Altı, okyanus tabanında fay hattı ve kaynar kazan, üstü deniz yüzeyinde dünya cenneti adalar. Azor adalarına en uygun tanımlardan biri bu olmalı bence. Bomboşluğun, ıssızlığın engin maviliğinde, geçmiş zamanların dalga sesleri uğuldamış günler geceler boyu. Fırtınalar tuzlu suları sürüklemiş, tuzlu sular derinliklerde anaforlar yaratmış binlerce ve binlerce yıl. Avrupa ile Kuzey Amerika toprakları bakışmışlar, masmavi çırpıntıların üzerinden birbirlerine belki özlemle, belki merakla kim bilir?
Sonra uzak zamanlardan bir zaman karnı guruldamış Atlantik’in. Belki neler olduğunu anlayamamıştır önceleri. Bir şeyler oluyor, bana bir şeyler oluyor!” diye inlemiştir belki. Soyu tükenmiş dev deniz yaratıkları ile silinip gitmiş dalgaların köpükleri şahit olmuştur buna. Açıkçası mitolojik zamanların gizemli sakinleri anlatabilir bu hikâyeyi ancak. Benim anlattığım neredeyse sonsuz sayıdaki olabileceklerden sadece bir tanesi. Sonra, anlardan bir an karışmış ortalık. Maviler köpürmüş, beyazlar kül rengine dönüşüp bir daha köpürmüş. Kül renkli küller gökyüzüne doğru püskürmüş. Deniz karışmış, kabarmış, doğum sancıları ile kıvranmış, kükremiş. Tüm canlılar kaçışmış. Fışkıran kül rengi kırmızıya, kızıla kıpkızıla dönüşmüş. Sanki dipte bayram varmış da, havai fişekleri göklere yükseliyormuşçasına ateşler fışkırmış sulardan. Günler, aylar belki yıllar sürmüş bu şenlik ateşleri. Aslında dünyamız biliyormuş bu doğumu, pek çok kez pek çok yerde yaşanmışlığını biliyormuş. Su buharları, mavi gökyüzünü beyaza çevirmiş uzun süre. Kaynaması bitip şaşkınlığı geçince mavi suların, bir de ne görsün, ufukta, masmavi bir dairede kavuşan gökyüzü ile denizin kucağında siyah derili kıvırcık saçlı tombul bebekler gibi uzanan bir şeyler varmış.
Başlangıcını göremediğimiz çizgide, kim bilir kaç kez tekrarlandı benzer sahne, kaç bebek ada doğdu, kaçı büyüme fırsatı buldu? Neye benziyorlardı önceleri, sonra neye dönüştüler? Bunu ancak Bilge Zaman bilebilir. Ama biz yazılmış son satırını okurken bile gerçekte hikâye, yaşanmaya devam etmekte gözümüzün önünde.
İşte Atlantik’in ortasında, her iki kıtaya da uzak, mavilikler ortasındaki Azor adalarının oluşum hikâyelerinden olası bir tanesi bu. Günümüzde dokuz adet adadan oluşan bu adalar grubu, etkinliğini halen sürdürmekte olan okyanus tabanındaki fay hattı nedeni ile sık sık sarsılmakta, eklemeler, silinmeler olmakta zorlu bir matematik problemi çözülürmüşçesine.
Zaman zaman Azor adaları aklıma gelirdi. Böyle ana karalara çok uzak olmanın nasıl bir duygu olduğunu merak ederdim. Ayrıca o adalarda neler yetişir, bitkilerin çiçekleri nasıldır? Ada halkı nasıl vakit geçirir diye düşünürdüm. Yine Dünya Mirasları peşinde koşarken görmek kısmetmiş. Barındırdığı iki Unesco Dünya Mirası, çok merak ettiğim Azor adalarını ziyaret edilecekler listemizde yukarılara taşıdı. Dünya Miraslarını gezen gören ve başarılı üretimlere dönüştüren dostlarımızla birlikte, çok keyifli bir Portekiz gezisinden sonra başkent Lizbon’dan, Azor adalarından Saint Miguel adasının Punto Delgada liman şehrine uçtuk. Hayallerimin adalarına ayak basmıştım. Simsiyah volkanik kayalar, simsiyah volkan toprağı bekliyordum. Ateşten soğumuştu ya bu adalar? Oysa karşımda yeşilin pek çok tonuna bürünmüş dağlar, pek çok tür çiçeğin rengarenklendirdiği topraklar uzanıyordu. Hayallerimdeki Azor adalarını yeşile boyadım o dakika.

Sonra yerel bir turizm acentesinin ada turunu aldık zaman kaybetmeden. Bu turun adı Sete Citades, çünkü adanın yedi yerleşim yerini görüyorsunuz. Ada turunun en heyecan verici noktası ise mavi-yeşil göller. Seyir noktasından bakıldığında harika bir dağ halkasının içinde birbirine karışmadan duran biri mavi diğeri yeşil iki göl, seyrine doyulmaz güzellikte öylece yanyana duruyor. Saint Miguel adasındaki mavi ve yeşil göller, Portekiz’in yedi harikasından biri sayılıyor. Pek çok göl var Saint Miguel adasında. Üzerinde tül gibi bulutların uçuştuğu rüya gibi göller. Kıpkırmızı harika çiçekleri ile yılbaşı ağaçlarının süslediği yollar. Kırlarda otlayan gürbüz büyükbaş hayvanlar, volkan topraklarının bereketini çağrıştırıyor. Bir bölümünde, kaynayan çamurlar ve kızgın topraklar sanki adanın ateşten geldiğini hatırlatıyor ziyaretçilere. Burada toprak kaplar içinde ve kızgın toprakta açılan çukurlarda pişirilen lokal bir yemeği tatma fırsatı var. Patates, havuç, soğan ve etle yapılan lezzetli bir yemek. Adada pek çok sıcak su kaynağı ve kaplıca var. Biz Dona Bija adındaki bir kaplıcaya girdik. Kademe kademe havuzlardan sıcak suların akıtıldığı harika bir yer. Sadece bir gün bir gece ayırabilmiştik bu güzel adaya. Turumuzu tamamlayıp doyamadığımız bu cennet adadan ayrıldık. Şimdi rotamız Terceria adası ve onun tarihi ve güzel şehri Angra do Heroismo.

Angra do Heroismo sanki tarihin içinden fırlayıp, tiyatro sahnesine yerleşmiş bir şehir ya da eski zamanların bir karnaval mekânı sanki. Tek ve iki katlı evleri, renkli panjurları, evler arasında mavi mor ortancalarla dolu parkları ve tarihi canlandıran heykellerle süslenmiş meydanları ile görülmeye değer. Tarihi merkezi ile Unesco Dünya Mirası bir şehir. Şehri tepeden seyreden San Sabestian ve San Joao Baptista, tipik Portekiz kaleleri. Siyah volkan taşından düzgün duvarlı, geniş hendekli bu kaleler, 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar okyanusu geçen her gemiyi selamlamış. Çünkü iki kıta arasındaki uzun deniz yolculuğunda, yakıt ve malzeme almaları gereken gemiler, yiyecek, su ve yakıt aldıktan sonra vergilerini de öder ve adadan ayrılırlarmış. Buharlı gemiler icat edildikten sonra ikmal yapmalarına gerek olmadan okyanusu geçmeye başlamışlar ve buraya uğramaz olmuşlar. Yakın zamanda bu gelir açığını turizm gelirleri ile kapatmakta Angra do Heraismo.
Sao Salvador katedralini, limandaki Vasco De Gama heykelini ziyaret ettik. Vasco De Gama’nın Hindistan’a gittiğini biliyoruz. Terceira’ya neden geldi acaba derken rehberimiz bu gelişin nedenini söyledi. Vasco De Gama’nın kardeşi, bu adada ölmüş. Gelişi bu acı kaybı içinmiş. Limandan kiliseye doğru yürüyüşünü gösteren çok güzel bir kompozisyon yapılmış. Şehir merkezindeki eski idare binalarını, rengârenk çiçeklerin zevkli bir üslup ile düzenlendiği bakımlı parkını hayranlıkla seyrettik. Bana en değişik gelen ise adanın plajları idi. Henüz aşınmamış simsiyah volkanik kıyılar bıçak keskinliğinde kayalarla kaplı. Bu kıyılardan denize girmek neredeyse imkansız. Ancak denizin keskin kayalar arasında göller oluşturduğu yerlerde denize girmek mümkün. Bu gölcüklerin çevresindeki kayaların üzerinde, beton ile düz platformlar yapılarak adalılara güneşlenme alanları yaratılmış. Adanın Portekiz asıllı sakinlerinin köklerini anımsatan diğer bir gelenek ise, sokaklarda insanlarla birlikte koşuşturan boğalar. Uzun bir ipi tutan 5-6 güçlü erkek ve diğer ucuna bağlı kızgın bir boğa. Yolların kenarında, duvar üstlerinde sıralanmış çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek Terceiralılar. Bu ada halkı ile boğa arasındaki geleneksel ve tehlikeli bir mücadele, geçmişi yüzyıllar öncesine dayanıyor. Heyecanlı, eğlenceli ve renkli bir gelenek aynı zamanda. Gözümüz ve gönlümüz arkada kalarak ayrıldık Terceira’dan. Yolumuz Faial adasına doğru.

Horta liman şehrinin havaalanına indik. Horta çevresi volkanik yükseltilerle çevrili hoş bir şehir. Yüksek kalderası, endemik bitki yoğunluğu açısından zengin. Denizden yükselen bulutların getirdiği nem, bitki çeşitliliğine katkıda bulunuyor. Bu ise kırlarda otlayan tombul ineklerin varlığını açıklıyor. Büyükbaş hayvancılık çok gelişmiş durumda.

Adada yaşanan son volkanik aktivite bir deniz feneri ve çevresine büyük hasar vermiş. Bu alan adanın açık jeoloji müzesi olarak kullanılıyor. Horta’nın sahil kesimi boyunca uzanan limanı çok renkli ve ünlü bir liman. Ünü, Avrupa ile Amerika arasında seyahat eden yatların ve benzeri özel teknelerin uğrak ve konaklama yeri olmasından, rengi ise her tekne mürettebatının limana, ülkesinden, isminden, ambleminden iz bırakmasından kaynaklanıyor. Aynı teknenin farklı zamanlardaki seyahatlerinin izlerini takip etmek mümkün limanın taşlarından. Üç farklı Türk teknesinin isimlerine, bayrağımız ile birlikte rastlamak bizi çok sevindirdi.
Bu adaya gelmemizin en önemli nedeni, çok yakınında bulunan Unesco Dünya Mirası Pico adasına bu limandan kalkan feribot ile gidiliyor olması. Pico volkanik kayalarda yetiştirilen üzüm bağlarından dolayı miras listesine alınmış. Adada bulunan halen aktif durumdaki Pico volkanı 2351 metre ile sadece adaların değil aynı zamanda Portekiz’in en yüksek dağı. Horta Limanına ulaşmamızın ertesi günü feribot ile Pico adasına geçtik. Azor adalarının en genci olan Pico, sanki bir yıl önce oluşmuş da yeni soğumuş görüntüsü verecek kadar simsiyah bir ada. Evler siyah volkan taşlarından yapılmış. Bazıları beyaz boya ile renklendirilmiş. Evlerin yakınındaki küçük sebze bahçelerinde, aileler kendi ihtiyaçları olan sebzeleri yetiştirmekteler. İlk yerleşenler geçimlerini balina avcılığı, patates ve mısır tarımı ile sağlamışlar. 15. yüzyılda Portekiz’den gelerek yerleşen halkın zorlu yaşamı, bir köy evinden dönüştürülmüş küçük müzesinde sergilenmekte.

Ayrıca balina avcılığına ilişkin bir müzeyi de gezme fırsatı bulduk. Müzede beni en çok etkileyen, balina kemikleri üzerine yapılmış av kazalarına ilişkin resimler ile bazı balina avcılarının yaşamlarını, güneş yanığı yüzlerinde çizgi çizgi yansıtan fotoğrafları oldu. Limandan adanın içlerine doğru bakışlarımı kaldırdığımda ise Pico Volkanının düzgün koni görüntüsü gözlerimi okşadı. Volkanın zirvesinde, sanki elle oturtulmuş gibi görünen 200 metrelik yükseklik ise son volkanik aktivitenin adalılara armağanı imiş. Pico adasının içlerine doğru uzanan üzün bağları, insan emeğinin hayranlık uyandıran bir başyapıtı sanki. Siyah volkan taşları ile düzenlenen 50 cm. kadar yükseklikteki setler, 5-6 metrekarelik, kare şeklindeki bölümleri ayırıyor. Her bir bölme, volkanik taşlarda açılan oyuğa dikilen bir adet asma çubuğuna ev sahipliği ediyor. Volkan taşlarının nemi ve sıcaklığı tutarak 24 saat benzer ortam koşullarını sağlaması, bağlardan elde edilen üzümlerin çok özel bir lezzet ve aromaya sahip olmasını sağlıyormuş. 17-18. yüzyılda çok önem ve ün kazanan bu bağlar, sanayi devrimi sonucu genç adalıların göçü nedeniyle doğaya terkedilmiş.

Unesco Miras Komitesi 2004 yılında Pico bağlarını ve bu benzersiz bağcılık biçimini, Dünya Miras Listesi’ne ve koruma altına alarak zaman içinde silinip yok olmasını önlemiş. Şimdi bağlar, Unesco’nun da desteği ile yeniden düzenlenerek bu üretim biçimi canlandırılıyor.
Seyahatimizin sonunda Azor adalarının yemyeşilliğinden, mavi mor ortancalarından, geleneksel yapılanmasından, Portekiz’le bütünleşmiş tarihinden anılarımıza sinen güzelliklerle ayrılma zamanı geldi. Bu duyguların yanı sıra benim için en unutulmaz olan ise, engin denizler ortasında ve derin okyanus suları üzerinde, ateşten artakalan bu olağan dışı topraklara ayak basabilmenin inanılmazlığı idi.

