5 Şubat 2018’de başladığımız 5 haftalık Brezilya gezimizde yine heyecan verici yerler görüyor, ilk kez karşılaştığımız adetleri öğreniyoruz. Öyle çok yazılacak şey var ki sizlerle paylaşmak istediğim. Hani önce o mu, yoksa bu mu diye telaşlanıp işlerin hiç birini yapamadığımız zamanlar vardır ya, her gün aynı duyguyu yaşıyorum inanın. Ama Maranhao eyaletinin UNESCO Dünya Mirası Sao Luis Şehrine varınca kendimi büyülenmiş gibi hissettim ve öncelikle burası diyerek ilk olarak Sao Luis’i sizlere tanıtmaya karar verdim.
Brezilya’nın Kuzeyinde ve Amazon Nehri kıyısındaki Para eyaletinin Belem şehrini görünce hayal kırıklığına uğramıştım. 17. yüzyıldan itibaren Avrupalıların Amazon’dan elde ettikleri değerli ürünlerin taşınma limanı Belem. Hızla zenginleşen Belem, bazı ürünlerin özellikle kauçuğun değer kaybetmesi üzerine giderek fakirleşmeye başlamış. 20. Yüz Yılda Amazon nehrinin tam ortasında yer alan Manaus Şehrinin ekonomide yeniden önem kazanmış. Gemilerin Manaus Limanına kadar ulaşarak tekrar ticarete başlaması da Belem ekonomisinin çöküşüne hız kazandırmış. Belem şu anda yoksulluğunu yenmeye ve toparlanmaya çalışsa da 17, 18 ve 19. Yüz Yıllarda Portekiz stili olarak yapılmış harika binaların çoğu zamanın ve insanların verdiği zararların izlerini taşıyor. Çok ciddi bir restorasyondan sonra eski zamanların büyülü havasına yeniden kavuşabilir mi, bilinmez?
Belem’in ünlü Barış Tiyatro Binası ve bir kaç anıt, tarihi merkezdeki bir kaç eski özgün bina restore edilmiş. Bir de Amazon kıyısındaki limanda eski doklar, yeni alışveriş ve sanat merkezlerine dönüştürülmeye çalışılıyor yerel yönetim tarafından. Ancak muhteşem bir mango şehri olduğunu da söylemeden geçmemeliyim Belem’in. Hemen her cadde ve sokak dev mango ağaçları ile süslenmiş sanki. Hatta bazı caddelerde, iki yanına dikilen ağaçların arasından geçerken bir mango tünelini geçer gibi oluyorsunuz. Henüz mangolar olmadı ama yeşil halleri bile ağaçlara ve şehre bambaşka bir görünüm veriyor.
Belem’den Sao Luis’e geçince o tarihin içinden çıkıveren büyülü havayı yakalamış olmanın mutluluğu ile pek çok fotoğraf çektim. Bu güzel şehir, Brezilya’nın kuzeydoğusunda anakaradan küçük bir kanal ile ayrılan ve aynı adı taşıyan Sao Luis adasının üzerinde. Sao Luis adası 50 km. uzunluğunda, her tarafı hindistan cevizi, değişik türlerden palmiye ve çokça mango ağacı ile kaplı harika bir ada. Kıyılarındaki, ender rastlanır güzellikte kumsallarla, Sao Luis anılarımın en özel köşelerinden birini kapıverdi. Sao Luis’in ortasından geçerek Atlas Okyanusu’na ulaşan Anil Nehri ve şehrin iki bölümünü birleştiren köprü ona ayrı bir güzellik katıyor.
Bu tarihini yaşayan ve ziyaretçilerine de yaşatan güzel şehir, 1612 yılında Maranhao Eyaletine gelmeye başlayan ve buraya Equinocial Frans yani Ekvatoral Fransa adını veren Fransızlar tarafından kurulmuş. Brezilya’nın Fransızlar tarafından kurulmuş tek şehri unvanını da taşıyor aynı zamanda burası. Hani o yıllarda Amerika kıtası parça parça işgal edilip paylaşılıyordu ya Avrupalılarca. Adeta her bir parçası kapanın elinde kalıyordu. Yerli halkı çalıştırarak hemen bir kale yapmış Fransızlar. Ama uzun sürmemiş, 2 yıl sonra Portekiz kuvvetleri gelip Fransızları bu topraklardan kovmuşlar. Hatta 1619’da Portekiz’e bağlı Azor Adalarından göçmenler getirerek Sao Luis’e yerleştirmişler.
1641-1644 yılları arasında Hollandalılar şehri ele geçirmiş ama Portekizliler tekrar geri almayı başarmışlar. Hayal etmeye çalışıyorum da, ordu bile denilemeyecek sayıda asker ve taşıyabildikleri kadar silah, kale ve şehrin defalarca el değiştirmesine yeterli olmuş. Alıp da elinde tutamayanlar hemen yer değiştirip başka bir toprak parçasını kapmanın peşine düşmüşler. Şimdilerde başka bir biçiminin politik ve ekonomik anlamda yaşandığı talan dünyası. Bu arada gerçekte kimseye ait olmayan özgür yerli halkın istekleri dışında durmadan tabiyet değiştirmeleri de ayrı bir gariplik. Ayrıca da kale yapın, bina yapın, tarım yapın diye zorla çalıştırılmaları da var. Afrika topraklarından, kabilelerinden, ailelerinden koparılıp bin bir zorluk yaşatılarak, sürü gibi getirilen insanlar. Birbirlerini ilk kez gören, dilini bilmeyen insanlar. Şaşkınlıklarını, çaresizliklerini, umutsuzluklarını düşünüyorum. Geri dönüşü olmayan kırılma noktaları, ansızın değişen yaşam biçimleri. Bütün bunlar, uzaklardan gelen insanlar buraları alıp daha çok para kazanacak diye. İnsan ırkının dönem dönem yaptıkları akıl almaz, kolay kolay anlaşılamaz olgular doğrusu.

Sao Luis’in hikâyesinde de yükselişler, acılar, ihtişam ve kan var. Ama Portekizliler kesin olarak bu topraklara sahip olduktan sonra, köle acıları, yerlilerin emekleri, melez çocukların statüleri daha bir belirlenip kurallara bağlanmış. Sonrasında da şimdi çalışma zamanı denmiş ve Portekizli ileri gelenlerin keseleri dolmaya başlamış.
Şehir çevresindeki topraklarda önce şeker kamışı daha sonra pamuk ekilerek ekonomisi çok gelişen Sao Luis, 19. yüzyılda Brezilyanın en zengin şehirlerinden biri olmuş. En zengin şehir nasıl olabilir? Kelimelerin yarattığı yanılsamaya düşmemeliyim. Tabii ki en çok zenginleşenlerin yaşadığı bir şehir olmuş. Tarlalarda çalıştırılmak üzere Afrika’nın batı kıyılarından öyle çok siyahi köle getirilmiş ki, Rio ve San Salvador şehirlerinden sonra Afro-Brezilyalı nüfusun en kalabalık olduğu şehir olmuş Sao Luis. Bugün bunu sokaklarda rastladığımız insanların görünümlerinden de anlamak mümkün. Çok koyu derili, kıpkıvırcık siyah saçlı bir siyahi delikanlıyı yanında esmer tenli yerli genleri tipinden anlaşılan ama kıvırcık saçlı bir genç kız ile yürürken görüyorsunuz. Oysa yerlilerin saçları simsiyah ve dümdüz. Biraz ileride melez bir Japon da görmeniz mümkün. Hollandalılar biraz sarışınlık ile renkli gözler, Fransızlar da biraz Akdeniz havası bırakmış bu toprakların insanlarına. Ama en çok yerli halk, Portekizli göçmenler, özgür olduktan sonra Sao Luis’in yaşamına karışan zenciler ve 1900’lü yılların başında buraya göç eden çok sayıda Japon’un karışımından oluşan bir topluluk sizi karşılıyor. Çok güzel melez gençler de var. Hangi ırktan olduğunu anlayamadığınız insanlar da. Ama benim gözlemlediğim günümüzde genellikle güler yüzlü insanlar yaşıyor bu topraklarda. Bir de müzik duyduklarında yerlerinde duramıyorlar. Sanırım artık özgür oldukları için acılı geçen yüzyılların acısını çıkartmaya çalışıyorlar.
Sao Luis, Avrupalıların özellikle İngiliz ve İspanyolların, Orta ve Güney Amerika, Güney-Doğu Asya, Hindistan ve tropikal adalarda şeker kamışı ekimini çoğaltmaları ve fiyatları düşürmeleri sonucu, 19. yüzyılda pırıltısını yitirmeye başlamış. Daha çok para kazanma peşindeki zenginler başka yatırım alanlarına yönelerek şehri terk etmişler. Bu ekonomik çöküşün Sao Luis’e getirdiği en güzel şey, harikulade binaları yıkıp yerine modern ofis binaları yapacak paranın bulunamaması olmuş.

1615 Yılında şehrin planlanması için gönderilen askeri mimar Francisco Frias de Mesquita’nın çizdiği plana sadık kalınarak 18, 19, hatta 20. yüzyılda gelişen tarihi eski şehir, hemen hiç bozulmadan kalmış. Parke taşlı sokaklar, pastel renklerle renklendirilmiş kolonyal binalar eski zamanların havasını estiriyor inişli çıkışlı yollarda. Yağışlı ve nemli havanın binalar üzerindeki etkilerini azaltmak amacı ile yapılan fakat neredeyse sayılamayacak kadar çok renk ve desen ile eski şehri adeta bir sanat galerisine çeviren Azulejosları yani dış cephe seramik duvar kaplamaları doyulmaz güzellikte. 1699’da eski kalenin içinde kalan Pedro II Meydanı’na yapılan katedral binası Igreja da Se, yine eski kalenin üzerine inşa edilen bembeyaz valilik binası ki aslan heykelleri ile süslenmiş olması nedeniyle Palacio dos Leoes yani Aslanlar Sarayı adı ile anılıyor. Saray civarında inşa edilmiş özgün Portekiz mimarisinin ekvatoral iklime adapte edilmiş seçkin örnekleri özellikle ahşap verandaları ile hayranlık uyandırmakta.
Sade ve zarif binalar, dış yüzlerindeki özgün desenli ve renkli seramik kaplamaları, dar pencerelerdeki ahşap panjurları, balkonları, harika süslemeli ferforjeleri ile beğeni toplarken, iç mekânlarda, ahşap yüklüklü, yüksek tavanlı, aydınlık, geniş odaları, hava akımı ile doğal serinlemeyi sağlayan iç avluları, ahşap verandaları, su sarnıçları, kalabalık ailelere yemeklerin pişirildiği geniş mutfakları, hizmetlilerin ve kölelerin yaşam alanları ile zamanlarının gereksinimlerine cevap veriyorlarmış. Uzun süren durgunluk dönemlerinden sonra 1980’lerde yenilenen yani modernleştirilerek büyütülen liman, Amazon nehri ağzının bulunduğu Para eyaletinden sevk edilen ürünlerden bir kısmının özellikle madenlerin sevkinde kullanılmaya başlanmış. Şehrin güneyine kurulan alüminyum işleme tesisleri de ekonomiyi canlandırmış. Ama Sao Luis için en önemlisi aynı yıllarda körfezde petrol bulunması olmuş. Bir füze istasyonu kurularak yüksek teknoloji yatırımlarına geçilmiş. Fraia Grande adı ile anılan eski tarihi şehre önem verilerek bazı binalar restore edilmiş. Restore edilen binalar otel, restoran, kafe, bar, el sanatları satış yerlerine dönüştürülerek turizmin şehrin ekonomisine katılması sağlanmış. Ayrıca müzeler, galeriler açılarak tarihi merkezin şehrin sanat yaşamını renklendirmesi sağlanmış. Sao Luis, Reggae müzik türünün başkenti olarak da tanınıyor aynı zamanda. Ünlü sanatçı Bob Marley, Jamaika’da doğmuş olan ve Calipso ile Blues’un bir versiyonu olarak bilinen bu müzik türünü 1960’lardan itibaren dünyaya tanıtmış. Festivallerin Rio’dan sonra en coşkulu yaşandığı şehir olan Sao Luis, haziran ayı ortasında da Bumba Meuboi Festivali’ni kutluyormuş.

Bu yıl, bizde Rio Festivali olarak bilinen ünlü festival 10 Şubat’ta başlayıp, 14 Şubat akşamı sona erdi. Son gece Karnavalı Sao Luis’lilerle birlikte yaşamak kısmet oldu. Saat 17’den itibaren süslenmiş, karnaval giysilerini giymiş gençler köprüye yakın bir yere kurulan festival platformuna akın etmeye başladılar. Ama yollar boyunca hemen her meydanda başka bir eğlence vardı. Saat 19’dan itibaren platform, çevresi, sahil yolu rengârenk görüntülere sahne olmaya başladı. Bir örnek giysiler giymiş aileler, günümüzün ünlü süper kahramanlarının giysileri ile delikanlılar, balerin, gelin, dansçı, prenses ve daha bin bir kılığa bürünmüş genç kızlar, daha neler neler. Aklınıza gelebilecek her kıyafet, her renk sahnedeki orkestranın çaldığı samba müziği eşliğinde dans ediyor. Seyir platformundaki kalabalık sık sık değişiyor çünkü seyirciler kalabalığa karışıp dans etme isteği duydukça, yorulan başkaları oturup seyirci oluyorlar bu coşkuya. Biz de kalabalığın arasında zorlukla kendimize yer açıp seyir platformuna yerleştik. Müzik hızlanınca kalabalık bir başka dalgalanıyor. Binlerce el-kol aynı anda havaya kalkıp, şarkılara eşlik ediliyor. Biralar su gibi içiliyor, bembeyaz köpük püskürten spreyler gençlerin ellerinde kalabalığın üzerine adeta kar yağdırıyor. Saat ilerledikçe kalabalık azalacağına artıyor. Bira sarhoşlarının sayısı da giderek artmaya başladı. Eğlencenin iyice yoğunlaştığı bir anda günlerdir anons edilip bir türlü gelmeyen sağanak yağış başlamaz mı aniden. Kalabalık önce sığınacak bir yer aramak için dalgalandı. Sonra herkes nasıl olsa ıslanacağız düşüncesi ile olacak sağanak yağmura boş verip dans etmeye devam etti. Biz bir fırsatını bulup kalabalıktan sıyrıldık ve yağmur sularının küçük çaplı sellere dönüştüğü ara sokaklardan otelimize ulaştık. Tahmin edeceğiniz gibi otele girdiğimizde kuru yerimiz kalmamıştı.
Son karnaval gecesinin sabahını tarihi eski şehrin sokaklarını gezmeye ayırmıştık. Şehrin sakinleri yorgun argın uyurken harika binaları izlemenin ve boş sokakları fotoğraflamanın keyfini çıkardık. Açık olan tek tük restoranlardan birini seçip, Brezilya’nın ünlü sığır etlerinden hazırlanarak pirinç ve siyah fasulye ile servisi yapılan bifteğinin tadına baktık. Çok lezzetli idi. Doğal beslenen sığırların etlerinin lezzeti gerçekten başka oluyor.

Bugünün öğleden sonrasında Sao Luis’in kuzeyinde kilometrelerce uzanan plajlarını görmeye gittik. Eski şehrin merkezinde yer alan otelimizden çıkıp nehir kenarına kadar yürüdük ve sora sora doğru otobüsü bulup bindik. Otobüs şoförü bizi tam plajların orta yerinde indirdi. Geniş kumsal Atlantik sahilinde kilometrelerce uzanıyordu. Önce denize girdik. Sonra kumsala sıralanmış restoranlardan birinin kumlara yerleştirilmiş masalarından birine de biz yerleştik. Bir de balıkların tadına bakalım dedik ve bir balık seçip siparişimizi verdik. Bu arada denizde müthiş bir dalga çıktı. İyi ki önce denize girdik diye sevinirken, dalgaların gel git olayının gel bölümünden kaynaklandığını fark ettik. Lezzetli okyanus balığımızı, dalgaların adım adım ayaklarımızın dibine kadar gelmesini izlerken neşe ile ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadan yedik. Sao Luis’in nehrin diğer yakasında yer alan bölümü yepyeni yüksek binalardan oluşuyor. Bazıları konut, bazıları ofis binası olarak inşa edilmiş. Akşamüstü çevre, şık giyimli, model arabalı gençlerle doldu. Bazıları sahil boyunca yürüyüş veya koşu yaparken bazıları kafeleri doldurdu. Etrafta şık ürünler satan mağazalar ve AVM’ler, dünyaya yayılmış fast-food zincirlerinden gözümüze çok tanıdık gelen dükkânlar vardı. Bu bölge Sao Luis’in teknolojiye yatırım yapılan son yıllarının sonucu olarak bambaşka bir çehre ile eski zamanlarına eklenen yeni yüzü idi. Hızla gelişen Dünyamızın, anılarla yüklü eski şehirlere armağanı bu yeni yapılanmalar, beğensek de beğenmesek de.

Her şeyiyle çok sevdiğim Sao Luis’in unutamayacağım bir diğer özelliği ise sivrisinekleri. Her türlü kovucu kimyasalı meyve suyu niyetine içip sonra da güçlenerek saldıran sivrisinekler. Buraya gelirken sanayi tüpü büyüklüğünde sivrisinek kovucu ile gelmelisiniz. Yoksa sivrisinek milleti kanınıza ekmek doğrayıp tarhana çorbası niyetine içebilir. Eşimin ve benim derilerimize çok sayıda minik kırmızı tepecik hediye ettiler. Sao Luis güzel ve unutulmaz anıları ile geride kalırken derimizdeki can yakıcı kaşıntılar geri kalan yolumuzda bize eşlik edecekti.



