Paranın güzeli çirkini mi olurmuş dediğinizi duyar gibiyim. Ben de paranın pek çok sıfat ile anıldığını bilirdim ama güzelini bilmezdim doğrusunu isterseniz. Paranın, adını eski zamanların yaşam biçiminden alanları olur. Örneğin değiş tokuşun topraklarında, giysilerinde sadece pamuk, keten, ipeğin, kaplarında toprak ve ahşabın, kadehlerinde gümüş ve altının hüküm sürdüğü krallıklarda, deniz kabukları imiş para. Dalga sesleri dalgalanırken kabukların parlak kıvrımlarında, değerinden habersiz elden ele geçermiş Sedie’ler. Kimi ile tropik meyveler alınırmış, kimileri de siyah derili ürkek bir kölenin satışına vesile olurmuş. Sınırların, kabile savaşçılarının mızrak uçları ile çizili olduğu zamanlardan günümüze Gana adıyla uyanan ülkenin parası imiş Sedie. Zaman içinde, içinde deniz dalgalanan sedef deniz kabuklarından, hışırtılı kâğıtlara dönüşmüş. Sedie bu inanılmaz değişim içinde adını da kaybetmiş. Tekrar bulduğunda ise çoktan Cedi’ye dönüşmüş adı. Sırt çantalı, beyaz turistlerin dediğine göre, Kara Afrika’nın orta batısında, Gine Körfezi’ne yaslanan altın kumsalların deniz kabukları, hala geçmişlerini anlatıyor torunlarının torunlarının torunlarına.

Kimi ülkeler paralarına, katiline âşık olan kurbanların ruh hali içinde isim verirler. Orta Amerika’nın ortalarındaki Nikaragua güzel bir örnektir bu ruh haline. Santiago de Granada, Santiago de Leon şehirlerini, o toprakların gerçek sahiplerinin en görkemli tapınaklarının üzerine, o tapınakların taşları ile ve yine o toprakların gerçek sahiplerine, kanlı kılıcının gölgesinde yaptıran kâşif ve fatih ve zalim İspanyol işgalci komutan Francisco Hernandez de Cordoba’dan alır adını Nikaragua parası Cordoba. Panama’nın Balboa’sı da böyle gelmiştir dünyaya. Panamanın ince boğazını sıkıp Pasifik sahillerine ilk ulaşan Avrupalı, Vasco Nunez de Balboa’nın adını vermiştir paralarına, değer bilir Panamalılar. Yine Orta Amerika sakinlerinden olan Costa Rica ve El Salvador’un para birimleri ise adını, Amerika kıtasına ilk olarak ulaştığı kabul edilen Kristof Kolomb’un soyadının İspanyolcası olan Kolon’dan alır, keşfedilmelerinin onuruna keşfedenin adını vererek. Kaderin garip cilvesi, bir ara donan Bering Boğazı’nı, binlerce yıl önce geçen Asyalı kabilelerin Amerika kıtasını, en kuzeyinden en güneyine kadar keşfedip yerleşmiş oldukları gerçeği kabul edilip yazılsa da hatta bir ara Vikinglerin bugünkü Kanada topraklarına denizden ulaşmış oldukları kanıtlanmış olsa bile yine de Amerika’nın kâşifi, geldiği toprakların yeni bir kıta olduğunu bilemeden keşfeden Kristof Kolomb’dur çünkü. Ancak zaman akmış, dünya değişmiş, yeni ekonomik ve politik fatihler almış eskilerin yerini. Costa Rica ve El Salvador da yeni fatihlerinin para birimlerini kullanır olmuşlar. Evet, tam da düşündüğünüz gibi günümüzde bu ülkelerde Amerikan Doları kullanılmakta.

Kullanıldığı ülkenin onurlu geçmişini bir şeref madalyası gibi gururla göğsünde taşıyan paralar da vardır aynı coğrafyada. Paraguay’ın para birimi Guarani, Avrupalı kâşiflerin ayak basmasından önce bu toprakların sahibi olan bir kabileden almaktadır adını. Honduras’ın Lempira’sı ise bir savaş destanının ta kendisidir. İspanyol istilacılara karşı kahramanca savaşan ve yine onlar tarafından barış antlaşması bahanesi ve hile ile yakalanıp öldürülen bir kabile reisinin adıdır Lempira. Güney Amerika’nın güzel ülkesi Ekvador, Simon Bolivar ile birlikte hareket ederek, 1531’de başlayan İspanyol istilasına, 1822’de son veren bağımsızlık savaşının kahramanı General Jose Antonia de Sucre’nin adını onurlandırmak üzere parasına Sucre adını vermiştir. Perulu tüccarlar, İnka torunları, atalarının kutsalı imparatorluk simgesi güneşin adını taşıyan para ile alıp satarlar. Keçuva dilinde güneş anlamına gelen İnti kullanırlardı 1800’lerde. Ancak günümüzde resmi dilleri İspanyolca’da yine güneşin adı olan Sol’u kullanırlar.

Kimi para, binlerce yıl hüküm süren görkemli imparatorlukların onurlu tacını taşır başında, o imparatorluklar tarihin tozlu sayfalarında kaybolmuş bile olsa. Birr işte böyle bir paradır. Afrika’nın sömürge olmamış tek ülkesi Etiyopya’nın parası. Hani bizim eskilerde Habeşistan dediğimiz Etiyopya’nın. Hani Dünyamızın en uzun nehri Nil’in iki kolundan ana kol olanın, mavi Nil olarak doğduğu Tana Gölü’nü bağrında barındıran, Türkiye’mizin güneydoğu sınırından başlayıp, Tanganika Gölü’nü de içine alan, yaklaşık 6000 kilometre uzunluğundaki muhteşem Afrika Çatlağının, Great Rift Valley’in tam kalbinden geçtiği Etiyopya. Parası Birr, resmi dil Amharca’da gümüş demek. Eski adı Seiba ülkesi olan ve o devirde sınırları, günümüz ülkelerinden Eritre’yi, Yemeni, Moca’yı da içine alan ve masallarımızın Saba Melikesi Belkıs’ın Etiyopyası. Hani yakışıklı, çapkın kral Süleyman ile aşkları dillere destan, filmlere konu olan Seiba Melikesi güzeller güzeli Belkıs. Başkenti Yeni Çiçek anlamına gelen Adis Ababa olan Etiyopya. Zenci Yahudilerin bulunduğu Dünyada tek ülke. İki bin yılı aşkın tarihi, Salomon soyundan gelen İmparator I. Menelik ile başlamış. Birr’in yaşam bulması, yine aynı soydan gelen imparator II. Menelik eliyle 1894 yılında olmuş. Yani Birr, sonradan olma değil, anadan doğma bir Etiyopyalı. İnce yapılı, uzun boylu, başı dik, onurlu, onlarca kilometre koşabilen, gerçek bir kara Afrikalı Birr. Tıpkı zayıf, uzun bacakları ile maraton şampiyonluğuna ilk kez Afrika’nın ve iki kez ülkesinin adını yazdıran efsane maraton şampiyonu Abebe Bikila gibi.
İsrail Şekeli de geçmişi binlerce yıla dayanan, ticaretin ana unsurlarından ağırlığı tanımlayan, terazi anlamını taşıyan özgün bir para, tıpkı Birr gibi. Yahudilerin uzun meşakkatli tarihi sinmiş sanki üzerine Şekelin.
Afrika kıtası, 1885 yılında imzalanan Berlin Antlaşması ile Avrupalıların bir kararına konu olur. Sanayi devriminin yarattığı ham madde ihtiyacı bahane edilerek başlatılan ve 1885-1895 yılları arasında, beyaz Avrupa’nın daha çok toprak, daha çok ham madde, daha çok güç histerisi ile bir sömürgeleştirilme süreci yaşar. 10 yıl içinde Kara Afrika’nın yüzde 90’ı işgal edilir. Harita üzerine cetvel konularak beyaz politikaları destekleyen sınırlar çizilir. Bir kabilenin yaşadığı topraklar ikiye üçe bölünür. Yahut 3 – 5 kabile aynı sınırlar içinde bırakılır. Böylece Afrika kıtasının birkaç bin yılda şekillenen insan ve toprak düzeni sadece 10 yıl içinde allak bullak edilir. Yaklaşık yüz yıl kadar bir süre sonra gelen bağımsızlık, ülkelerin ekonomik, politik ve sosyal süreçlerinde Avrupa ülkelerine görünmez bağlarla bağımlılık biçiminde gerçekleşir. Afrika ülkelerinin bir bölümü sömürgecilerinin para birimlerinden kurtulamazlar. Ancak şans eseri yakın genlere sahip kabilelerin oluşturduğu ve köklü kabile geleneklerine sahip olan ülkeler, geçmişlerini hatırlayıp, kendi özgün paralarını tekrar kullanıma koyarlar. Madagaskar, bağımsızlık sonrası, Fransa’nın Frank’ını terk edip, işgal öncesi para birimi olan Ariari’ye döner. Botswana’nın Pula’sı da bunlardan biri. Tswana dilinde yağmur anlamına gelen Pula, Kalahari Çölü’nün suya susuzluğunu ve yağmur özlemini de anlatır aynı zamanda.

Ülke paraları, Uzak Doğu’da daha bir özgün, daha bir kendine özgü. Bhutan Krallığının Ngultrum’u, yerel Dzongka dilinde gümüş sikke anlamına geliyor. Myanmar’da tamamen kendi kültürlerine özgü Kyat, Vietnam’da kendi dillerinde ‘çok para’ anlamına gelen ve adını 18. yüzyılda kullanılan madeni paraları Thong Bun’dan alan Dong kullanılıyor. Dünün gizem, günümüzün güç sembolü Çin’de, eski zamanların parası Taelmiş. Binlerce yıllık tarihinde ne savaşlar, ne hanedanlar görmüş, ne korkunç işgallerle sarsılmış olan büyük Çin. Sistem değişiklikleri talihin rüzgâr gülü gibi çevirmiş, geleceğe dönük yüzünü pek çok kez. Çin, Çin Halk Cumhuriyeti olarak tarih sahnesinde yerini aldığında, birimi Yuan olan Renminbi, yani Çin Halk Cumhuriyeti parası da Dünya Finans Tiyatrosu’nda başrol için mücadeleye girişmiş. Sakura’ların, samurayların, geyşaların ülkesi, güneş imparatorluğu Japonya’nın Yen’i ‘yuvarlak maden’ anlamını taşıyor. Kralları 1. 2. …..9. Rama diye adlandırılan Tayland, aslında bir altın ölçüsü olan Baht’ı seçmiş ülke parasının adı olarak. Afganistan tam da adına yaraşan Afgani’yi.

Yeryüzünde ticaret adına kullanılan pek çok para üzerinde, işgal dönemlerinin, sömürge çağlarının isimleri kalmıştır hayalet gemilerin yelkenlerini şişiren esinti gibi. Ama unutmak en güzel armağanıdır insana mitolojik dönem tanrılarının. Ülkelerin geleceğe umutları, ışığıyla böyle paraları da yıkamış aklamıştır. Çok uluslu Rupiler, Liralar, başına ülke adı eklenerek kullanılan Dolarlar, İspanyol kanı taşıyan Pesolar, bir zamanların Güneş Batmayan İmparatorluğu İngiltere’nin Pound’u, Fransızların Frank’ı ve pek çok benzeri, ülkelerin tarihlerinden günümüze izler taşırlar. Kenya, Somali, Tanzanya, Uganda’nın Şilini, Kongo, Cibuti’nin Frank’ı bunlardan sadece birkaçı.
1995 yılından beri Avrupa Birliği ülkelerinin ortak para birimi Euro ise tüm sorunlarına rağmen, güçlü Avrupa’yı, Dünya Finans Sektöründe temsil eden ortak para birimi.
Para dünyasında bu kadar dolandıktan sonra, gelelim Dünyanın en güzel parası Quetzal’e. Orta Amerika ülkesi Guatemala’nın para birimi Quetzal, adını, aynı adı taşıyan çok güzel tropik bir kuştan alır. Bu güzeller güzeli kuş aynı zamanda hem ülke armasını süsler hem de Guatemala’nın milli kuşudur. Öylesine milli ki Quetzal kelimesi Yerel Nahuatl dilinde bir kelime ve ‘büyük parlak kuyruk tüyü’ anlamında. Bilim dilinde adı Trogonidae ailesinden Pharomachrus Euptilotis. Daha anlaşılır bir dille, anavatanı Orta Amerika olan ve gagasının kenarları tırtıklı olduğu için ‘kemirgen gagalı’ da denilen olağanüstü güzel bir kuş. Yaşam alanları 1500 metreden daha yüksek, genellikle sisler ve nemli bulutlarla kaplı tropikal Bulut Ormanları. Tropikal meyveler, küçük böcekler, kertenkeleler ve çevresindeki diğer küçük canlıları yiyerek besleniyor. Taçlı, Altın Başlı, Beyaz Uçlu, Gösterişli, Pavonin ve Kulaklı Quetzal olarak adlandırılan cinsleri kırmızı, kahverengi, yeşil, mavi renklerdeki tüyleri ile birbirlerinden ayrılıyorlar. Kulaklı Quetzal olarak adlandırılan türü, harikulade parlak kırmızı göğüs tüylerine sahip. Parlak yeşil ve mavi tüyler kanatlarını kaplıyor. Kırmızının üstünde yeşilden başlayıp, gece mavisi, mavi ve turkuaza uzanan bir renk yelpazesi, erkeklerinde 1,5 metreye varabilen turkuaz rengi iki kuyruk tüyünde tamamlanıyor. Uzun kuyruk tüyleri sadece erkeklerde bulunuyor ve 3 yaşından sonra gelişiyor. Bu harika tüyler, üreme zamanlarında daha da gösterişli hale geliyor. Dişiler de benzer parlak renkler ile süslenmişler ancak uzun kuyruk tüylerinden yoksunlar.

Bu benzersiz çiftin her mevsim iki veya üç adet olan yumurtaları mavi hatta turkuaz rengi. Yuva olarak güçlü ağaçlarda bazen de kurumuş ağaç gövdelerinde açtıkları oyukları kullanıyorlar. Erkek Quetzal’in muhteşem kuyruğu çoğu kez yuvanın dışına doğru uzanarak yuvayı belli ediyormuş. Yavrular ancak üç haftalık olduklarında uçmaya başlayabiliyorlar.
Eşim ile birlikte 2010 yılında yaptığımız Panama gezimizde bu çok özel ve çok güzel kuşların peşine düştük. Quetzal’i görmek için 1500 metreyi aşan Tropikal Bulut Ormanı’na çıkacağız. Adına Quetzal Yolu denilen bir rotayı izleyeceğiz. Bu amaç ile Panama’nın Guadalupe adı verilen kasabasına vardığımızda akşam olmak üzere idi. Kaldığımız otel-pansiyon iki katlı, ahşap, şirin bir yapı. Minik odamız beyaz dantel örtüler ve hayranlık uyandıran el işlemesi rengarenk çiçeklerle süslenmiş. İkinci katı çepeçevre ahşap bir balkon çevreliyor. Ahşap köşe direklerine suluklar asılmış. Yorgun gözlerimiz etrafı incelerken sulukların misafirleri birer birer gelmeye başladılar. Küçük kuşlar uzun narin gagaları ile su içerken, havada durmaksızın çırpınan parlak zümrüt yeşili ve eflatun kanatlarının ışıltısı görünüyordu. Heyecanla, şaşkınlıkla seyrederken birden fotoğraf makinem aklıma geldi. Telaş içinde fotoğraflarını çekmeye başladım. Derken sarı, mavi, grilerin dansı ile başka tropikal kuşlar katıldı şenliğe. Hem fotoğraf, çok fotoğraf çekmek istiyordum hem de dünya gözü ile bu muhteşem gösteriyi izlemek. Bu iki istek içimde dalgalanırken, güneşin batışı ile havanın kararması arasında ruhumuzu doyuran kısacık zaman dilimi geçiverdi. Yerini giderek perde perde koyulaşan alacakaranlığa bıraktı. Ben farkında olmadan, çekmek ile görmek aralığında güzel görüntüler yakalamışım. O gece yorgun argın uykuya dalarken, birkaç saat öncesinin büyüleyici gösterisinden başım dönmekte idi hala.
Ertesi sabah gün doğmadan gelen rehberimiz ile birlikte dağlara doğru gezimiz başladı. Bir süre araba ile gittikten sonra, ormanın içerilerine doğru yürüdük. Bizimle birlikte bir renk cümbüşü de yürümeye başladı sanki. Bugüne kadar hiç görmediğimiz ağaçlara sarılmış, hiç görmediğimiz sarmaşıkların arasından, parlak renkleriyle harikulade çiçekler fışkırmakta idi. Orkidelerin değişik cinslerini saymak mümkün değildi. Yapraklar, bizim tanıyıp bilmediğimiz bir sanatçı tarafından bambaşka formlarda çizilmişlerdi. Bazı ağaç gövdelerine, asma filizi yeşilliğinde dantel dantel yosunlar dolanmıştı. Sabahın parlak ışığı işte bu dantellerin narin desenleri arasından süzülüyordu toprağa ulaşmak için. Ulaşıyor muydu? Ne gezer? Toprak, açık yeşil, koyu yeşil, acı yeşil, filiz yeşili, küf yeşili kısaca kaç çeşit yeşil varsa gözün algıladığı o kadar yeşil frekansında, farklı yeşil bitkiler ile kaplanmıştı. İnce bir patikadan yürüyorduk, öyle ki yol, ayağımızı biraz uzun bir süre havada tutsak sanki yeşile boğulup kaybolacaktı ayaklarımızın altında. Yukarılara doğru tırmanırken, şelaleler dibinde göllenen pırıl pırıl sulardan, devrilmiş ağaç gövdelerinden ibaret köprülerden geçtik. İrili ufaklı nilüferlerin renkleri yansıyordu sulara. Yarım saat kadar sonra ağaçlar arasına gizlenmiş ahşap bir bina olan mola yerine vardık. Dört bir yanına kuş sulukları asılmıştı, aynı otelimizde olduğu gibi. Sulukların etrafı bayram yeri. Sabahın ilk ışıkları gökkuşağı renklerinde ışıldıyordu minik kuş kanatlarında. Mis kokulu bir fincan kahvenin buğusunda deklanşör çıkırtıları dalgalandı yine. Bizler, mola yerinde buluşanlar, Quetzal aşığı küçük bir grup olmuştuk. Birlikte yola çıkıp ormanın içlerine doğru tırmanmaya başladık. Artık konuşmalar fısıltılara dönüşmüştü çünkü Quetzallerin hüküm sürdüğü topraklara girmiştik. Dikkatli rehberimiz, gözü yukarılarda adım adım yürüyordu. Çok sürmedi bekleyişimiz. Çok uzun ağaçların çok yüksek dallarını işaret ettiğinde önce göremedik, sonra alev kırmızısı çarptı gözlerimize. Göğüs tüylerinin alevini, kanatlarının yeşil mavi serinliği kaplıyordu. Yuvarlak başını zümrüt yeşili bir ibik süslüyordu. Bir metreyi aşan kuyruk tüyleri turkuaz renkli saten birer kurdele gibi dallardan aşağıya akıyordu. Eşimin kolunu tutarak, ‘Bu bizim kuşumuz olsun’ dediğimi hatırlıyorum hayal meyal. Guatemala gibi biz de bu olağanüstü güzellikteki kuşa gönlümüzü kaptırdık ve bize ait, bizden olsun istedik. Sonra bir tane daha gördük, bir tane daha erkek Quetzal. Birkaç dişi Quetzal de gördük. Onlarca, onlarca fotoğraf çektik, ormanın binbir ayrıntısında odaklanma sorunları ile boğuşarak. Işık uygun değildi, önünü dal kapatıyordu ama onu ülkesinde, yuvasında görmenin heyecanı ve mutluluğu bir başka duygu idi.
İşte bizim unutamadığımız Quetzal maceramız böyle rüya gibi geçti. Unutulmaz güzelliği bir renk dansı halinde anılarımızda çok özel bir yer etti.
Tarih bilimcilere göre Quetzal’e hayranlık yeni değil, geçmişi çok eski zamanlara dayanıyor. Özellikle, günümüz Meksika topraklarını da içine alan geniş bir coğrafyada, çok farklı gelenekler, çok farklı yaşam tarzı ve gelişmiş sosyal yapılarla hüküm sürmüş olan Aztek İmparatorluğunda Quetzal kutsal sayılmış. Harikulade tüyleri İmparator ve rahipler tarafından seremonilerde kullanılmış. Özellikle Aztek İmparatoru II. Montezuma’nın başlığı, bunların en ünlüsü. Çünkü Azteklerin gizemli dünyasından Avrupa dünyasına miras kalarak günümüze kadar ulaşmış olan Quetzal tüyü tek başlık o.
Bilindiği gibi Hernan Cortes, İspanya kralı adına bugünkü Meksika topraklarını 1519 yılında işgal eden komutan. Tarihçilerin yorumlarına göre Aztek İmparatoru II. Montezuma’nın Quetzal tüylerinden yapılmış olan başlığını ilk gören beyaz yabancı da o olmuş. Hayran kalmış, daha sonra gelişen olaylar sonrası o başlığa sahip olmuş ve onu saklamış.

Hernan Cortes, Orta ve Güney Amerika’nın İspanyollar tarafından 15. yüzyıl sonları -16. yüzyıl başlarında girişilen yağmasına, Azteklerin gizemli baş şehri Tenoctitlan’dan başlamış. Günümüz Meksika toprakları üzerinde Aztekler tarafından 14. yüzyıl başlarında kurulduğu sanılan Aztek uygarlığı, bu topraklardan gelip geçen pek çok kabilenin aksine, kalıcı, gelişmiş sosyal ve geleneksel yapıya, düzenli kontrol edilen ticari yollara ve kurallara sahip bir imparatorluk imiş. Axtekler, Meksika’nın başkenti Mexico şehrinin yerindeki bataklık alanda bir ada üzerine başkentleri Tenoctitlan’ı kurmuşlar. Efsaneye göre, kuzeyden göç ederek gelen Aztekler, rahiplerinin kehaneti doğrultusunda, bir kaktüs üzerine konmuş, ağzında yılan tutan kartalı ilk kez adı Texcoco olan bu adada görmüşler. Bataklık toprakları, kamıştan yapılmış dikdörtgen platformlar üzerine toprak doldurarak ekilebilir hale getirmişler ve üzerinde, tahminlere göre 200 bin kişinin yaşadığı gelişmiş bir yerleşim yeri yaratmışlar. Hernan Cortes’in gördüğü Tenoctitlan işte böyle bir şehirmiş.
Aztekler, rahiplerin kraldan sonra en yüksek statüye sahip oldukları, doğa olaylarının tanrıların memnuniyet ve kızgınlıklarına fazlaca bağlı olduğu bir inanç sistemine sahiplermiş. Bu da zaman içinde onları, tanrılarına durmaksızın kurban veren bir topluluk haline getirmiş. Vergiye bağlanan komşu kabilelerin kaçırılan savaşçıları, güzel kızları, hatta çocukları, savaş esirleri, köleler, Azteklerin vahşi kurban adetlerinin kurbanı olmakta imiş. Hem de çok sık ve çok fazla sayıda. Bu nedenle sevilmeyen hatta nefret edilen bir kabile haline gelmişler. Azteklerce yerleşim yeri gizli tutulan başkent Tenoctitlanın yolunu Hernan Cortes’e açan da bu nefret olmuş. Düşman kabilelerin, Tenoctitlan’a ulaştırdıkları İspanyol kuvvetleri, Aztekler tarafından dostça karşılanmış ve II. Montezuma Tenoctitlan’da kalmalarına izin vermiş. Ancak her köşesi altın ışıltıları ile dolu olan Tenoctitlan ve Aztek insanlarının üzerlerini süsleyen değerli takılar, kısa bir süre sonra küçük çaplı talanlara sahne olmuş, II. Montezuma’nın fazla üzerinde durmamasına rağmen Aztek ileri gelenleri ve savaşçılarının sert tepkisine neden olmuş. Çıkan karışıklıkta Hernan Cortes, II. Montezuma’yı öldürmüş ancak birlikleri ile birlikte Tenoctitlan’ı terk etmek zorunda kalmış. Geri kalan askerlerini toplayan ve yerli kabilelerin de katılımı ile güçlenen Hernan Cortes, 1520 yılında Tenoctitlan’ı ele geçirmiş, yerle bir etmiş ve yüzyılının en büyük katliamlarından birini gerçekleştirmiş. Unutamadığı II. Montezuma’nın Quetzal Tüyü başlığını da bu kargaşada ele geçirmiş ve korunmasını sağlamış. Ancak acımasızlığı ve katliamları öylesine ün yapmış ki 1541 yılında İspanyaya geri çağrılarak kral Ferdinand tarafından yetkileri azaltılmış. Bu arada başlık da Meksika’da korunduğu yerde kalmış.
Bu olaylar ile kaderi değişen bu topraklarda, 300 yıl boyunca altın – gümüş talanı ve katliamlar durmamış, durulmamış. Madenlerde, tarlalarda ölesiye çalıştırılan yerli erkekler tükenmiş, Afrika’dan durmaksızın taşınan köleler de yetmez olmuş. Gelip yerleşen İspanyollar kendi şehirlerini kurmuşlar. Kimi ailelerini de yeni İspanya topraklarına getirmiş, kimi ise yerli kadınlarla yaşayıp melez çocuklara sahip olmuşlar. Ama öyle bir sosyal yapı geliştirmişler ki, her şeye sahip olanlar sadece hakiki İspanyol kanı taşıyanlar olmuş. Mestizo denilen melezler gerçek çocukları kabul edilmemiş, daima ikinci sınıf olmuşlar. 1800’lere gelindiğinde artık saf İspanyol kanı taşıyan ama bu topraklarda doğmuş çocukların kuşakları, anavatan İspanya’ya bağlılıklarını kaybetmişler. Tüm zenginlikleri İspanya’ya aktarıyor olmaktan bıkkın ve öfkeli imişler. Çok önceleri başlamış olan bağımsızlık hareketleri pek çok cana ve kana mal olarak 1810 yılında Meksika’nın bağımsızlığını getirmiş. Ama çileler bitmemiş. 1846 yılında başlayıp iki yıl süren Meksika – Amerika Birleşik Devletleri savaşlarında yenilen Meksika, topraklarının yarısını kaybetmiş ki bu da 2 milyon kilometrekare gibi muazzam büyüklükte bir toprak parçası. 1861 yılında Fransa, Napolyon ve artçıları Avrupa’yı kasıp kavururken, İspanya’nın zor durumda olmasından yararlanarak Meksika’yı işgal etmiş. Avusturya İmparatorluk Ailesi’ne mensup olan I. Maximilian, Fransa İmparatoru III. Napolyon ve Meksika’da monarşi yanlısı bir grup destekçi tarafından 1864 yılında Meksika İmparatoru ilan edilmiş. Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere pek çok devlet bu atamayı tanımamış. Sadece 3 yıl süren Meksika İmparatorluğu sırasında I. Maximilian, yeni ülkesine sahip çıkabilmek adına bazı çalışmalar yaptı ise de Cumhuriyetçilerin başkaldırılarını bastıramamış. Başlarında Benito Juárez olan Cumhuriyetçiler tarafından yakalanıp Santiago de Querétaro’da 1867 yılında kurşuna dizilmiş. Kısa süren hükümdarlığı sırasında konumuz ile ilgili yaptığı en önemli şey, Hernan Cortes tarafından II. Montezuma’nın kesilen başından alınan Quetzal tüyü başlığı büyük bir hayranlıkla Avrupa’ya, Avusturya’nın başkenti Viyana’ya göndermesi olmuş. Böylece kıta değiştiren, türünün en güzel örneği, günümüzde Viyana’da bir müzede sergilenmekte. Mexico City’de Chapultepec’deki eski kale saray, günümüzde muazzam bir müzeye dönüştürülmüş ve bu müzenin Aztek medeniyetine ayrılan salonlarında Aztek İmparatoru II. Montezuma’nın Quetzal tüyü muhteşem başlığının birebir benzeri sergilenmekte. Gördüğümde hayran kalmıştım. Benzeri olduğunu öğrendiğimde, aslını da görme isteği hiç zaman kaybetmeden aklımın bir köşesine yerleşmişti.
Orta Amerika’nın muhteşem güzellikteki kuşu Quetzal, sıcak bulut ormanlarının nemli derinliklerinde yaşarken, güzelliğiyle insan yaşamlarına karışmış. Aztek asillerinin, festivallerin, seremonilerin kıymetlisi olmuş. Bazıları güzel kuyruk teleklerini bu nedenle kaybetmiş. Tarihin ilgili sayfalarında yer alırken de, bir ülkeye sembol olarak seçilmiş, parasının baş köşesine yerleşmiş.
Quetzal, dünyada bilinen, bir paraya ismini vermiş tek kuş türü. Tabii aynı neden ile de, Guatemala’nın güzel parası Quetzal, dünyada bilinen, bir kuşun adı ile anılan tek para.
Ekonomist olmadığım halde dünya paralarının geçmişlerini ve adlarının anlamlarını araştırma isteğini aklıma düşüren de yine aynı güzeller güzeli Quetzal kuşudur inanın.
Dünyamızın farklı kıtalarında, ülkelerinde, farklı coğrafyaların değişik tarihsel dönemlerinde, sömürgelerden bağımsızlık savaşlarına, kabile takaslarından günümüz paralarına kadar kısaca birbirinden farklı döngülerin belki de meraklarınızın hiç uğramadığı kavşaklarına götürdüm sizleri. Umarım ilginizi çekmiştir. Bu satıra kadar okumayı sürdürdüyseniz ilginizi çekmiş demektir. Öyle ise başka ilginç dünya parçalarında ve tarihin yaprakları arasına gizlenmiş gizemli olaylarda yine buluşmak dileğiyle.

