doldurtarak satın aldıkları meyve suyundan biz de satın aldık. Şıraya benzer hafif mayalanmış tatlı bir içecek. Turistiz ya her şeyi merak edip her yiyecek-içeceğin tadına bakmak istiyoruz.
Sıradaki “Treasury of Yakutia” müzesi, Yakutistan’ın yeraltı kaynaklarının zenginliğini tanıtmanın yanında özgün geleneksel kuyumculuk sanatını da gözler önüne seren bir müze. Ne yazık ki, fotoğraf ve video çekimi yasak. Müzeden ayrılırken öğrendiklerimizden şaşkındık. Dünyada işlenen elmasların, Rusya’da elde edilenlerin yaklaşık dörtte üçünün Yakutistan’daki elmas yataklarından geldiğini biliyor muydunuz? Pek çok değerli ve yarı değerli taşın Yakutistan’dan elde edildiğini. Zengin altın ve gümüş madeni yataklarının ülke genelinde pek çok yerde bulunduğunu, doğal gaz ve petrol çıkartıldığını öğrendik. Ayrıca pırlanta ve diğer değerli taşların da kullanıldığı, altın ve gümüşten yapılmış geleneksel takılar ve süs eşyalarını hayranlıkla izledik. Gerçekten müzeler, bir ülkeyi, bir yöreyi, doğasını yada bir halkı, tarihi, gelenekleri tanımanın en güzel yolu.

Yakutistan seyahatimiz için bu tarihleri seçmemizin nedeni, iklim koşulları yanında Saha halkının yılda bir kez Haziran’ın son günlerinde doğanın canlanışını kutladıkları geleneksel Yakutsk Ysyakh Bayramı törenlerini izlemek idi. Genellikle, en uzun gün – en kısa gecenin yaşandığı 21 Haziran’da yapılan törenlerin bu yıl 29 Haziran tarihinde yapılmasına karar verilmiş. İlk günümüzün yorgunluğunu gidermeye çalışırken, ertesi günkü Sahaların en büyük bayramının heyecanını hissetmemek mümkün değildi. Bu topraklarda Ocak ayı ortalama hava sıcaklığının -45 C derece olduğu düşünülürse, yazın geldiği, tayların, buzağıların doğduğu, toprağın çözülüp ekilmeye hazır hale geldiği günlerin bayram olarak kutlanmasının nedeni daha da anlaşılabilir oluyor. Bu sadece bir bahar bayramı değil, bu, zor bir coğrafyada zorlu bir kışı daha geçirerek hayatta kalmış olmanın bayramı aynı zamanda. Rehberimizi dinledikçe daha iyi anlıyoruz, Dünyamızın en soğuk kışını yaşayan bu topraklarda yaşamın ne anlama geldiğini. -60 C dereceyi bulan karanlık kışların nasıl geçirilebileceğini düşünüyoruz bir yandan. Rehberimiz günümüzde -25 C derecede okulların tatil olduğunu, – 40 larda iş yerlerinin açılmadığını ya da bu derecelerde açık havada en fazla kalma süresinin 10 dakika olduğunu anlatırken içimiz üşüyor. Burası Termofrost adı verilen donmuş toprak oluşumlarının da ana vatanı. MS. VI. – X. Yüz Yıllar arasında, Saha Halkını hangi zorunlulukların, bulundukları yerleri terk edip Lena Nehri boyunca Kuzeye, daha Kuzeye bu donmuş topraklara doğru göç ettirdiğini düşünüyorum. Göçebe bir halkın böyle zorlu bir doğada, nasıl hayatta kalıp yaşamlarını sürdürebildiklerine şaşıyorum. Üstelik 19. Yüz Yıla kadar da göçebe yaşamları devam etmiş.
Günümüzde Sahaların çok büyük bir bölümü yerleşik durumda imiş. Doğal gaz ile merkezi olarak ısıtılan apartmanlarda yaşıyorlarmış. Üç ay kadar süren kısa yazlarında ise ağaç gövdelerinden yaptıkları kütük evlerinde yaşayıp bahçelerinde sebze yetiştiriyorlarmış.
Otelde dinlenmek üzere odalarımıza çekilirken bu topraklardaki yaşamın inanılmaz masalımsı hikayesini ve sağ salim bahara ermenin değerini bir kez daha düşünüyorum.
29 Haziran sabahı kahvaltıdan sonra Us Khatyn adı verilen tören alanına gittik. Burası neredeyse kocaman bir ova. Hava açık, pırıl pırıl bir güneş var. Hava sıcaklığı 18-19 C derece. Kısa kollu tişörtler ile rahat rahat dolaşılabiliyor güneş altında. Tören alanı, ovanın ortasına geleneksel Saha çadırları biçiminde kurulmuş ahşap yapılar ve şeref misafirleri için ayrılmış bir bölümle birlikte halk için hazırlanmış bir arenadan oluşuyor. Çevrede pek çok kamp çadırı da kurulmuş. Tören alanına girişte misafirleri geleneksel sarı ve beyaz elbiseleri, ellerinde at kılı kırbaçları ile Saha kadınları karşılıyordu. Önlerinde yanan ateşin dumanlarını, bu at kılı kırbacı yelpaze gibi kullanarak misafirlere doğru savurup gelenleri kutsuyorlardı. Biz de sıra ile kutsandık ve bizleri karşılayan Saha kadınları ile fotoğraflar çektik, çektirdik. Geleneksel uzun etekli elbiselerini, deri çizmeleri, başlarını çevreleyen ve şakaklarından boyunlarına kadar iki sarkacı bulunan geleneksel simgelerle bezenmiş gümüş alınlıklar tamamlıyordu. Aynı simgeleri taşıyan önde, göğüslerinden bellerine kadar sarkan zarif gümüş göğüslükleri vardı. Aynı zarif gümüş süsler bazılarının hem göğüslerinde hem de sırtlarında bulunuyordu. Bu ortamın mistik havası içinde tören alanına girdik. Solda büyük geleneksel bir çadırın önünde sıra olmuş Sahalar, çoluk çocuk çadıra giriyor ve çadırın çıkışında hep birlikte bir durup bir yürüyerek tekrarlanan bir dua dansı yapıyorlardı. Durduklarında ellerini havaya kaldırıp birlikte “Uruy Ayhal!” diye bağırarak tekrarlıyorlardı. Heyecan içinde idim. O dua çadırına sıranın uzunluğundan ve vakit darlığından giremedik. Girmemeye karar verdiğimiz andan beri pişmanlık duyuyorum inanın girmediğim için. Çünkü tören alanında bizi daha başka nelerin beklediğini de bilmiyorduk. Şaşkınlıkla etrafı seyrederek kalabalıkla birlikte ilerledik. Neredeyse tüm kadınlar, erkekler ve gençler hatta çocuklar geleneksel kıyafetleri içindeydiler ve geleneksel takılarını takmışlardı. Çok az sayıda modern batılı tarzı giyinmiş kişi vardı. Onlar da belki Doğu Asya kökenli insanlardı belki de bizim gibi Dünyanın pek çok köşesinden gelen turistler.

Turizm iş kolunda bir de Festival Turizmi diye bir özel alan var son yıllarda. Bazı gezginler ve fotoğrafçılar, ülkelerde yapılan festivalleri takip ederek o tarihlerde seyahat ediyorlar. Tabii ki bunların en ünlülerinden biri Rio Festivali. Ama turistik olmanın ötesinde etnik ve otantik olanlar, bu gezi türüne gönül verenler tarafından daha çok tercih ediliyor.
Törenin yapılacağı arenada kendimize bir yer bulmadan önce yerel kıyafetlerin görsel şöleninden şaşkın, etrafta dolanıp fotoğraflar çektik. Tören alanı yemyeşil çimlerle kaplı idi. Sarı elbiseli kadınlar topraktan yapılmış taşınabilir ocakları ile çimlere çepeçevre oturmuşlar, yanlarında hamur tekneleri, pişi yapıyorlardı. Alana girip ikram ettikleri pişilerden yedik. Bu sadece seyredilen bir gösteri değil hep birlikte yaşanan bir olay, bir güzellikti. On, on beş dakika sonra yerlerimize oturduk. Çünkü tören alanı çevresindeki kalabalıktan anlaşılacağı gibi tören başlamak üzere idi. Tören, bölümler halinde ve Saha Halkının yaşam hikâyesinin Saha Dilinde ve Rusça anlatıldığı, alanda da temsil edildiği şekilde başladı. Bembeyaz giysileri ile çocuklar çayırı süslediler. Siyah, beyaz kanatları ile göçmen kuşları temsil eden gençler alanı doldurdu. Anlıyorduk ki bahar ile birlikte göçmen kuşlar geldiler. Hava, su, toprak ısındı, canlandı. Alanı atlılar doldurdu sonra. Atların tayları doğdu. Doğada yavrulama zamanı idi. Öküz arabaları, at arabaları eşliğinde sürülerle otlaklara göç edildi. Tören alanı bir kabilenin göçüne sahne oldu. Anlatılan hikâyeyi anlayamıyorduk ama yaşıyorduk. Şamanlar özel giysileri, tüylü başlıkları, üzerilerine dikilmiş pek çok simge bulunan uzun postları ile alanı doldurdular. Şükürler ediliyor bolluk, bereket dolu yeni bir yıl için dualar ediliyordu besbelli. Upuzun bembeyaz giysili, siyah uzun saçları topuklarına değen genç kızlar toprak kımız kapları omuzlarında alanı doldurdular.
Delikanlılar onları izlediler. Kızlar önce delikanlılara kımız ikram ettiler. Sonra birlikte güzel bir müziğe ayak uydurup dans ettiler. Ovada esen rüzgâr, genç kızların beyaz giysilerinin eteklerini uçuşturuyordu. Bir an sadece hafif bir esinti, müzik ve gençlerin dansı havada asılı kaldı. Anladım ki güzel bir yaz geçiyor Saha halkı için. Ürünler bol, hayvanlar sağlıklı. Pek çok sağlıklı bebek doğmuş. Gençler bir araya gelmiş, yeni genç çiftlerin birliktelikleri kutlanıyor. Obalar canlanıyor, yeni çadırlar kuruluyor. Bir sonraki bahara yeni sağlıklı doğumlar bekleniyor.
Bilge kişi uzun uzun dua etti ve arada “Uruy Ayhal!” diye bağırdı. Arenayı dolduran halk da “Uruy Ayhal!” diye bağırdı. Üç kez tekrarlandı. Ben de ellerimi kaldırıp bağırdım “URUY AYHAL!”. Sonra: “Uruy Tuscul!”. Hep birlikte ellerimiz havada bağırdık göklere doğru “URUY TUSCUL!”. Dualar devam etti. Sonra yine bağırdık hep birlikte: ”AYHAL MIÇIL!”. Şükürler olsun güneşe, havaya, suya, toprağa, bizlere ve tüm evrendeki canlılara, cansızlara.
“Ayhal Uruy” (veya Uruy Ayhal), Yakut (Saha) Türklerinin kültüründe ve eski Türk inançlarında coşkulu bir barış, esenlik, kutlama ve selamlaşma nidasıdır. Genellikle “Yaşasın, barış olsun, kutlu olsun” anlamında, topluluğun birliğini ve neşesini ifade eden bir haykırış olarak kullanılır.
- Ayhal: Selam, barış, kut, neşe anlamlarına gelir.
- Uruy: Coşku, şenlik, kutlama ifadesidir.
Ziya Gökalp, bu ifadenin eski Türklerde barış ve esenlik dönemlerinde kullanılan coşkulu bir nidâ olduğunu belirtir.
Sonra geleneksel kıyafetlerini giymiş belediye başkanı ve eşi konuştu. En çok merak ettiğim Güneş Dansını görememiştim. “Yanılıyor muyum?” diye düşünürken törene katılan protokol ayağa kalktı ve birlikte alanın ortasına doğru yürüdüler. Tam ortada durdular. Törende görev alanların tamamı el ele tutuşarak etraflarında halka oldular ve müziğe uyarak ve saat yönünde dönerek dans etmeye başladılar. Tam bu anda arenada oturup töreni izleyen Saha halkı bu daireye doğru akmaya başladı. Anlamıştım: “İşte bu, güneş dansı bu.” diyerek eşimin elini yakaladığım gibi sahaya doğru sürükledim. Biz de koştuk daireye katıldık. Ben iki Saha kadınının arasına girdim. Eşim bir kaç halka ileride daireye katıldı. Saha Cumhur başkanı ve zarif eşi de halkanın içinde el ele tutuşmuş dans ediyorlardı. Zaten başkan bütün gün alandan hiç ayrılmadı. Oyunlara katıldı, herkes ile fotoğraf çektirdi. Biraz müziğin ritmine, biraz da kalabalığın muhteşem dalgalanışına uyarak ve saat yönünde dönerek dans ettik.

Yılın dokuz ayı donmuş topraklar üzerinde ve donmamaya çalışarak yaşamak, bahara sağ salim eriştiğinde de sevinçten deliye dönerek şükretmek diye işte buna derim ben. Hangi dua ölmediğine şükretmek kadar içten ve saf olabilir ki? Yaşamın bizzat kendisine idi elele tutuşmamız, birlikte şükrederek ve dans ederek dönmemiz. O andan beri aklıma geldikçe hayatta olduğuma ve sevdiklerimin hayatta olmalarına şükrediyorum ve Sahalar için de dua ediyorum.
Sap’a: sap, ot’a: ot, at’a: at, bugün’e: bugün, yine’ye: yine, bulut’a: bılıtta, su’ya: u, güneş’e: gün, gök’e: göktaş, ay’a: ıy, gece’ye: gihe, kara’ya: hara, ben’e: mın, sen’e: en, erkek’e: er kişi, saç’a: kıl, kız’a: kız, güzel’e: narin, gel bana’ya: gel mana, uyku’ya: utuy, aş’a: as, ırak’a ırak diyorlar bu insanlar. Daha say da say. Ay isimleri de çok ilginç. Temmuz, ott-ya yani otların yetiştiği ay, ağustos, attırcak – ya yani otların ambarlara taşınma ayı, eylül, balağanya yani insanların kışlık evlerine taşınma zamanı. Ekim, altınn-ya yani altıncı ay, kasım, settin-ya yani yedinci ay, aralık, ahsın-ya yani sekizinci ay. Ocak, deksun- ya yani dokuzuncu ay.,
Ekim, kasım, aralık ve ocak soğuk aylar, ama ocak en soğuk ay, ortalama sıcaklık -45 C derece imiş. Şubattan itibaren ısı tekrar yükselmeye başlıyor ve şubat, olun-ya yani havaların ısınmaya başladığı ay. Mart: muus- ustan, nisan: kuluntutar yani tayların doğduğu ay, mayıs: czammı-ya yani atların ve koyunların sağılma ayı. Haziran: bess-ı-ya yani ağaçlar yeşilleniyor ayı.

Yazılı Rusça kaynaklara bakarsanız Sahalar bu topraklara geldiklerinde yerel kabilelerle karışmışlar da melez bir ırk doğmuş. Dilleri de değişmiş vs. Bu doğru olsa, bunca yüzyıl sonrasında bu kadar yakın olur mu idi dillerimiz? 1632 yılında Yakutsk’un bulunduğu yere ulaşan Ruslar, burada Yakutsk adını verdikleri bu şehri kurmuşlar. Ortadoks kiliseleri de o tarihten itibaren kurulmaya başlanmış. 1686 tarihine kadar süren mücadelelerden sonra Lena nehri kıyıları Rus yerleşimine açılmış. Günümüzde Sahaların bu topraklardaki nüfusun % 40’ını oluşturduğu bilinmekte.
Güneş dansı ile son bulan kutlama törenleri, arena dışında şaşlık denilen şişlerin pişirildiği, pişilerin yapıldığı portatif lokantalarda yenilen yemekler, içilen ayranlar ve kımızlarla devam etti. Geleneksel dansların, oyunların sergilendiği bölümler, festivallerin olmazsa olmazı yerel ürünlerin satıldığı tezgahlar, grupların müzik gösterileri, Sahaların geleneksel güreşlerinin yapıldığı alanlar, tören alanının etrafında oluşturulan geçici sokaklar boyunca devam ediyordu. Midelerimiz ve gözlerimiz doyduğunda biraz da yorulduğumuzda akşamüstü olmuş, otele dönüş yolu tutulmuştu.
Üçüncü günümüzü biraz çevremizi tanımaya ayırmıştık. Yakutsk’tan çıkıp Lena Nehri boyunca iki saat kadar gittik. Yolda Lena kıyısına yakın bir yerde taşlardan yapılmış bir dikit ve üzerinde harika bir kartal heykeli bizi arabamızdan inip seyre çağırdı. Yakutistan’ı araştırmış olan bir arkadaşımızın uyarısı üzerine buralarda olması gereken bir Saha taş yazıtını aramaya çıktık. Yola çok uzak olmayan bir yerde yazıtı bulduk. Bazalt bir taş üzerine yazılmış olan kitabede Göktürk Alfabesi kullanılmış olduğunu yine bu konuyu araştırmış olan arkadaşımızdan öğrendik. Ne yazık ki Kiril Alfabesi ile yazılmış olan tabeladan tercüme ettiğimizde karşımıza çıkan eski Saha dili ve biz bunu anlayamıyoruz. Fotoğraflarını çekip dilini anlamayıp sadece bakıştığımız bir sevgiliye veda eder gibi ayrılıyoruz.
Devam ettiğimiz yol, bizi Pokrovsk bölgesine ulaştırdı. Şu anda boş olan ama 21 Haziranda yöresel baharı karşılama törenlerinin yapıldığı bir tören alanındayız. Bir kaç yüz metre ileride 30 tane kadar çadır biçimli ahşaptan yapılmış geleneksel Saha kulübesi vardı. Şu anda burada bizden başka hiç kimse yok. Tören zamanı bu kulübeler yemek yenilen ve kalmak için kullanılan yerlermiş.

Tören alanında totemin çevresinde “sergen” adı verilen ahşap direkler dikilmişti. Sergenler at bağlamak için kullanılır ve yeri değiştirilmezmiş. Sergenlerin üzerinde Gök Tanrı, Yer Tanrı ve At Tanrı’sının betimlemeleri yer alıyordu. Issızlığın ortasında tören alanını dolaştık. Karşımızdaki yamaca yapılmış dev hayat ağacını gördük. Fotoğraflarını çektik. Ruhumuzu doğaya açtık ve sessizliğin sesini dinledik. Sonra yolumuz bizi ilginç bir hayvanat bahçesine götürdü. Rehberimiz gururla, burayı çok sevdikleri bir belediye başkanının kurduğunu anlattı. Adının anlamı “Ortadaki Dünya” imiş. Gezdiğimizde sadece bu iklimin hayvanlarının değil, diğer kıtalardan da bazı hayvan türlerinin yöre insanlarına tanıtılmasının amaçlandığını gördük. Ama çok küçük alanlar ayrılmış olan hayvanlara acıyarak baktık. Anlaşılan yaşam alanlarının, gerçeğine uygun olarak düzenlendiği, yaşam biçimlerine saygı gösterilen yeni nesil hayvanat bahçelerini henüz yaşama geçirememişlerdi. Tanıdığımız, tanımadığımız pek çok tür yanında, yaşam alanı bu ülke olan beyaz kutup ayısı, boz ayı, beyaz tilki, ren geyikleri, bizon gibi hayvanları da görme fırsatı bulduk.

Yolumuz bir orman kenarından geçerken rehberimiz bize bir şaman ağacı gösterdi. Her şamanın bir ağacı olurmuş ama şaman olmak ve şaman olduğunun anlaşılması zorlu bir sürecin sonunda olurmuş. Zihnimi, aklımı zorluyorum bu farklı kavramları, inanışları anlayabilmek için. Orta Asya’dan yollara düştüğümüzden bu yana bizim Dünyamız ne kadar da değişmiş değil mi dostlar?
Lena nehri üzerinde akan bir şelale var sırada, rehber dostumuzun bize göstermek istediği. Şelaleye geldiğimizde çoluk çocuk tehlikeli akıntılarda yüzüldüğünü görüyoruz. Eşim ve bir doktor dostumuz heyecanlanıp buz gibi karanlık sulara atladılar. Üç günlük soğuk algınlığına mal olsa da yaptıkları çılgınlıktan mutlu görünüyorlardı.
Sonra bu mevsimde vadiler arasına sıkışıp kalmış kışı bekleyen bir buzul vardı. Buluus Buzulu. Ne şanslıyız ki, geleneksel Saha nefesli çalgısı Homus’un da baş rolde olduğu bir çekim yapılıyordu buzulun üzerinde. Buz mavisi çatlakların fotoğraflarını çekerken tanıştığımız altı yaşındaki bir kız çocuğunun homus çalışına hayran kaldık. Annesi buralarda hemen her kadının bu müzik aletini çaldığını söyledi. Doğrusu çok mantıklı geldi bana. Doğanın ıssızlığında sürdürülen göçebe bir yaşamda, müzik yanında bir çeşit haberleşme aracı olarak bile görev yapmış olabilir bu küçük sevimli müzik aleti.
Yol boyunca bizleri bilgilendiriyor rehberimiz. Örnek olarak tarımdan söz ediyor. Sadece üç ay süren kısa yazlarında tarım yapılabiliyormuş. Lena nehri ve kollarının kıyıları ile sınırlı kalan tarım alanlarında, patates, yulaf ve çeşitli sebzeler yetiştiriliyormuş. Büyükbaş hayvan yetiştiriciliği yaygın olup, ren geyiği, sincap, tilki avcılığı, balıkçılık diğer iş kollarını oluşturuyormuş. Kereste ve maden çok önemli iki materyal imiş burada. Maden yatakları daha çok Güney’de İndigirka Nehri Vadisinde bulunuyormuş. Aldan ve Tammot bölgeleri altın yatakları ile tanınıyor, Vilvuy Nehri Havzasından tuz, Lena Nehri Havzasından kömür, Yana Nehri Vadisinden kalay elde ediliyormuş. Bu zengin topraklardan elde edilen değerli ürünlerin gelirlerinden pek azının burada yaşayan yerli halka düştüğünden yakınıyor rehberimiz. Ancak doğanın zarar görmesi ve madenciliğin yan ürünleri nedeniyle oluşan toksik zehirlenmeden fazlasıyla pay aldıklarını söylüyor acı bir tebessüm eşliğinde.
Yakutsk’u Moskova’ya bağlayan kara yolu ve hava ulaşımı dışında sınırlı tren yolu ulaşımı ve üç ay süren yaz dışında donmuş su yolları üzerinden ulaşım sağlanıyormuş. 18. Yüzyılın sonlarına doğru pek çoğu yerleşik düzene geçen Sahalar, 19. Yüzyılın ilk çeyreği tamamlandığında Sovyet Yönetimi tarafından kurulan devlet çiftliklerinde ve bunlarla ilişkili köylerde yaşamaya zorlanmışlar.
Gezimizin sonları yaklaştıkça içimde yerleşen duygu, erken ayrılık hissi. Sanki doyamadım bu ilginç ülkeye ve bu ülkenin güzel insanlarına. Nedendir bu kadar kendimden hissetmem ve kendimi onlardan hissetmem bilmiyorum. Soğuk ayları ben yaşayacağım da bu aydınlık – ılık günlerde hazırlık yapmalıyım onlarla birlikte sanki. Anlayamadığım ve anlatamadığım bir telaş, bir güzellik var içimde.
İki Temmuz günü programımızda, 2012 yılından beri Unesco Dünya Mirası listesindeki Lena Pillars Nature Park var. Lena nehri kıyısında oluşmuş bir doğa harikasını görmeye gidiyoruz. Dünyanın en soğuk iklimlerinden birinin ormanlarından, bitki örtüsünden, yeryüzü şekillerinden geçiyor yollarımız. Bu gece Lena Nehri kıyısındaki bir yerleşim yerinde, Elenka Kasabasında geceleyeceğiz. Bir geceliğine Yakutsktaki rahat güzel otelimize veda ediyoruz.

Sadece bir gece için gerekli eşyalarımızı aldık yanımıza. Yakutistan topraklarında kaybolmaya gidiyoruz. Akşam üstü vardığımız yer Elenka Kasabasının dışında ve Lena Nehri kıyısında ahşap kulübelerden oluşan bir kamp alanı. Vardığımızda yemek hazırdı. Ahşap bir kamelyada hazırlanmıştı masalar. Hemen oturduk ve et, patates, domates, biber ile hazırlanmış önce çorba sonra da yemek yedik. Salata ikramiye gibi geldi bize. Hele de üstüne sıcak çay harika idi. Tek derdimiz sivrisineklerdi, karnımız doyduktan sonra. Odalarımız tahta kulübelerde idi ve çarşaflarımızı ellerimize verdiler, biz serdik. Duş görünmüyor ortalıkta. Tuvaletler derseniz dışarıda iki tahta baraka içinde iki çukur. Olsun var ya, hiç olmayabilirdi de. Hava hafiften serinledi ve geç vakit hafif loşluk çöktü nehrin üstüne. Geceler geç geliyor, hala beyaza yakın gecelerdeyiz bu paralelde. Bize kocaman bir ateş yaktılar. Çevresine dizildik ateşin. Gençliğimizin kamp ateşleri gibi. Sivrisinekler de terk ettiler bizi, ateşi görünce. Geç saatlere kadar sohbet ettik, anı paylaştık, dertleştik, halimize şükrettik. Uykularımız yavaş yavaş bizi uyardığında, sağı solu aralık ahşap kulübelerimize uyumaya gittik.
Pırıl pırıl bir sabah bizi karşıladığında, oksijen çokluğundan mı nedir çok acıkmış bulduk kendimizi. Allah ne verdiyse yedik yiyecek bulduğumuza minnettar olarak. Ama haksızlık etmemek gerek, pişiler harika idi. Kahvaltının ardından nehir kıyısına yanaşan teknelerle Lena Pillars Nature Park alanına gitmek üzere hareket ettik.

Lena Pillars adı verilen doğa oluşumları, Lena Nehrinin orta kısımlarında nehrin akış yönüne göre sağ kıyısında kalan oluşumlar. UNESCO’nun açıklamalarından anladığımıza göre Lena Sütunları, bilinen en önemli sütun peyzajlarından biri imiş. Bazı yerlerde 200 metre yüksekliğe kadar çıkabilen sütunlar iki önemli özelliğe sahip imiş. Cambriyen döneminin tektonik ve metamorfik özelliklerini sergileyen ve nehir kenarında yaklaşık 150 metre genişliğinde bir oluşum dizisi olarak karşımıza çıkan benzersiz bir doğa olayı imiş. 1’387’000 hektarlık bir alanı kapsadığı hesaplanmış olan doğa parkı, yaşamın erken evrimine ait bilim insanlarına önemli bilgiler taşımakta imiş. Ayrıca donmuş zemin karst olguları hakkında da önemli ip uçları veriyormuş. Bölgenin aşırı özellikteki karasal ikliminin getirdiği yıllık yaklaşık 100 santigrat derecelik sıcaklık farkları, donma ve çözülme süreçleri, yeryüzü materyallerinin özellikleri de dikkate alınırsa benzersiz koşullar altında benzersiz oluşumlar yaratmış.
Ayrıca oluştuğu döneme ait bilim açısından değer biçilemeyecek kadar önemli fosiller barındıran bu bölgeyi, bilim insanları kadar olmasa da çok önemseyerek ve keyif alarak gezdik. Ayrıca görsel anlamda manzara benzersizdi ve vahşi doğanın ortasında çok keyif veren bir deneyim yaşadık. Cümlelerimi çoğul kuruyor olmamın nedeni, ne büyük mutluluktur ki grupta bulunan hemen herkesin benzer duyguları dile getirip paylaşmış olması. Gezimizde sütunların tepesine kadar çıktık. Nefis manzaranın tadına vardık ve fotoğraflarımızla arşivlerimize, dostlarımıza ulaştırdık. Geri dönüşümüzde bizi bir sürpriz daha bekliyordu nehir kıyısında bir bölgeye yanaşan teknelerimizden indiğimizde. Sahile dimdik yaslanan kayalarda, binlerce ve binlerce yıl önce aynı toprağa ayak basan insan ırkının elimizle dokunduğumuz kayalara çizdiği resimleri görme şansına eriştik. Gözlerimiz ve ruhumuz doygun geri dönüyoruz Yakutsk’taki rahat güzel otelimize bu gece. Ama doğada yaşadığımız eski zamanları çağrıştıran deneyimden önceki bizler miyiz? Kesinlikle farklıyız bana göre. En azından ben farklı olduğumdan eminim. Ben büyüdüm. Bir kaç yaş mı, yoksa binlerce yıl mı bilemiyorum?
Yakutsk’a döndük. Yarın buradaki son günümüz mamutların ana vatanında, Dünyada tek olduğu söylenen mamut müzesi var programımızda. Bir de geleneksel bir Yakutsk ailesinin yaşamını, eşyalarını, geleneklerini, göreceğimiz bir kültür merkezini ziyaret edeceğiz.. Termafrost topraklara ilişkin bir buz müzesi kurulmuş onu da gezeceğiz ama gerçek Termofrost topraklar bilim insanlarının incelediği son derece değerli bilgiler sunan bir başka doğa olayı aslında.
Son günümüz oldukça heyecanlı başladı. Nasıl olmasın? Mamutların ülkesindeyiz ve mamut müzesine gidiyoruz. Mamut müzesi başlı başına bir olay. Jurassic Parkı yeniden ve gerçekten yaşıyorsunuz burada. Donmuş topraklarda tamamı donmuş mamut fosilleri, mamut iskeletleri, kazılması zor donmuş topraklarda varlığı bilinen binlerce mamut fosili. Müzede izlediğimiz video dudak uçuklatacak nitelikte idi. Buzlu donmuş topraklarda bulunan bir mamut kalıntısından, Rus ve Güney Koreli bilim insanları, sıvı halde kan elde ediyorlar. Bu, klonlama çalışmaları için çok önemli imiş. İki saat içinde laboratuvara ulaştırılabilirse klonlama çalışması yapılabilirmiş. Şu anda üzerinde çalışılan, laboratuvarı kalıntının yanına taşımakmış. “Aman Tanrım!” dediğinizi duyar gibiyim. Dünyamız ve doğa ne sırlar saklıyor henüz keşfedemediğimiz değil mi? Gerçeği kadar gerçek, bir mamut fosili ile heyecanlanan hayal gücümüz, güzel bir bilim müzesini gezmenin keyfine de varıyor ve Yakutsk geleneklerini yaşamaya doğru yelken açıyoruz.

Yaşlı, zarif bir Yakutsk hanım karşılıyor bizi. Olgun, dingin, ailesinin saygıdeğer bir büyüğü besbelli. Eve girişi, evlerinin içinde ateşin yakılışı ve önemi, kaderlerimiz, yazgılarımız, beklediklerimiz yanında bizi bekleyenler hayatta. Binbir cevapsız soru, bir o kadar da sorusu henüz sorulmamış cevap ile ayrıldık o kültür merkezinden. Ayrılırken, bir kaç kısa saatte ulaşılması mümkün değil herhalde diye düşündüm yaşamın cevaplarına.
Sırada buz müzesi var. Termofrost topraklar değil bizi götürdükleri ama biz de turistiz, bilim insanı değil. Keyfini çıkartalım buzdan yapılmış Tanrı heykellerinin, hayal ürünü güzelliklerin. Hele -15 derecede buzdan barın ütopik havası yaşanmaya değer doğrusu. Buzdan yapılmış kadehlerde sunulan votka eşliğinde çiğ balık ikramı. Bu benzersiz ülkenin iç organları alkol ile ısıtarak yaşamı devam ettirme yöntemine hayranlık duymamak mümkün değil. Girişte giydiğimiz özel giysilere rağmen hissedilen, çok dondurucu bir soğuktu inanın. Dört mevsimin yaşandığı topraklarda doğmuş olduğum için yürekten şükran duydum ulu Yaradan’a.
Son günümüzün akşam üstü serbest bir zaman dilimi idi. Akşam yemeğinden önce alış-veriş yapmak isteyenler oldu. Ama tam ana meydandan geçerken burada çocukların konu olduğu bir kutlamanın yapıldığını gördük. Grubun önemli bir bölümü meydanda kalarak gösterileri izlemeyi tercih etti. Tabii ben de onlara dahildim.
Gördüğüm en güzel, otantik ve geleneksel gösterilerden biri idi. İzledik, video ve fotoğraflar çektik, çektirdik. Harika zaman geçirdik. Akşam yemeğimiz geleneksel ögelerle dekore edilmiş hoş bir lokantada idi. Keyifli, lezzetli ve son olmanın buruk tadına sahip bir akşam yemeği idi.
Güzel bir sohbet eşliğinde yemek yedik. Uzun süre tekrar görme umudumuz olmayan uzak akrabalarımızı ziyaretten dönüyormuşçasına biraz hüzünlü biraz buruk, ertesi sabaha uyanmak üzere aydınlık Saha gecelerinden birine uyuduk.

